9 Ağustos 2014 Cumartesi

UNUTULAN VAKIÂ: HARRE VAKIÂSI

UNUTULAN  VAKIÂ:

HARRE VAKIÂSI



“1271-Abdullah b. Zeyd(r.anh)’dan: ‘Harre olayları meydana geldiğinde kendisine birisi gelmiş ve: “Abdullah b. Hanzale halktan ölmek üzere biat alıyor” demiş, o da: “Bu şekilde Resulullâh(s.a.v.)’den sonra hiç kimseye biat etmem.” demiştir.(1)
“Sahih-i Buharî”deki bu “hadis-i şerif”i bugün okudum..Parantez içinde ise kısa  fakat öz bir şekilde “Harre Olayı” izah ediliyordu. “300 sahabî ve 700 hâfız öldürülmüş, Medine’de üç gün her şey mübah bırakılmış ve bu sürede ırza geçmeler, tecavüzler yaşandığını ve bu şekilde doğan çocuklara da “Harre çocukları” denildiği belirtiliyordu…
Kendi kendime, aslında “hiç bir şey bilmediğimi” söylendim durdum.
Allah(c.c.) Allah(c.c.), güya “çok okuyanlar kategorisi”ndendim, ancak “ilk defa” bugün “İslâm Tarihi”nde “Harre Vakıâsı/Harre Olayı” da yaşandığını, hele de “300 sahabî ve 700 hâfız”ın da öldürüldüğünü, adetâ “Nebevî Şehir Medine”nin tarümâr edildiğini  daha bugün okumuştum..Yunus gibi zaman zaman “ben bilmem” demek gerektiğini de hatırladım..
Ve hemen gün boyunca “internet”ten “Harre Olayı/Harre Vakıâsı”nı araştırdım..
Evet, sahiden “Cemel Vakıâsı”nı, “Sıffîn Vakıâsı”nı, “Kerbelâ Vakıâsı”nı yahut başka bir tabir ile “Cemel Savaşı”nı, “Sıffîn Savaşı”nı, “Kerbelâ Savaşı”nı çok duymuş, işitmiş ve okumuş olduğum hâlde, “Harre Vakıâsı”nı, “Harre Olayı”nı yahut “Harre Savaşı”nı “ilk bugün” okumuştum. “Müslümanlar arasındaki iç savaşlar” diye de târif edilen mezkûr “savaşlar”ın ilki milâdî 656; ikincisi  milâdî Mayıs-Temmuz 657, üçüncüsü milâdî 10 Ekim 680’de  ve benim “ilk bugün” öğrendiğim “Harre Vakıâsı”, “Harre Olayı”, “Harre Savaşı” ise  milâdî 27 Ağustos 683’de cereyan etmiş “vakıâ”lar, “olay”lar, “savaş”lar…
“Türkiye Diyanet Vakfı”nın en mühim eserlerinden olan “İslâm Ansiklopedisi”nin www.tdvia.org site adresinin   “Harre”(2), “Harre Savaşı” (3) ve “Abdullah b. Hanzale”(4) maddelerini okuyup bitirdiğimde gayet “sahih” ve “doyurucu” bilgiler ile karşılaştım. Hattâ öyle ki, “sıcak iklim”, “çöl iklim” diye bildiğimiz “Arabistan Yarımadası”nda, “volkanik alanlar”ın yani “Harre”lerin, “bazalttan oluşan volkanik alanlar”ın olduğunu da “ilk defa” bugün öğrendim.
                “HARRE VAKIÂSI/ HARRE OLAYI”

Kısaca, “Harre Vakıâsı/Harre Olayı/ Harre Savaşı”, hicrî 63’de, milâdî 27 Ağustos  683’de, Medine’de, Harretü Vâkım’da, Emevî kuvvetleri ile Emevî Ordusu ile Medineliler arasında cereyan etmiş olan savaş…””Sebep-Sonuç Değerlendirmesi” çercevesinde “Harre Vakası”(5)nı inceleyen bir çalışmada da vurgulandığı üzre, taa Medine’de Hazret-i Osman(r.anh) Efendimizin “öldürülüşü”nden, “şehid” edilişine kadar uzanan “süreç”te, “vetire”de başlayan; hem dinî sebeplerden, hem iktisadî/ekonomik sebeplerden; hem de siyasî sebeplerden kaynaklanan bir “olay”, bir “vakıâ”, bir “savaş” “Harre Olayı/Harre Vakıâsı/ Harre Savaşı…” Tıpkı “Cemel”, tıpkı “Sıffîn”, tıpkı “Kerbelâ” “vakıâsı, olayı, savaşı” gibi…”Müslümanlar arası bir savaş, iç savaş…” Kavrabildiğimiz en mühim mes’elelerden biri de “İslâm Kültürü”müzdeki “Biat Mes’elesi…” Bilhassa da “siyasî biat mes’elesi…” “Güçü eline geçirenlerin” “başkalarını da”, “kendisi gibi düşünmeyen neredeyse bütün Müslümanları da zorla, baskı ile boyun eğmeye zorlaması, siyasî olarak da boyunduruğuna alması olayı…”
“Hilafetin Merkezi”nin  ‘Medine’den zamanla “Kufê”ye taşınması, “Emevîler”in “Muaviye” ve oğlu “Yezid” ile “egemenliği”ni, “üstünlüğünü”, “Mekke”deki, “Medine”deki , hatta yeryüzündeki “bütün Müslümanlara” da “kabul ettirebilmesi…” Ve “İslâm Tarihi”nde yaşanılan çoook “acı olaylar”, “acı vakıâlar”, “acı savaşlar…” Hani, daha geçenlerde “Diyanet İşleri Başkanı”mız Prof. Mehmet GÖRMEZ Beğ demişti ya: “Günümüzde, 2014’lerde, günde hergün 1000(bin) Müslüman öldürülmekte, 900(Dokuzyüz)’ü ise Müslümanlar, kardeşi tarafından öldürülmekte…”Hani, “unutsak” da, aslında hafızâlarımıza nakşedilmiş bir başka ifâde ile: “Allahu Ekber diyerek birbirlerini öldüren Müslümanlar gerçeği…”
Ancak “Harre Vakıâsı”nın, “Harre Olayı”nın, “Harre Savaşı”nın daha da “acı ve katı gerçeği” ise “Mescid-i  Nebevî Şehri”nde, “Medine-i Münevvere”de cereyan etmiş olması; “Müslim b. Ukbe” komutasındaki “Emevî Ordusu”nun, “üç gün süreyle Medine’de her şeyi mübah görmeleri”, Mescid-i Nebevî’de cemaatle namaz kılınamayışı, Ezan-ı Muhammedî’nin okunamayışı; “en acısı” ve “en çirkini” de “her şeyi mübah bırakan üç günlük sürede”, “ırza geçiş/tecavüz olayları”nın da yaşanışı ve bu şekilde doğan çocuklara da, “Evlâdü’l Harre”, “Harre Evlâdları”, “Harre Çocukları” diye tanımlanması…Ve “Harre Savaşı” neticesi de “Ensar ve Kureyş’ten çok seçkin şahsiyetlerden(180’den 700’e kadar) 80 sahabînin; Enes b. Malik (r.anh)’e göre ise “ashaptan 300(/300 sahabî), hâfızlardan da üçü sahabî 700(yediyüz) hâfızın “öldürülüşü…(6) Hattâ öyle ki, “öldürülenlerin”, “şehid edilenlerin” ‘rakamları’ toplamda “10 bin”leri bile bulduğunu söyleyen ‘kaynak’lar da var..(7)
Sadece bu kadar değil, yine “Müslümanlarca”, Ebu Said el-Hudri(r.anh)’a gibi “sahabî” efendilerimize “sakallarının tellerini tek tek yolma” gibi “işkenceler”in yapılışı…Hazret-i Osman(r.anh)’ın oğlu Hazret-i Amr(r.anh) efendimizin bile “sakallarının yoldurulması” ile “işkence” edilmesi…(8.)
İbn Kesir’in ‘değerlendirmesi’ ise “Medinelilerin biatlarını bozmalarını fitneye sebep olduğu için tasvip etmez. Yezid fasık idi fakat zındık değildi. Bu sebeple hâl’i gerekmez…Yezid’in Medine’yi üç gün mübah görmesi en büyük hâtâsı..”Harre Vakıâsı/Harre Olayı/ Harre Savaşı” ise Yezid’in zamanında meydana gelen en çirkin olaydır.(9) şeklinde…
“Harre Savaşı” sonrası “Hudeybiye Ashabı”ndan da, “Bedir Ashabı”ndan da artık kimse kalmamış oldu..
Ki, “Medineli Müslümanların biat ettiği sahabî ise “Uhud Şehidi” babasının naaşını meleklerin yıkadığı, Hazret-i Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’ce, “el-Gasîl”, “Gasîlü’l Melâike” denilen Hazret-i Hanzale(r.anh) oğlu Hazret-i Abdullah(Abdullah b. Hanzale)(r.anh) idi…”Sekiz oğlu ile birlikte o da “Harre Savaşı”nda şehid oldu…
“Aktüel Mes’elelere/Güncel Mes’lelere” “Allah ile Aldatanlar” gibi  “Kur’anî Terminolojiler” de kazandırmış olan; 1976 Türkiye’sinde, “Daha Güzel Daha Güçlü Türkiye HERGÜN Gazetesi”nde de “fikir mücadelesi” vermiş olan Prof. Yaşar Nuri ÖZTÜRK Beğ ise “27 Ağustos Sahabî Katliamı: Harre”(10) isimli makalesinde ise “Harre Vakıâsı”nı, “Harre Olayı”nı, “Harre Savaşı”nı, “Arap-Emevî saltanat dinciliğinin işlediği bir sahabî katliamı” olarak değerlendirmekte, “Emevî Zihniyet”in, “önce ödül, sonra ceza taktiğine” dikkat çekmekte ve “Haçlı engizisyonundan birkaç asır  önce meydana gelen bu katliam, Kilise engizisyonuna ilham veren dinci cinayetlerin en büyüğüdür.”(11) demektedir…
Benim kanaatimce, Türkiye’mizdeki “en orijinal dinci” târifi de Prof. ÖZTÜRK’e aittir: “Dinci= İslâm’dan, İslamiyet’ten geçinenler, İslamiyet’i paraya, ekonomiye tahvil edenler…”
Prof.İhsan Süreyya SIRMA Beğ ise “Emevîler Dönemi” isimli bir çalışmasında  “Harre Vakıâsı/Harre Olayı/Harre Savaşı”nı “tarihin yüzkarası bir olay. Aralarında sahabenin de bulunduğu binlerce Müslüman katledildi.. Ensar ve Muhacirinin ileri gelenleri ile birlikte 10 bin Müslüman öldürüldü… Medine’nin altı üstüne getirildi…Peygamber’in Medine’si  yağmalanıyordu, Müslümanların Ulu’l Emri Yezid adına..”(12)şeklinde değerlendirmekte.

NETİCE:

“2014’ler Dünyası”nda da “Müslümanlar Müslümanları öldürüyor…”Türkiye’mizin
2000’lere “Hizbul Vahşet”lerle girdiğini “unuttuk” bile.. “Müslüman olmayanları öldürmeyen””, sadece “kendisi gibi düşünmeyen başka Müslümanları öldüren” ‘zihniyet’ler… Dinî, ekonomik ve siyasî sebepler…”Tarihte Haricîler”, günümüzde “Neo-Haricîler”, “Yeni Haricîler”; “Tarihte Selefîler” ve günümüzde “Neo- Selefîler”,” Yeni Selefîler…” Hattâ bir yazımızda da “hatırlattığımız” üzre, Mısır’daki “Müslüman Kardeşler Hareketi”nin, “İhvan-ı Müslimîn Hareketi”nin bile “Masonik” vechesi..Ve günümüzdeki güyâ “İslâmî Hareket”lerin de , “İslâmcı“ların da, hattâ “Nurculuğun” da, “Yahudi’ce, Hıristiyan’ca” ve ”kripto”, “pakraduni”, “masonik” vecheleri…”Büyük Ortadoğu Projesi”(BOP), “BOP İslâmı”, “Vatikan” merkezli “Dinlerarası Diyalog” çalışmaları, “Ilımlı İslâm Projeleri…” Bütün “Türk-İslâm Diyârları”nı, “Yahudileştirme-Hıristiyanlaştırma” gayretleri…
“1 ampul, 7 hüzme, Illumanite rengi, şeytanın tâcı ve 9 ile 11 rakamları…”
Sadece ve sadece “kendi gücüne biata zorlamalar…”
“İslâm Âlemi”n de “Harre Vakıâları”nın, “Harre Olayları”nın, “Harre Savaşları”nın biteceği yok!
 Suâl: “Hangi Cemaattansınız?”
Tek Cevap: “Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat..”
Başka “cevap” ta yok!
Terme, 09. Ağustos.2014
İsmet GÜLTEKİN

Dip Notlar:

(1): “Sahîh-i Buharî-Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh- Çeviri, Tahric ve Notlar: Abdullah Feyzi KOCAER, 1. Cilt, Yeni Şafak Gazetesi Kültür Armağanı, Nisan 2004, İstanbul, sayfa 432
(2): Mustafa Sabri KÜÇÜKAŞCI, “Harre” maddesi, www. tdvia.org, Yıl:1997, Cilt:16, Sayfa 244-245
(3): Mustafa Sabri KÜÇÜKAŞCI, “Harre Savaşı” maddesi, www.tdvia.org, Yıl.: 1997, Cilt: 16 Sayfa 245-247
(4): Ahmet ÖNKAL, “Abdullah b. Hanzale” maddesi, www.tdvia.org, Yıl: 1998, Cilt: 1, Sayfa 104-105 Yezid bin Muaviye’ye karşı Medine halkının biat ettiği sahabî
(5): Arş. Gör. Mehmet Bahaüddin VAROL, “Harre Vakası”(Sebep-Sonuç Değerlendirmesi), S.Ü. İlahiyat Fak. İslâm Tarihi Ana Bilim Dalı(www.google.com arama motoruna yaz ve indir)
(6): Bahaüddin VAROL, adı geçen eser(ilgili kısımlar)
(7): Bahaüddin VAROL, adı geçen eser(ilgili kısımlar)
(8): Mustafa Sabri KÜÇÜKAŞCI, “Harre Savaşı” maddesi, adı geçen kaynak
(9): Mustafa Sabri KÜÇÜKAŞCI, “Harre Savaşı” maddesi, adı geçen kaynak
(10):Prof. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, “27 Ağustos Sahabî Katliamı: Harre”,www.timeturk.com, 14.10. 2013
(11): Prof. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, adı geçen kaynak

(12): Zikreden Bahaüddin VAROL, adı geçen kaynak

5 Ağustos 2014 Salı

BİR KİTAPTA ANCAK BU KADAR 'TASHİH HÂTÂLARI' OLUR: "S. Ahmet Arvasî Türk-İslâm Ülküsü I-II-III BİLGEOĞUZ"(*)

BİR KİTAPTA ANCAK BU KADAR “TASHİH HÂTÂLARI” OLUR:

“ S. Ahmet Arvasî
TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ I-II-III 
BİLGEOĞUZ”(*)





Bu Ramazan-ı Şerif ayında okuduğum “kitap”lardan biri de rahmetli Seyyid Ahmed ARVASÎ Hoca’mızın “Türk-İslâm Ülküsü” isimli eseri. “Yayıncılık sektörü”ne  yeni yeni adım atmış olan “Bilgeoğuz yayınları” tarafından basılan “eser”, “Türk-İslâm Ülküsü”nü ilk defa “tek cilt” hâlinde, “Türk-İslâm Ülküsü I-II-III” şeklinde yayınladı. Bildiğimiz üzre, zamanında “Ocak Yayınları ” tarafından, 3(üç) ayrı cilt hâlinde, 1983’lerde  basılmış eserleri hararetle okumuştum. Yine bildiğimiz üzre, asla ve kat’a “sağ-sol kavgası” olmayan 1970-1980 seneleri arasındaki “fikrî mücadele”de, bizim  meşhur “Hergün Gazetesi”, ilkin 20 Aralık 1975’de, “Ülkücü Hareket’in Hamle Günü” ile ilk hamlesini yaptıktan sonra, 03 Şubat 1976, Salı tarihi itibari ile “Daha Güzel –Daha Güçlü Türkiye HERGÜN Gazetesi” ile “Türk Basın Hayatı”nda “Milliyetçi-Ülkücü Camiâ’nın Sesi” hâline gelmişti. Rahmetli Ülkücü Şehid  İlhan DARENDELİOĞLU, Necdet SEVİNÇ, Necmettin HACIEMİNOĞLU, Taha AKYOL gibi “kalem”ler de “Başyazar”lık yapmışlardı ve rahmetli ARVASÎ Hoca’mızın yazıları da, ikinci sayfada, “Türk-İslâm Ülküsü” isimli “köşesi”nde yayınlanmakta idi.
Ne “Ocak Yayınları”, ne de “Türk-İslâm Ülküsü”nü “tek cilt” hâlinde basıp yayınlayan “Bilgeoğuz Yayınevi”, maateessüf, böyle bir izahat yapmadılar. Halbu ki, yeni yetişen gençleri daha doyurucu “menşeî”ler gösterebilmek için, böyle izahatlar yapmak elzemdi, elzemdir. Kaldı ki, bilhassa 03. Şubat. 1976, Salı tarihinden 1980 12 Eylül’üne kadar neşredilmiş ve akabinde “kapanmış, kapatılmış”, “Daha Güzel-Daha Güçlü Türkiye HERGÜN Gazetesi”nin en azından “arşiv”ini inceleyemeyen her “Milliyetçi”, her “Ülkücü”, her “Alperen yahut Ülkücü Alperen” ziyandadır, eksiktir, noksandır, nâkıstır.
İşte büyük bir sabır ve metanetle böyle bir “Hergün Gazetesi Arşiv taraması”, “dökümanter bir çalışma” yapmış olan Hakkı ÖZNUR Beğ’in altı ciltlik devasa “Ülkücü Hareket” isimli çalışması da böyle bir nâkıslığı da giderme yolunda çok ehemmiyetli bir çalışmadır. Şahsen ben bile böyle bir devasa “dökümanter bir çalışma” da olan altı ciltlik “Ülkücü Hareket” isimli eseri zamanında almama rağmen; bizatihi “Daha Güzel Daha Güçlü Türkiye HERGÜN Gazetesi”nin mevcut “arşivi” ni İstanbul Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde bir çalışmam sebebiyle de incelerken; neredeyse bütün yazıları “akıllı telefonuma” kaydetmek istemiştim. Fakat, Hakkı ÖZNUR Beğ, “Ülkücü Hareket” isimli altı ciltlik “dökümanter çalışması” ile zaten neredeyse “bütün HERGÜN Gazetesi yazılarını kaydetme işi”ni yaptığını bile sonradan farkına vardım…

Yine bildiğimiz üzre, “Yusufîye Medreseleri” sonrası, “yüz on bir günlük” “Mamak Yılları” sonrası, 1980’lerden sonra “Türkiye Gazetesi”nde, “Hasbihâl” isimli “köşesi”nde, mutad yazılarına devam etmiş olan rahmetli ARVASÎ Hoca’mızın bütün bu yazıları da, altı cilt hâlinde, “Hasbihâl” ismi ile “Burak Yayınları”nca neşredildi. “Size Sesleniyorum 1” ve “Size Sesleniyorum 2”yi ise “Türkiye Gazetesi”  kitaplaştırmıştı…

“TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ I-II-III”
‘TASHİH HÂTÂLARI’NDAN GEÇİLMİYOR!

“İmam Şafî yazmış olduğu ‘er-Risale’ isimli eserini seksen(80) defa gözden geçirdiği hâlde yine ‘tashih hâtâları’na rastlamıştır. Talebesi el-Muzeni şöyle anlatır:”’er-Risale’yi Şâfî’ye seksen(80) defa okudum. Her defasında mutlaka bir hâtâya rastlıyorduk. Sonunda Şâfî :”- Bırak, boşver. Allah(c.c.) kendi kitabı dışındaki bir kitabın sahih olmasını kabul etmemektedir.” dedi.(1)
Yine bu “tashih hâtâları”nı düşünürken, www.dünyabizim.com.tr sitesinde “Ötüken Yayınevi” sorumlusu ile yapılan “yayıncılık mes’elesi”ni mevzû edinen “ropörtaj”da, “Ötüken Yayınevi”nin “ilk bastığı eser” olan rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK’in “Reis Bey”ini basarken yaşadıkları “tashih hâtâları” ilgili hâtıra çokca dikkat çekici idi. Öyle ki, rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK, sadece “ceket- caket” ‘tashih mes’elesi’nde, zamanın “ulaşım şartlarının zorluğu” yanında, adetâ  “caket”i “ceket” yaptırabilmek, mevcut “tashih hâtâsı”nı giderebilmek için, “tashihler bile torpille yapılmış” dedirtiyordu.(2)

Şahsen,bu ramazan-ı şerif ayında,  “Türk-İslâm Ülküsü I-II-III”ün öncelikle “Türk-İslâm Ülküsü II”nin “IV. Bölüm”ündeki “Antitezlerimiz”i(sayfa 522-538); sonra “Türk-İslâm Ülküsü I”in “Birinci Bölüm”ünü(sayfa 25-90); sonra da “Türk-İslâm Ülküsü III”ün “Bölüm 1-İslâm’da Millî Eğitim Sistemi”ni(sayfa 543-642) okuyabildim. Sahiden de birden fazla, “Bir kitapta ancak bu kadar ‘tashih hâtâları’ olur”, dediğimi hatırlıyorum.

MİSÂLLER

Daha neredeyse eserin ilk kısımlarında, “Neden Türk-İslâm Ülküsü?” başlıklı yazının ilk cümlesinde başlayan ‘tashih hâtâları’: “bu” yerine “hu” ; “diğer” yerine “diter”, “din” yerine “elin”; “ve” yerine “ye”(s.25)..
Yine “bağlı” yerine “başlı”(s.26); “mal” yerine “mai”; “Muhammed” yerine “Muhammet”(s.39) yazılmış.. Neredeyse “Türk-İslâm Ülküsü I-II-III” eserinin tamamı boyunca, “Kur’an-ı Kerim” yerine “Kur’an-i Kerim” yazılmış….
“kavramlarda” yerine “kavram farda”(s.36); “İnsanın” yerine “İnşanın” (s.48); “sonsuzu” yerine “tonsuzu”(s.48); “demektir” yerine “elemektir”(s.60); “gönlümüzü” yerine “gömümüzü”(s.70); “beri” yerine “Deri” (s.76); “Şamanlığa” yerine “samanlığa” (s.80); “yazar” yerine “yatar” (s. 80); “halde” yerine “halelele”(s.82); “avucunda” yerine “ovucunda”(s.524); “18.” yerine “13.”(s. 525); “bilmez” yerine “bitmez” (s.530); “asırları” yerine “fışırları”-‘fışırlar ne demekse?-(s.557); “cansız” yerine “dansız” (s.558); “sana indirilene” yerine “sana indirilenene” (s.559); “tesbih” yerine “teşbih” (s.564);”Şartlarını” yerine “Şortlarını” (s.573); “ait bilgiler” yerine “pıt bilgiler” (s.573); “buyurulmaktadır” yerine “Duyurulmaktadır” (s.576); “size” yerine “sizle” (s.576); “bilen” yerine “hilen” (s.585); “bizi” yerine “biz” (s.601); “zaman” yerine “Camcın” (s.601); “görüşlerin” yerine “gömüşlerin” (s.603); “takatları” yerine “tokatları” (s.606); “tembel” yerine “temel” (s. 607) ve “bunlar” yerine “banlar”(s.621) yazılmış….

NETİCE-İ KELAM

“Bilgiyi yazıya bağlayınız.” buyuruyor  Rasulullah(s.a.v.) Efendimiz..”Türk-İslâm Ülküsü I-II-III”ün tamamını okuyup bitirebilseydim daha ne çok ‘tashih hâtâları’ ile karşılaşırdım ki!? Hele de daha sayfa seksendörtteki, “2(iki) paragrafın tekraren basılması….”
Elbetteki “yayıncılık sektörünün erbâbları”, “tashihler mes’elesi”nin yayıncılıkta ne kadar ehemmiyetli olduğunu daha iyi bilirler…Benim bildiğim, en basitinden “yayıncılığın kırık notları” olduğudur…
Kanaatimce, rahmetli Seyyid Ahmed ARVASÎ Hoca’mızın “Daha Güzel Daha Güçlü Türkiye HERGÜN Gazetesi”nde, 03. Şubat .1976,Salı tarihli “Türk-İslâm Ülküsü” isimli “köşesi”ndeki yazılarından mürekkep “tek cilt hâlinde” basılıp yayınlanmış “Türk-İslâm Ülküsü I-II-III” isimli eseri, bırakınız seksen(80) defa okunmayı, sekiz(8) defa bile okunup ‘tashihi yapılmadan’ neşredilmiş..
Allah(c.c.) ıslah etsin.(Âmin)
Terme, 05. Ağustos.2014
İsmet GÜLTEKİN

Dip Notlar:
(*): S. Ahmet Arvasî, “Türk-İslâm Ülküsü I-II-III”, Bilgeoğuz Yayınları, Aralık 2013, İstanbul

(1): Zikreden Abdullah Feyzi Kocaer,’Sunarken’, “Sahih-i Buhârî-muhtasarı Tecrîd-i Sarih’, 1. cilt, Yeni Şafak Gazetesi’nin ‘Kültür Armağanı’, Nisan 2004, sayfa 3;(Keşfü’l –Esrâr, 1. 4)

(2): ‘Necip Fazıl’ın Reis Bey’i Nasıl Yayınlandı?’, www. dünyabizim.com.tr, 07.Temmuz. 2014, Pzt.

3 Ağustos 2014 Pazar

"İHVAN-I MÜSLİMÎN HAREKETİ"/ "MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİ", "MASONİK HAREKET" Mİ!?

“İHVAN-I MÜSLİMÎN HAREKETİ
-MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİ”
‘MASONİK HAREKET’ Mİ!?


“Yine masonların kontrolünde bulunduğunu önceden bildirdiğimiz “Müslüman Kardeşler” teşkilatına bağlı yazarların kitapları veya İran’dan kaynaklanan “Fars Emperyalizmine” ait eserler “din adına” okunmaktadır.”(1)
“Daha Güzel Daha Güçlü Türkiye” şiârı  ile 1979’larda günlük olarak neşredilmiş olan “Milliyetçi-Ülkücü Camiâ”nın ‘fikir-düşünce’ gazetesi “Hergün”deki , “Türk-İslâm Ülküsü” başlıklı köşesinde rahmetli ARVASÎ HOCA’mız aynen böyle yazmış. Bu yıl, Ramazan ayında okumaya gayret ettiğim; “Türk- İslâm Ülküsü I-II-III” başlığı ile “tek cilt” hâlinde “yazılarının kitaplaşmış “şeklindeki eserinin “İslamiyet ve Türkler” başlıklı yazısında; günümüzde “İslamcılığı” en iyi bilen “düşünce adamları”nca da “yüksek sesli dillendirilen” “kökü dışarıda bir düşünce” tesbitlerine iştirak ettiğini belirtir “paragraf”ın  ve yazının sonunda böyle diyordu rahmetli ARVASÎ Hoca’mız: “Masonların kontrolünde …”
Beynime bir “kıymık saplanırcasına”, “Rahmetli ARVASÎ Hoca’mız, taa 1979’larda, “İhvan-ı Müslimîn Hareketi”ni, “Müslüman Kardeşler Hareketi”ni neye dayanarak “masonik, masonların kontrolünde bir hareket”, diyordu.”
Yine tamamiyle bir “tevafûk” neticesi okuyabildiğim, “İslâm’da Dirilmek” başlıklı “Türk-İslâm Ülküsü” isimli köşesindeki yazısında, “Türk-İslâm Ülkücüleri”ne  “iddia”sının “kaynağı”nı da veriyordu: “”Düşmanlarımız” akla, hayale gelmedik oyunlar içindedirler. Hem ülkemizde, hem ülkemiz dışında İslâm’ı çökertmek ve Müslümanları şaşırtmak için ne mümkünse yapıyorlar. Meselâ şimdi, İslâm Dünyasında “Müslüman Kardeşler Hareketi” adı altında yeni bir oyun tezgahlıyorlar. Şimdi “siyaset dünyasına” piyon olarak bunları sürmüş bulunuyorlar. Bakınız, bu konuda, bir Fransız Masonu olan Serge Hutin ,” Les Frans-Macons” adlı kitabında ne yazıyor, kelime kelime tercümesi şöyledir:”Fransa ve İngiltere, Mısır’da atölyeler(localar) kurdu; bu atölyelere Büyük Mısır Millî Locası ve Yunanistan’daki Büyük Loca’ya bağlı diğer localar eklendi. Masonik faaliyetler, bu ülkede, çok hususî bir tavır kazandı. “İslamî Uyanış”ın öncüleri(Cemaleddin-i Afganî, Muhammed Abduh) farmasonlukta, Avrupalı devletlerle münasebet kurabilme imkânı sayesinde, politik-dinî planlarını gerçekleştirme yolunda, son derece müsait bir teşkilat ile karşılaştılar. Bu teşkilat önceleri, ilhamını Batı’dan alan, bilahare, Arap milliyetçiliğine uzman yetiştiren bir fidanlıktı. Mısır’da farmasonluğun paradoksal oluşu, işte bu yüzdendir. Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın henüz fazla tanınmayan masonik öncüleri vardır…”(bkz. Serge Hutin, Les Frans-Maçons,page127, Acheve dimprimer en 1960 par l’imprime tie tardy a bcurges D.L2’ye Trım 1960,2)”(2)
Evet, rahmetli ARVASÎ Hoca’mız, “Daha Güzel Daha Güçlü Türkiye” şiârı ile neşredilen “Hergün Gazetesi”nin “Türk-İslâm Ülküsü” isimli köşesinde böyle zikretmiş:” …Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’nın henüz fazla tanınmayan masonik öncüleri vardır….”

“ARAP BAHARI” MES’ELESİNİ DE ANLAYAMAYAN “AYDINCIKLAR”,
“İSLÂMCILAR”,”CEMAATÇİ ZİHNİYETLER”

Beynime adetâ “bir kıymık gibi” saplanmış olan bu “mes’ele” ile ilgili demek istediklerimi, yazımın nihayetinde değil, başında yazdım.
“Arap Baharı Mes’elesi”ni bile hadi daha geniş düşünelim, “Türk Aydınları” arasında, kaçımız bir “Hüsnü Mahalli” kadar sahiden sahih ve sahiden doğru bir şekilde anlayabildik ki? Kaldı ki, “İsmail KARA”ların bile alenî izahatları ile “kökü dışarıda bir düşünce hareketi” olan, “enternasyonel karakterli” bilumum “İslâmcılar” nasıl anlasındı ki?
Kaldı ki , “siyasî iktidar” ile olan “dünya için nizaları”nda da alenen müşahade ettiğimiz üzre, bilumum “Cemaatçi Zihniyetler”, bilumum “Müslümancılar” nasıl anlasalardı ki?
Kaldı ki, “İsrail Aleyhtarlığı”nda naralar atan  muhtelif “fikir-düşünce hareketleri”ne aidiyet duyan “aydınlar”,aslında “aydıncıklar”,  “kitleler psikolojisi” ile “cumhur”u, “halk”ımızı ve “millet”imizi galeyana getirenler; haftalardan beri çok “soğukkanlı” bir şekilde mes’eleyi yazan,yazdıklarını da  “fikirler-düşünceler camiası” ile “korkmadan” paylaşan “Sedat LAÇİNER”leri nasıl anlayabilsinler ki?
“Şam-ı Şerif’te”, daha düne kadar “Hutbe-i Şamiye Toplantıları” “hülyâ”ları görenlerden tutun da, “Türkiye-Suriye Birleşik Rüyâları” görenlere kadar “Uçukistan”a yakışanlar!!!!!
Basınımızda “İhvan-ı Müslimîn Hareketi/Müslüman Kardeşler Hareketi” ile ilgili “çokca” yazılar yayınlandı. Benim, en son hafızama nakşedilen, “Demek İhvan-ı Müslimîn Hareketi de, Müslüman Kardeşler Hareketi de, “Tasavvufî bir hareketmiş”” olmuştu. “Siyasî bir hareket…İslâmî bir hareket “değerlendirmeleri ile dolu yazılar… “Müslüman Kardeşler Nasıl Bir Örgüt?”(3) başlıklı yazıda ise; “1- Selefî bir hareket. 2- Sünnî…3- Tasavvufî boyutu daima vardır…4-Siyasî bir teşkilat..”
Yine, 1928’de, Mısır’da, İskenderiye’de, Hasan el Benna ile kurulan “İhvan-ı Müslimîn Hareketi-Müslüman Kardeşler Hareketi”nin 6(altı) lideri de idam edilmiş, bir lideri,  kurucusu Hasan el Benna bir suikast neticesi öldürülmüş..(4) Türkiye’mizde 1924’de “Hilafet’in İlgası”, Mısır’da 1926’da “Hilafet Kongresi” ve 1928’de, “İnciluz Sömürgesi” altında “İhvan-ı Müslimîn/ Müslüman Kardeşler Hareketi”nin kuruluşu..1954’de “resmen dağıtılışı” ve Eylül 2013’de kapatılışı….
“İnciluz Avam Kamerası”nda, dönemin “İnciluz Başbakanı Gladstone” tarafından, 1800’lü yılların sonlarında söylenilmiş olan “meşhur” sözün de aslında öncelikli olarak  “Mısır Müslümanları” için söylenilmiş olduğunu da biliyoruz: “Bu Kur’an-ı Kerim Müslümanların elinde oldukça, bizler, Müslümanları yenemeyiz….”
Öyle ki, geçen yıllarda, “Arap Baharı Tartışmaları”nda Mısır’ı yazmış olan Hasan Cemal bile; “Mısır’ın ‘laikleri’, Türkiye’nin en iyi Müslümanlarından bile daha Müslüman” demeye getirmişti…
NETİCE-İ KELAM
Geçen aylardaki bir yazısında da “Mustafa ÖZCAN” , Türkiye’mizdeki “Masonik Nurcular”dan dem vurmuştu.. EYGİ Hoca’mız ise zaman zaman da olsa “Kriptoları, Pakradunileri, Gizli Yahudileri” hatırlatıyor…
Bütün bunları da düşündükce, “İhvan-ı Müslimîn Hareketi-Müslüman Kardeşler Hareketi” ile ilgili olarak rahmetli ARVASÎ Hoca’mızın taa 1979’lar Türkiye’sindeki “tesbit”ini de çooook düşünmeliyiz
“Türk Dünya Nizâmının Millî, İslamî ve İnsanî Esasları”mızı, “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûremizi”, “İ’lây-ı Kelimetullah için Nizâm-ı Âlem Ülkümüzü”, her halükârda “dipdiri” tutabilmeliyiz.
“Alperenlik” mefhumu da bu sebepten sadece “siyasî bir mefhum” değil, tamamiyle “İslâmî/Tasavvufî bir mefhumdur..”Çünkü “biz Müslümanlara göre, “Hacı Bektaşî Velî(k.s) de, hattâ Hazret-i Ali(r.anh) Efendimiz de birer Alperendir…”
Günümüzün “Minyeli Abdullah”larının, Türkiyemiz’in her beldesindeki “Abdullah”ların “işleri o kadar da kolay değil….”
Terme, 03.Ağustos. 2014
 İsmet GÜLTEKİN

Dip Notlar:

(1): Seyyid Ahmed ARVASÎ, “Türk-İslâm Ülküsü I-II-III”, Bilgeoğuz Yayınları,Aralık 2013, s.78
(2):  ARVASÎ, adı geçen eser, s. 630
(3): Mustafa ARMAĞAN, “Müslüman Kardeşler Nasıl Bir Örgüt?”, www.zaman.com.tr,15.07.2013

(4): www.dunyabülteni.com.tr, 04.07.2013"

1 Ağustos 2014 Cuma

"NURCULAR" 'TİTRİSİZ MÜTEFEKKİR' SALİH MİRZABEYOĞLU'NA, NÂM-I DİĞER 'KUMANDAN'A "KÖR-SAĞIR-DİLSİZ"

“RİSALE-İ NUR HAREKETİ”,
 NEREDEYSE BÜTÜN “NURCULAR”,
BÖYLE BİR ‘HUKUKSUZLUĞA’,
 ‘KÖR-SAĞIR-DİLSİZ’ KALDILAR!!!



Türkiye’mizde “12 Eylül 1980 Askerî Darbe” sonrası teşekkül eden “fikir-düşünce hareketleri:” 1- ‘Muhammedî Gül Hareketi-Alperenler-Yazıcıoğlu Hareketi’
2- ‘Haçlı Gülü Hareketi –HADEP-BDP-PKK-DTK-KCK Vs.’
3- ‘İslamî Büyük Doğu Akıncılar Cephesi(İBDA-C) Hareketi’
4- ‘Hizbullah-Hürpada Hareketi’
5-‘Genç Parti Hareketi’
6- ‘ İcmal Gençliği-Haydar BAŞ Hareketi’
7-‘Ulusalcılık Hareketi’

Yukarıdaki mezkûr “fikir-düşünce hareketleri”ne “Risale-i Nur Hareketi”ni, “Nur Risaleleri/ Nur Kitapçıkları/ Kitap Merkezli Hareketi” eklemedim. Eklemedim, çünkü “nur kitapçıkları merkezli hareket” diye de târif edilen “Risale-i Nur Hareketi”, kısaca “Nurculuğun” miadı, başlangıcı daha “eski yıllara”, merhum Bediüzzaman Said NURSÎ(k.s.)’nin “ikinci Said dönemine”, “Barla Yılları”na dayanmakta.
Yine yukarıda maddeler hâlinde zikredilen “fikir-düşünce hareketleri”ni, şahsen, bizatihî “yakînen”  ‘tanıma’, ‘anlama’ cehdleri, gayretleri içerisinde oldum. “Sanal âlem”de, “internet”te, “blog”larımda ve “site”mde, bu hususlarla ilgili “yazılı düşüncelerim” de mevcut.
Günümüzde, çok faktörlü sebeplerden, çok unsurlu sebeplerden; hülasa muhtelif/çeşitli sebeplerden; hem yukarıdaki mezkûr “fikir-düşünce hareketleri” ve hem de “Risale-i Nur Hareketi-Nurcular”, birden fazla “franksiyonlara”, birden fazla “klikler”e, birden fazla “ekoller”e, birden fazla “cepheler”e ayrılmış, “bölünmüş” vaziyetteler. Benim kanaatimce de, en son birden fazla “franksiyonlaşma, klik’e ayrışma, ekollere ‘bölünme’” vakıasını, bilhassa Mart 2009 sonrası “süreçte”, “Muhammedî Gül Hareketi-Yazıcıoğlu Hareketi-Alperenler” yaşadı ve 2014’ler Türkiye’sinde de alenen yaşamaktalar.
Bir zamanlar-şimdi yayın tarihini hatırlayamadım- bir gazetede, “Nurculuğun Marksistler gibi neredeyse elliye yakın franksiyona, klik’e, ekol’e ayrıştığı, ‘bölündüğü’” yazılmıştı. Yani, bilebildiğimiz şekli ile “tarihte en fazla franksiyonlaşma yaşayan Harîciler” gibi, “Marksist Sol Hareketler” gibi, güyâ(!)  “din”, “İslâm” menşeîli, “iman hareketi” olduğunu iddia eden “Nurcular” bile çokca franksiyonlara ayrışmış, ‘bölünmüş’ vaziyetteler…

“SİYASÎ ÜMMETÇİ” ZİHNİYETLER-“CEMAATÇİ” ZİHNİYETLER

Hatırlıyorum da, yine “Anadolu toprakları”nda neşvü neva bulmuş olan, hattâ “Yüzde yüz yerli, yüzde yüz millî, yüzde yüz İslâmî hareket” olarak da tarif edilen “Ülkücü Hareket”in mensupları, “12 Eylül 1980 Askerî Darbe “ sonrası “en ağır işkenceler”den, “Filistin askıları”ndan, “haçlı çarmıhlar”dan, kısaca “feleğin çemberinden geçerken” ve geçtikten sonra, “siyasî ümmetçi zihniyetler” diye de târif ettiğimiz günümüzün “Müslümancılar”ı, günümüzün “abdestli kapitalistler”i,  kısaca günümüzün “cemaatçi zihniyetler”i, sürekli bir şekilde hep şunu söylediler: “-Yanlış yaptılar…”
Şimdilerde, 2014’ler Türkiye’sinde, birçok “problemler”, birçok “mes’eleler” karşısında mezkûr zihniyet sahipleri, kendileri için neredeyse “bir kerecik” bile olsa “Yanlış yaptık”, diyemiyorlar…
Son günlerde şahsen bana en fazla “dokunan” ve neredeyse  “ruh burkuntuları” yaşamama  sebep olan mes’ele ise zikredilen “siyasî ümmetçi-müslümancı-abdestli kapitalist-cemaatçi zihniyetler”in; bilhassa da “Nurcu Gövde Biziz Biz”, diyen “Yeni Asya Ekolu” gibi neredeyse bütün “Nurcular”ın; yine bir başka “fikir-düşünce hareketi” olan; “İslâmî Büyük Doğu Akıncılar-Cephesi”(İBDA-C) Hareketi Lideri-Mimarı Mütefekkir, Kumandan namlı “ Salih MİRZABEYOĞLU’nun, bir “Ramazan Ayı”nda, 22. Temmuz. 2014’de, “tahliye” edilmesine; hattâ “tahliye” ve neticede “hukukî” tabir ile “beraat” etmesine neredeyse hiçbir “katkı” yapmayışları, ya-pa-ma-yış-la-rı; adetâ “kör-sağır-dilsiz” kalmalarıdır…
Halbu ki, Salih MİRZABEYOLU, yaşadığımız son yarım asırda , “Türk-İslâm Medeniyeti’nin İhyâsı Dâvâsı”nda yetişen en mühim “mütefekkir”lerimizden de olan, nam-ı diğer “Kumandan”; 16(onaltı) gün değil, 16(onaltı) hafta değil, 16 (onaltı) ay değil; tamı tamına 16(on altı) yıl “zindan”da, “Bolu Medrese-i Yusufîyesi”nde, üç metrekarelik hücrede, zaman zaman “Telegram İşkencesi” denilen asrımızın “son işkence türleri”nden; “Beyin, Zihin Kontrolü İşkencesi”ne kesif bir şekilde marûz kalmış bir “fikir-düşünce hareketi”nin “mimarı”, “lideri”, üstelik de meşhur “28 Şubat Post Modern Darbesi”nin de mağduru…
Doğrusu, “kendi hukukları”na basılınca, “evrensel hukuk naraları” atan; bilhassa da 17 Aralık 2013, bence “Dost Modern Darbe” de-ni-le-me-cek, her seçim sürecinde Türkiye’mizin yaşadığı klasiklerden olan “olay” akabinde siyasî iktidar ile “ortaklığı” bozulan, literatüre “Gülen Hareketi”, “Gönüllüler Hareketi, Hizmet Hareketi “olarak da geçen, kısaca “F(ethullah) Tipi Nurculuğun”, nasıl oluyor da bir başka “din kardeşi”nin “zulmü”ne “kör-sağır-dilsiz” kalıyor; doğrusu anlamış değilim! Böyle bir “acı ve katı gerçeği” asla ve kat’a kabullenemediğim gibi; hiç de yakıştıramıyorum…
Zaman’lar, Bugün’ler, internetteki siteleri, benim takip edebildiğim “nurcu haber siteleri”, nasıl oluyor da bu derecede “kör”leşiyorlar, bu derecede “dilsiz”leşiyorlar, bu derecede “sağır”laşıyorlar..
Doğrusu DUMANLI’ların yazıları hiç de inandırıcı ge-le-mi-yor bana!!!
“Mazlumlara ümid, zalimlere korku” şiârını şiâr edinmiş bir “zihniyet” sahibi olmaya gayret eden biri olarak; yaşadığımız zaman dilimindeki “Türk-İslâm Medeniyeti’ni İhyâ Dâvâsı”ndaki en güzel “rol model”, en güzel “misâl” olabilecek , hem de “Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat” dairesindeki  “titrisiz bir mütefekkir”imize, Salih MİRZABEYOĞLU vakıâsına, nam-ı diğer “Kumandan”ın “tahliye”sine bu derecede “çok maymunları oynarcasına” bigâne kalanları Allah’a havale ediyorum..
Bilhassa da, “Nurcu Gövde Biziz Biz” ‘öğünmeleri’ içindeki “Yeni Asya Ekolü” mensuplarına, “TRT 1 Reis-i Cumhur-Süleyman Demirel Belgeseli”ni izlemelerini tavsiye ederim…

NETİCE:
Öğretmenliğimin “Şanlıurfa Yılları”nda, bir “tevafûk” sonrası elime geçen haftalık “Baran  Dergisi” ile başlayan aşinâlığım elbette devam etmekte. “Ne kadar da çok bilmediklerim varmış!”, dediğimi de hatırlıyorum.
Yıllardır ve zaman zaman günümüzde de bana , benim gibilere “Devlet Düşmanı” diyenlere verilecek “en güzel cevaplar”dan biri de, “İslâmî Büyük Doğu Akıncılar Cephesi(İBDA-C) Hareketi”nin ‘Lideri’, ‘Mimarı’  “Titrisiz Mütefekkir “ Salih MİRZABEYOĞLU’nun, nam-ı diğer ‘Kumandan’ın 22. Temmuz. 2014’deki, bir “Ramazan Ayı”ndaki ‘tahliyesi’ akabinde neşredilen “haftalık Baran Dergisi”de de yer alan “şu cümleleri” olsa gerek: “Devlet Düşmanı dediğin hadise menfaatin olduğu yerde olur. Menfaatin olmadığı yerde böyle bir şey söz konusu olmaz. Davası için ölümü göze almış bir adama bu söylenmez.”(*)
Evet, “HERKESE ADALET!!!.”
01.                    Ağustos. 2014
İsmet GÜLTEKİN


(*): Baran Dergisi, Yıl.:8, Sayı: 394, 31 Temmuz 2014, s. 4

31 Temmuz 2014 Perşembe

"TRT 1 REİS-İ CUMHUR BELGESELİ"NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

“TRT1 REİS-İ CUMHUR BELGESELİ”NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


“10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçim Vetiresi/Süreci”, neredeyse ‘Yerel Seçimler’ bitimi ile başladı. “Tek Başına İktidar”ımızın “Genel Başkanı”, nihayet sonunda “Cumhurbaşkanlığı Makamı”na ‘talip’ oldu. Deniliyor ki, 2014’ler Türkiye’sindeki yaşadığımız “Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreci”, ‘Siyaset’in ‘Askerî Vesayet’e üstünlüğünü göstermektedir.Hattâ “Amerikan Vesayeti”ne de üstünlüğünü göstermektedir, diye düşünen ve bu istikamette “karar”lar alan “Görüş”ler de mevcut.”
A-ca-ba!?
Aylardan beri yaşadığımız bu “Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreci”ne, ‘zihniyet’ noktasında, ‘ufuk açıcı’, bir ‘perspektif’ten bakmamıza vesile olan “TRT1 Reis-i Cumhur Belgeseli” ise “hâfızaları diriltici” bir ‘katkı’ yapması, mes’eleye de dün-bugün-yarın çizgisinde yaklaşmamızı da sağladı. Maateessüf, “milletimiz”in “çok daha âcil mes’eleleri” mevcut ki, “youtube”lardan, neredeyse kırk dakikayı bile bulmayan mezkûr belgeselin her birinin “görüntülenme” sayısı, neredeyse binleri bile aşmıyor! “TRT 1” ekranlarındaki “izlenme istatistikleri”nin hâli de “bu şekilde”, “çooooook komik nisbette” olsa gerek!
Şahsen ben mezkûr ‘belgesel’in tamamını “youtube”dan izledim. İyi ki izlemişim; çünkü elbetteki bir “yakın siyasî tarihi” de çağrıştırması ile “10 Ağustos 2014”de, inşallah ‘sandık başına’ da daha şuurlu gidebileceğim..

“Reis-i Cumhur Belgeseli”ni izlerken, ne de çok “unuttuğumuz hakikatler” ve ne de çok “bilmediklerimiz”i de hatırladım.Hâfızalarımıza hep, “Cumhuriyet tarihimizde ilk sivil Cumhurbaşkanımız rahmetli Turgut ÖZAL’dır” nakşedilmesine rağmen; “asker kökenli olmayan “ Celal BAYAR’ın aslında neredeyse “ilk sivil Cumhurbaşkanı”mız olduğunu; “1923’teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerimiz”den beri, Türkiye’mizde, neredeyse “her Cumhurbaşkanlığı Seçimleri”nde “çok ilginçlikler “ yaşandığını; daima da “Askerî Vesayet”, “Genelkurmay Çizgisi” ile “Siyaset Çizgimiz”in yine neredeyse “kıran kırana/yenen yenene rekabetler” sergilediğini; rahmetli ‘Başbuğ Türkeş’in, Alparslan TÜRKEŞ’in bile “asker kökenli” olduğu hâlde sırf “Her Genelkurmay Başkanı olan Cumhurbaşkanı olmasın, Türkiye’mizde böyle bir ‘gelenek’ meydana gelmesin”, diye “dönemin Genelkurmay Başkanı”nın “Cumhurbaşkanı Adayı olmasına karşı çıktığı”nı; önceki “Cumhurbaşkanlığı seçim süreçleri”nde de birden fazla “siyasî parti teşkilatları”nın, günümüzde adetâ ‘küçümsenen’, ‘horlanan’, ‘aşağılanan’ “Çatı Adaylar” gösterdiklerini vesaire ‘öğrenmiş’ olmam, benim için ‘kazanç’ vasfında oldu.
En kalın hatları ile ülkemizde “Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreçleri”, “Askerî Vesayet” yahut  başka bir isimlendirme ile “Genelkurmay Çizgisi” ile “Siyaset Çizgisi”nin “kıran kırana/ yenen yenene rekabeti” ile geçmiş. “ANAP”ın, “ANAVATAN PARTİSİ”nin de ‘katkıları’ ile 10. Ağustos 2014’de, “ilk defa”, “Cumhurbaşkanımızı” ise “Cumhur” seçecek, “Halk” seçecek, “Millet” seçecek. Bütün handikaplere rağmen hâl böyle. Nedir o ‘handikap’ denilirse ki, “dünyanın en yüksek seçim barajı”na sahip ülkemizde, “12 Eylül Vesayeti”nin çok aşikâr ve alenî bir şekilde devam ettiği Türkiye’mizde, “grubu olmayan”, “20 milletvekili mecliste olmayan” bir “siyasî parti teşkilatı”nın “Cumhurbaşkanı Adayı” gösterebilmesi muhal ender muhal…Şimdiden 10 Ağustos 2014’deki “Cumhurbaşkanı Seçimi”mizin  bir başka “en ilginç tarafı” bu..
“12 Eylül 1980 Askerî Darbe”nin de ‘gerekçesi’ olan; “115. turda, yazı ile yüz onbeşinci turda” bile “Cumhurbaşkanı” seçilememiş olması idi. “Reisi-i Cumhur Belgeseli”nin de “öfkelendiğim” “cümleler” de vardı: Daha bilmem  kaçıncı bölüme, “12 Eylül 1980 öncesi”ni, “sağ-sol kavgası” şeklindeki ‘değerlendirişler…’Neresi “sağ-sol kavgası” idi Allah(c.c.) aşkına? “Mevcut şartlarda”, kimler, hangi fikirleri, düşünceleri, duruşları, eylemleri sergilemişti? Kimler “sergileyememişti?” Hergün, bir siyasî parti mensubu gençler, “patır patır öldürülürken”, sahiden “Devlet nerede idi ki?””Mamak Zulüm Kalesi”nin yazarı Zihni AÇBA’nın da zamanında dediği ve yazdığı üzre; “Devlet dedik, devlet bizi vurdu neden?””Türkiye’mizin ikinci bir Afganistan olmasını kimler önlemişti?” “Tipik MSP Zihniyeti” gibi hâlâ “sağ-sol kavgası” denilmesine gönlüm razı olmuyor?

NETİCE-İ KELAM

İster “12 Eylül Vesayeti” diyelim, ister “Amerikan Vesayeti” diyelim, isterse “Askerî Vesayet” diyelim, sahiden de mevcut siyasî iktidar ile “siyaset üstünlüğü”kazanılabilindi mi? “Sivil siyaset”, sahiden de bu “Cumhurbaşkanlığı seçim süreci”ne “Siyaset , Genelkurmay çizgisini yenerek mi giriyor?..”
Yoksa, “fırtına öncesi sessizlikleri mi” yaşıyoruz?
Yine geçmiş “Cumhurbaşkanlığı seçim süreçleri”nde de yaşanmış olan “5+5” gibi, “üst üste iki defa Cumhurbaşkanlığı” mevzuatı ile mevcut ‘Cumhurbaşkanımız”ın devamı sağlansaydı, Türkiye’mizin geleceği namına, “Daha Güzel, Daha Güçlü Türkiye” namına, daha iyi olmaz mıydı? Kaldı ki, “Cumhuriyetimizin kurucusu” “Atatürk” bile 1923-1927-1931-1935 yıllarında “tekrarca” ‘Cumhurbaşkanı” seçilmemiş miydi?
“Acı ve katı gerçekler”den olan “Silahlı Kuvvetlerimiz”in, “Ordumuzun”, “Cunta yapısı”, “Cuntalardan oluşan ordu “yapısı “son –la-na-bil-di- mi  ki?”
Sabık ‘Başbakanımız’, mevcut “Cumhurbaşkanı Adayı”mızın da ‘terminolojisi’ ile “milletimiz”, “af buyurun”, “artık böyle ciddî mes’elelere kafa yormuyor” gibi. Kabaca dersek; “Tayyip ile yatıyor, Tayyip ile kalkıyor..”
Benim şahsî tercihim de dolayısı ile “milletimizin” umurunda değil!!!
U.S.A.’vâri dersek: Şimdiden “hayırlı olsun” bâri….
Neticede yeni seçilecek ‘Cumhurbaşkanımız’ın da “arka fonu”, bence hâlâ “CIA LOGOSU…”
Kahrolsun “Amerika Siyonizmi….”
Terme,31. Temmuz.2014
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

30 Temmuz 2014 Çarşamba

ŞİİR: BU BENİM BABAM

ŞİİR:

                   BU BENİM BABAM



Bu benim babam:
Anasız-babasız,
Yetim-öksüz büyümüş,
Bu benim babam.

Yoksulluk yıllarında,
‘Tavuk pinleri’nde kalarak,
Ünyeli bir güzel nine tarafından büyütülmüş
Bu benim babam.

“Candarma” baskısı,
“Devlet” baskısı,”
“Gladstone”ce İslâm’a hücûm döneminde büyütülmüş,
Bu benim babam.

Alınteri, el emeği ile çalışmış,
Yıllarca  alnıaçık bir şekilde yaşamış,
Bir ömrü daima helâl yaşamış,
Helâl tamamlamış,
Bu benim babam.

Bu benim babam,
Babaların en güzeli,
Tam bir “rol model baba”,
Ben babamın oğluyum.

Anlatırdı: Merdiven altlarında,
Yaşadığı  “ağa zulmü”nü,
Haksızcasına “zindan”da yatışını,
“Hakkımı helâl etmem” derdi.

Anlatırdı: Üç yılı aşan,
Askerlik vazifesini.
‘Gelibolu’daki, ‘Çanakkale’deki tabyaları,
Kars Göle’ye, bitler, pireler içinde sevkiyatını.

“-Bu yaşımda(80) çağırsalar,
Yine yaparım askerlik hizmetimi”, derdi.
“Vicdansız retçileri” çatlatırcasına…
Bu benim babam.

Ne sigortası vardı,
Ne de maaşı,
Yedi evlâdını da,
Helâl büyüttü,
Bu benim babam.

Gözüpekti bu benim babam,
At sevdası ondaydı,
Günümüzün sahte hayvanseverlerine inat,
Atları, köpekleri, ördekleri, hayvanları,
Sahiden sever, bakar, büyütürdü.

Mahallenin “Topal Salih”in ,
Cılız, çelimsiz atlarını satın alır,
Besleyip büyütür,
Âdeta bir ‘yağız at’ yapardı,
Bu benim babam.

Hele bir ata binişi, at koşusu vardı ki;
Belki de kimse öyle at binemez, at koşamazdı,
Yedi evlâdı bile.
Öyle ata sevdâlı idi.

Güneş ışığı üzerine tarlada doğar,
Sabah ezanını tarlada dinlerdi.
Yedi evlâdını da,
Helâl büyütmek uğruna.

“Dönme” derlerdi babama,
Hakaret edercesine,
Küçümsercesine,
Bu benim babam,
Öyle bir “dönmüş” idi ki,
Son nefesini bile,
Camii kapısında, mescid kapısında verdi.

Birgün paramparça etmişti,
Bembeyaz renkli “M. Kemal Büstü”nü,
Çocukluk duyguları ile izlemiştim,
Olan biteni,
Belki de çocukluk duyguları ile de olsa,
Bu benim babamla öğünmüştüm.

Bu benim babam,
‘Kahve’yi, ‘kahve ikram’ etmeyi,
O yoksulluk, fakirlik hâli ile,
Yemek yedirmeyi  de çok severdi.

Neredeyse Hazret-i İbrahim vâri,
Sokaktan, evin önünden her geçene,
Yemek yedirmek, doyurmak isterdi,
Bu benim babam.

İtilmişti, kakılmıştı, ötekileştirilmişti, horlanmıştı,
Bu benim babam.
Lâkin asla ve kat’a “Masonlar”a, “Yahudiler”e, “Zalimler”e,
Boyun eğmemişti.
Bir ömrü şerefi ile yaşadı, şerefi ile tamamladı,
Bu benim babam.

Hele “Yahudiler” karşı bir “tavizsiz duruşu” vardı ki;
“Yahudi malları”nı bizzat elleri ile
Kapı dışarı edecek kadar,
Sonunu düşünmeden hem de,
Cesaretle ve kahramancasına,
Bu benim babam.
Sadece Allah’ın huzurunda eğilirdi.

Bu benim babam,
Her “güzel baba” gibi,
Yedi evlâdının da,
Aslında her birinin de,
Kahraman olmasını isterdi:
“Türk kahramanı,İslâm kahramanı.”

O “ümmî” hâli ile,
Belki ne duâlar etti,
Ne gözyaşları döktü,
Bu benim babam.

Sevdiğini belli etmezdi,
Bu benim babam.
Yedi evlâdını da,
Aslında çok severdi,
İçten, gönülden, candan, yürekten,
Belki de bir evlâdını,
Kucağına alıp da sevemedi amma,
Cân-ı gönülden severdi.

“Başörtüsüz gelin” arzulamazdı,
Bu benim babam.
Ne nasihatlar,
Ne “dayaklar” attı,
Rahmetli ağbime,
Lâkin vazgeçirtemedi.

“Aile meclisi”ni toplamak,
“Kur’an’a el basarak”,
“Söz” almada,
Babamın üzerine yoktu.
Ben babamın oğluyum.

“Yahudi Şehri Selânik”ten,
Yıllar sonra gelen,
Zengin mi zengin,
Güyâ kardeşlerine,
Asla yüz vermedi,
Sevemedi onları,
Daima dik durdu,
Bu benim babam.

Yedi evlâdını da,
“Cân-ı gönülden severdi”, dedim ya,
“Evlâd acısı” yaktı babamı,
İçten içe,
Evlâdlarına hiç belli ettirmedi amma,
“Erken gitmesi”(!)ne sebepti belki de.

“Oğlum” demişti,
“Ankara’dan senin arkadaşların,
Nizâm-ı  Âlem’den arkadaşların da geldiler, demişti,
Rahmetli ağbimin cenazesine.
Ben babamın oğluyum.

“Mefkûre”min yeni sayısını bastırmak için,
Samsun sokaklarında dolaşırken;
Dayı oğlu Necati’den,
Bir telefon geldi,
Anlamaya çalıştım,
Bu benim babam,
Rabbine kavuşmuştu.

“Oğlum” derdi;
“Geceleri sık sık su dökünmeye gidiyorum”,
Anlamamıştım,
Meğerse, bu benim babam,
“Prostat” olmuştu.

En ufak oğlu olarak,
Öğretmenlik yıllarımda,
“Köprü”den, “Vezirköprü”den,
Yünlü, orijinal, kışlık,
Pantolan, yelek, kalın bir urba,
Almak istemiştim de.
Şimdi tam hatırlayamıyorum,
Alabildim mi, alamadın mı?
Nerede üzerine böyle kalın urbalı birini görsem,
Bu benim babamı hatırlarım.

“Ahde vefâlı” idi,
Bu benim babam.
Her “arefe günü”,
Beraber giderdik,
Ünye şehir içindeki,
Labirent gibi kabristana,
Duâ ederdi, o güzel nineye, ahfadına,
Bu benim babam.

Bazen kasıtlı bir şekilde,
Asfalt kenarına binbir zorluklarla yığdığı,
Ot öbekleri,
“Molotof kokteyi” gibi,
Şişe içindeki gazlarlar yakılırdı,
Sermayesini sözde çökertmek için zalimler.

Yazın sıcağında,
Yerden direnle ot verirken,
Traktör üstündeki bana,
“Oğlum”, derdi,
“Bunları da öğren, öğren de yanında kalsın”,derdi,
Bu benim babam.

Dayım ile birlikte,
Yazın sıcağında yine,
“Ada”da, tarlada ot biçerken,
“Kız istemeye gidelim”, dediğimde,
Hiç kırmamıştı beni,
O yoksul, fakir hâli ile,
Hiç itiraz bile tememişti,
Bu benim babam.

Evet, bu benim babam,
“Adam gibi adam” bir babam,
Babaların en güzeli babam,
Ben bu babamın oğluyum.

Terme, 30 Temmuz 2014,
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

24 Temmuz 2014 Perşembe

"BU SENİN HİKÂYEN!"

“BU SENİN HİKÂYEN!”


Daha yatağından kalkar kalkmaz,
Daha yeni yeni uyanır uyanmaz,
Başlar “çağdaş fişleyici” lakırdılar:
“Yalnız”sın, “deli”, 'köpek',“para, “araba…”

Anlarsın yeniden;
‘-Ben bir ‘potansiyel tehlike’yim!’
“Akredite” değilim çünkü!
Başına bir “şapka”,  yahut bir “kep” taktın mı?
“Sarı ışık”lar da yanmaz artık;
Heeep “yeşil ışık”lar yanar…

Hatırlarsın ‘çıplak ayaklar”la,
Âdeta “Allah’a koştuğun” günleri…
“Köhne sistem” de güyâ ‘yakalamış’tır seni.
Hem de “türettiği” “Çağdaş Belâmlar” ile…

Ve artık “iktidarlar muktedir” olmuşlardır güyâ,
Gizli, görünmez “iktidarlar, muktedirler” yanında..
‘Çağdaş Hâmân’larla,
‘Çağdaş Karun’larla,
‘Çağdaş Belâm’larla,
Omuz omuza, kol kola,
“Allah’a ve Resûlüne âdeta savaş açarak!!!”

Sen ise “iftirâ”ya marûz kalmış ,
Gencecik bir kız gibi,
Tıpkı Hazret-i Âişe annemiz gibi,
Gece-gündüz ağlarsın belki de…
Fakat artık “vâhiy” inmeyecektir,
Çünkü “son vâhiy”;
“Ben size din olarak İslâm’ı seçtim, beğendim”, der Rabbimiz…

Ve “küfrün direkleri”ni,
“Çağdaş Hâman’larla, Karun’larla,Belâm’larla” birlikte,
Yeni ‘iktidarlar, muktedirler’ tutarlar artık.
Ver her şehirde,
“Küfrün direkleri”ni tutan,
“Çağdaş Hâman’lar, Karun’lar, Belâm’lar” da “türemiştir” artık..

Sen ise “düşmanlarındansındır” artık;
Sen konuştukca üzerine “ nur sağanakları” değil;
“Küfür sağanakları” yağar!
Ve bir ses işitirsin: “Bırakın!, der,
“Çağdaş Firavunca!!!”

Terme, 24.Temmuz.2014

İsmet GÜLTEKİN


metgultekin@hotmail.com