1 Ağustos 2014 Cuma

"NURCULAR" 'TİTRİSİZ MÜTEFEKKİR' SALİH MİRZABEYOĞLU'NA, NÂM-I DİĞER 'KUMANDAN'A "KÖR-SAĞIR-DİLSİZ"

“RİSALE-İ NUR HAREKETİ”,
 NEREDEYSE BÜTÜN “NURCULAR”,
BÖYLE BİR ‘HUKUKSUZLUĞA’,
 ‘KÖR-SAĞIR-DİLSİZ’ KALDILAR!!!



Türkiye’mizde “12 Eylül 1980 Askerî Darbe” sonrası teşekkül eden “fikir-düşünce hareketleri:” 1- ‘Muhammedî Gül Hareketi-Alperenler-Yazıcıoğlu Hareketi’
2- ‘Haçlı Gülü Hareketi –HADEP-BDP-PKK-DTK-KCK Vs.’
3- ‘İslamî Büyük Doğu Akıncılar Cephesi(İBDA-C) Hareketi’
4- ‘Hizbullah-Hürpada Hareketi’
5-‘Genç Parti Hareketi’
6- ‘ İcmal Gençliği-Haydar BAŞ Hareketi’
7-‘Ulusalcılık Hareketi’

Yukarıdaki mezkûr “fikir-düşünce hareketleri”ne “Risale-i Nur Hareketi”ni, “Nur Risaleleri/ Nur Kitapçıkları/ Kitap Merkezli Hareketi” eklemedim. Eklemedim, çünkü “nur kitapçıkları merkezli hareket” diye de târif edilen “Risale-i Nur Hareketi”, kısaca “Nurculuğun” miadı, başlangıcı daha “eski yıllara”, merhum Bediüzzaman Said NURSÎ(k.s.)’nin “ikinci Said dönemine”, “Barla Yılları”na dayanmakta.
Yine yukarıda maddeler hâlinde zikredilen “fikir-düşünce hareketleri”ni, şahsen, bizatihî “yakînen”  ‘tanıma’, ‘anlama’ cehdleri, gayretleri içerisinde oldum. “Sanal âlem”de, “internet”te, “blog”larımda ve “site”mde, bu hususlarla ilgili “yazılı düşüncelerim” de mevcut.
Günümüzde, çok faktörlü sebeplerden, çok unsurlu sebeplerden; hülasa muhtelif/çeşitli sebeplerden; hem yukarıdaki mezkûr “fikir-düşünce hareketleri” ve hem de “Risale-i Nur Hareketi-Nurcular”, birden fazla “franksiyonlara”, birden fazla “klikler”e, birden fazla “ekoller”e, birden fazla “cepheler”e ayrılmış, “bölünmüş” vaziyetteler. Benim kanaatimce de, en son birden fazla “franksiyonlaşma, klik’e ayrışma, ekollere ‘bölünme’” vakıasını, bilhassa Mart 2009 sonrası “süreçte”, “Muhammedî Gül Hareketi-Yazıcıoğlu Hareketi-Alperenler” yaşadı ve 2014’ler Türkiye’sinde de alenen yaşamaktalar.
Bir zamanlar-şimdi yayın tarihini hatırlayamadım- bir gazetede, “Nurculuğun Marksistler gibi neredeyse elliye yakın franksiyona, klik’e, ekol’e ayrıştığı, ‘bölündüğü’” yazılmıştı. Yani, bilebildiğimiz şekli ile “tarihte en fazla franksiyonlaşma yaşayan Harîciler” gibi, “Marksist Sol Hareketler” gibi, güyâ(!)  “din”, “İslâm” menşeîli, “iman hareketi” olduğunu iddia eden “Nurcular” bile çokca franksiyonlara ayrışmış, ‘bölünmüş’ vaziyetteler…

“SİYASÎ ÜMMETÇİ” ZİHNİYETLER-“CEMAATÇİ” ZİHNİYETLER

Hatırlıyorum da, yine “Anadolu toprakları”nda neşvü neva bulmuş olan, hattâ “Yüzde yüz yerli, yüzde yüz millî, yüzde yüz İslâmî hareket” olarak da tarif edilen “Ülkücü Hareket”in mensupları, “12 Eylül 1980 Askerî Darbe “ sonrası “en ağır işkenceler”den, “Filistin askıları”ndan, “haçlı çarmıhlar”dan, kısaca “feleğin çemberinden geçerken” ve geçtikten sonra, “siyasî ümmetçi zihniyetler” diye de târif ettiğimiz günümüzün “Müslümancılar”ı, günümüzün “abdestli kapitalistler”i,  kısaca günümüzün “cemaatçi zihniyetler”i, sürekli bir şekilde hep şunu söylediler: “-Yanlış yaptılar…”
Şimdilerde, 2014’ler Türkiye’sinde, birçok “problemler”, birçok “mes’eleler” karşısında mezkûr zihniyet sahipleri, kendileri için neredeyse “bir kerecik” bile olsa “Yanlış yaptık”, diyemiyorlar…
Son günlerde şahsen bana en fazla “dokunan” ve neredeyse  “ruh burkuntuları” yaşamama  sebep olan mes’ele ise zikredilen “siyasî ümmetçi-müslümancı-abdestli kapitalist-cemaatçi zihniyetler”in; bilhassa da “Nurcu Gövde Biziz Biz”, diyen “Yeni Asya Ekolu” gibi neredeyse bütün “Nurcular”ın; yine bir başka “fikir-düşünce hareketi” olan; “İslâmî Büyük Doğu Akıncılar-Cephesi”(İBDA-C) Hareketi Lideri-Mimarı Mütefekkir, Kumandan namlı “ Salih MİRZABEYOĞLU’nun, bir “Ramazan Ayı”nda, 22. Temmuz. 2014’de, “tahliye” edilmesine; hattâ “tahliye” ve neticede “hukukî” tabir ile “beraat” etmesine neredeyse hiçbir “katkı” yapmayışları, ya-pa-ma-yış-la-rı; adetâ “kör-sağır-dilsiz” kalmalarıdır…
Halbu ki, Salih MİRZABEYOLU, yaşadığımız son yarım asırda , “Türk-İslâm Medeniyeti’nin İhyâsı Dâvâsı”nda yetişen en mühim “mütefekkir”lerimizden de olan, nam-ı diğer “Kumandan”; 16(onaltı) gün değil, 16(onaltı) hafta değil, 16 (onaltı) ay değil; tamı tamına 16(on altı) yıl “zindan”da, “Bolu Medrese-i Yusufîyesi”nde, üç metrekarelik hücrede, zaman zaman “Telegram İşkencesi” denilen asrımızın “son işkence türleri”nden; “Beyin, Zihin Kontrolü İşkencesi”ne kesif bir şekilde marûz kalmış bir “fikir-düşünce hareketi”nin “mimarı”, “lideri”, üstelik de meşhur “28 Şubat Post Modern Darbesi”nin de mağduru…
Doğrusu, “kendi hukukları”na basılınca, “evrensel hukuk naraları” atan; bilhassa da 17 Aralık 2013, bence “Dost Modern Darbe” de-ni-le-me-cek, her seçim sürecinde Türkiye’mizin yaşadığı klasiklerden olan “olay” akabinde siyasî iktidar ile “ortaklığı” bozulan, literatüre “Gülen Hareketi”, “Gönüllüler Hareketi, Hizmet Hareketi “olarak da geçen, kısaca “F(ethullah) Tipi Nurculuğun”, nasıl oluyor da bir başka “din kardeşi”nin “zulmü”ne “kör-sağır-dilsiz” kalıyor; doğrusu anlamış değilim! Böyle bir “acı ve katı gerçeği” asla ve kat’a kabullenemediğim gibi; hiç de yakıştıramıyorum…
Zaman’lar, Bugün’ler, internetteki siteleri, benim takip edebildiğim “nurcu haber siteleri”, nasıl oluyor da bu derecede “kör”leşiyorlar, bu derecede “dilsiz”leşiyorlar, bu derecede “sağır”laşıyorlar..
Doğrusu DUMANLI’ların yazıları hiç de inandırıcı ge-le-mi-yor bana!!!
“Mazlumlara ümid, zalimlere korku” şiârını şiâr edinmiş bir “zihniyet” sahibi olmaya gayret eden biri olarak; yaşadığımız zaman dilimindeki “Türk-İslâm Medeniyeti’ni İhyâ Dâvâsı”ndaki en güzel “rol model”, en güzel “misâl” olabilecek , hem de “Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat” dairesindeki  “titrisiz bir mütefekkir”imize, Salih MİRZABEYOĞLU vakıâsına, nam-ı diğer “Kumandan”ın “tahliye”sine bu derecede “çok maymunları oynarcasına” bigâne kalanları Allah’a havale ediyorum..
Bilhassa da, “Nurcu Gövde Biziz Biz” ‘öğünmeleri’ içindeki “Yeni Asya Ekolü” mensuplarına, “TRT 1 Reis-i Cumhur-Süleyman Demirel Belgeseli”ni izlemelerini tavsiye ederim…

NETİCE:
Öğretmenliğimin “Şanlıurfa Yılları”nda, bir “tevafûk” sonrası elime geçen haftalık “Baran  Dergisi” ile başlayan aşinâlığım elbette devam etmekte. “Ne kadar da çok bilmediklerim varmış!”, dediğimi de hatırlıyorum.
Yıllardır ve zaman zaman günümüzde de bana , benim gibilere “Devlet Düşmanı” diyenlere verilecek “en güzel cevaplar”dan biri de, “İslâmî Büyük Doğu Akıncılar Cephesi(İBDA-C) Hareketi”nin ‘Lideri’, ‘Mimarı’  “Titrisiz Mütefekkir “ Salih MİRZABEYOĞLU’nun, nam-ı diğer ‘Kumandan’ın 22. Temmuz. 2014’deki, bir “Ramazan Ayı”ndaki ‘tahliyesi’ akabinde neşredilen “haftalık Baran Dergisi”de de yer alan “şu cümleleri” olsa gerek: “Devlet Düşmanı dediğin hadise menfaatin olduğu yerde olur. Menfaatin olmadığı yerde böyle bir şey söz konusu olmaz. Davası için ölümü göze almış bir adama bu söylenmez.”(*)
Evet, “HERKESE ADALET!!!.”
01.                    Ağustos. 2014
İsmet GÜLTEKİN


(*): Baran Dergisi, Yıl.:8, Sayı: 394, 31 Temmuz 2014, s. 4

31 Temmuz 2014 Perşembe

"TRT 1 REİS-İ CUMHUR BELGESELİ"NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

“TRT1 REİS-İ CUMHUR BELGESELİ”NİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


“10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanlığı Seçim Vetiresi/Süreci”, neredeyse ‘Yerel Seçimler’ bitimi ile başladı. “Tek Başına İktidar”ımızın “Genel Başkanı”, nihayet sonunda “Cumhurbaşkanlığı Makamı”na ‘talip’ oldu. Deniliyor ki, 2014’ler Türkiye’sindeki yaşadığımız “Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreci”, ‘Siyaset’in ‘Askerî Vesayet’e üstünlüğünü göstermektedir.Hattâ “Amerikan Vesayeti”ne de üstünlüğünü göstermektedir, diye düşünen ve bu istikamette “karar”lar alan “Görüş”ler de mevcut.”
A-ca-ba!?
Aylardan beri yaşadığımız bu “Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreci”ne, ‘zihniyet’ noktasında, ‘ufuk açıcı’, bir ‘perspektif’ten bakmamıza vesile olan “TRT1 Reis-i Cumhur Belgeseli” ise “hâfızaları diriltici” bir ‘katkı’ yapması, mes’eleye de dün-bugün-yarın çizgisinde yaklaşmamızı da sağladı. Maateessüf, “milletimiz”in “çok daha âcil mes’eleleri” mevcut ki, “youtube”lardan, neredeyse kırk dakikayı bile bulmayan mezkûr belgeselin her birinin “görüntülenme” sayısı, neredeyse binleri bile aşmıyor! “TRT 1” ekranlarındaki “izlenme istatistikleri”nin hâli de “bu şekilde”, “çooooook komik nisbette” olsa gerek!
Şahsen ben mezkûr ‘belgesel’in tamamını “youtube”dan izledim. İyi ki izlemişim; çünkü elbetteki bir “yakın siyasî tarihi” de çağrıştırması ile “10 Ağustos 2014”de, inşallah ‘sandık başına’ da daha şuurlu gidebileceğim..

“Reis-i Cumhur Belgeseli”ni izlerken, ne de çok “unuttuğumuz hakikatler” ve ne de çok “bilmediklerimiz”i de hatırladım.Hâfızalarımıza hep, “Cumhuriyet tarihimizde ilk sivil Cumhurbaşkanımız rahmetli Turgut ÖZAL’dır” nakşedilmesine rağmen; “asker kökenli olmayan “ Celal BAYAR’ın aslında neredeyse “ilk sivil Cumhurbaşkanı”mız olduğunu; “1923’teki Cumhurbaşkanlığı seçimlerimiz”den beri, Türkiye’mizde, neredeyse “her Cumhurbaşkanlığı Seçimleri”nde “çok ilginçlikler “ yaşandığını; daima da “Askerî Vesayet”, “Genelkurmay Çizgisi” ile “Siyaset Çizgimiz”in yine neredeyse “kıran kırana/yenen yenene rekabetler” sergilediğini; rahmetli ‘Başbuğ Türkeş’in, Alparslan TÜRKEŞ’in bile “asker kökenli” olduğu hâlde sırf “Her Genelkurmay Başkanı olan Cumhurbaşkanı olmasın, Türkiye’mizde böyle bir ‘gelenek’ meydana gelmesin”, diye “dönemin Genelkurmay Başkanı”nın “Cumhurbaşkanı Adayı olmasına karşı çıktığı”nı; önceki “Cumhurbaşkanlığı seçim süreçleri”nde de birden fazla “siyasî parti teşkilatları”nın, günümüzde adetâ ‘küçümsenen’, ‘horlanan’, ‘aşağılanan’ “Çatı Adaylar” gösterdiklerini vesaire ‘öğrenmiş’ olmam, benim için ‘kazanç’ vasfında oldu.
En kalın hatları ile ülkemizde “Cumhurbaşkanlığı Seçim Süreçleri”, “Askerî Vesayet” yahut  başka bir isimlendirme ile “Genelkurmay Çizgisi” ile “Siyaset Çizgisi”nin “kıran kırana/ yenen yenene rekabeti” ile geçmiş. “ANAP”ın, “ANAVATAN PARTİSİ”nin de ‘katkıları’ ile 10. Ağustos 2014’de, “ilk defa”, “Cumhurbaşkanımızı” ise “Cumhur” seçecek, “Halk” seçecek, “Millet” seçecek. Bütün handikaplere rağmen hâl böyle. Nedir o ‘handikap’ denilirse ki, “dünyanın en yüksek seçim barajı”na sahip ülkemizde, “12 Eylül Vesayeti”nin çok aşikâr ve alenî bir şekilde devam ettiği Türkiye’mizde, “grubu olmayan”, “20 milletvekili mecliste olmayan” bir “siyasî parti teşkilatı”nın “Cumhurbaşkanı Adayı” gösterebilmesi muhal ender muhal…Şimdiden 10 Ağustos 2014’deki “Cumhurbaşkanı Seçimi”mizin  bir başka “en ilginç tarafı” bu..
“12 Eylül 1980 Askerî Darbe”nin de ‘gerekçesi’ olan; “115. turda, yazı ile yüz onbeşinci turda” bile “Cumhurbaşkanı” seçilememiş olması idi. “Reisi-i Cumhur Belgeseli”nin de “öfkelendiğim” “cümleler” de vardı: Daha bilmem  kaçıncı bölüme, “12 Eylül 1980 öncesi”ni, “sağ-sol kavgası” şeklindeki ‘değerlendirişler…’Neresi “sağ-sol kavgası” idi Allah(c.c.) aşkına? “Mevcut şartlarda”, kimler, hangi fikirleri, düşünceleri, duruşları, eylemleri sergilemişti? Kimler “sergileyememişti?” Hergün, bir siyasî parti mensubu gençler, “patır patır öldürülürken”, sahiden “Devlet nerede idi ki?””Mamak Zulüm Kalesi”nin yazarı Zihni AÇBA’nın da zamanında dediği ve yazdığı üzre; “Devlet dedik, devlet bizi vurdu neden?””Türkiye’mizin ikinci bir Afganistan olmasını kimler önlemişti?” “Tipik MSP Zihniyeti” gibi hâlâ “sağ-sol kavgası” denilmesine gönlüm razı olmuyor?

NETİCE-İ KELAM

İster “12 Eylül Vesayeti” diyelim, ister “Amerikan Vesayeti” diyelim, isterse “Askerî Vesayet” diyelim, sahiden de mevcut siyasî iktidar ile “siyaset üstünlüğü”kazanılabilindi mi? “Sivil siyaset”, sahiden de bu “Cumhurbaşkanlığı seçim süreci”ne “Siyaset , Genelkurmay çizgisini yenerek mi giriyor?..”
Yoksa, “fırtına öncesi sessizlikleri mi” yaşıyoruz?
Yine geçmiş “Cumhurbaşkanlığı seçim süreçleri”nde de yaşanmış olan “5+5” gibi, “üst üste iki defa Cumhurbaşkanlığı” mevzuatı ile mevcut ‘Cumhurbaşkanımız”ın devamı sağlansaydı, Türkiye’mizin geleceği namına, “Daha Güzel, Daha Güçlü Türkiye” namına, daha iyi olmaz mıydı? Kaldı ki, “Cumhuriyetimizin kurucusu” “Atatürk” bile 1923-1927-1931-1935 yıllarında “tekrarca” ‘Cumhurbaşkanı” seçilmemiş miydi?
“Acı ve katı gerçekler”den olan “Silahlı Kuvvetlerimiz”in, “Ordumuzun”, “Cunta yapısı”, “Cuntalardan oluşan ordu “yapısı “son –la-na-bil-di- mi  ki?”
Sabık ‘Başbakanımız’, mevcut “Cumhurbaşkanı Adayı”mızın da ‘terminolojisi’ ile “milletimiz”, “af buyurun”, “artık böyle ciddî mes’elelere kafa yormuyor” gibi. Kabaca dersek; “Tayyip ile yatıyor, Tayyip ile kalkıyor..”
Benim şahsî tercihim de dolayısı ile “milletimizin” umurunda değil!!!
U.S.A.’vâri dersek: Şimdiden “hayırlı olsun” bâri….
Neticede yeni seçilecek ‘Cumhurbaşkanımız’ın da “arka fonu”, bence hâlâ “CIA LOGOSU…”
Kahrolsun “Amerika Siyonizmi….”
Terme,31. Temmuz.2014
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

30 Temmuz 2014 Çarşamba

ŞİİR: BU BENİM BABAM

ŞİİR:

                   BU BENİM BABAM



Bu benim babam:
Anasız-babasız,
Yetim-öksüz büyümüş,
Bu benim babam.

Yoksulluk yıllarında,
‘Tavuk pinleri’nde kalarak,
Ünyeli bir güzel nine tarafından büyütülmüş
Bu benim babam.

“Candarma” baskısı,
“Devlet” baskısı,”
“Gladstone”ce İslâm’a hücûm döneminde büyütülmüş,
Bu benim babam.

Alınteri, el emeği ile çalışmış,
Yıllarca  alnıaçık bir şekilde yaşamış,
Bir ömrü daima helâl yaşamış,
Helâl tamamlamış,
Bu benim babam.

Bu benim babam,
Babaların en güzeli,
Tam bir “rol model baba”,
Ben babamın oğluyum.

Anlatırdı: Merdiven altlarında,
Yaşadığı  “ağa zulmü”nü,
Haksızcasına “zindan”da yatışını,
“Hakkımı helâl etmem” derdi.

Anlatırdı: Üç yılı aşan,
Askerlik vazifesini.
‘Gelibolu’daki, ‘Çanakkale’deki tabyaları,
Kars Göle’ye, bitler, pireler içinde sevkiyatını.

“-Bu yaşımda(80) çağırsalar,
Yine yaparım askerlik hizmetimi”, derdi.
“Vicdansız retçileri” çatlatırcasına…
Bu benim babam.

Ne sigortası vardı,
Ne de maaşı,
Yedi evlâdını da,
Helâl büyüttü,
Bu benim babam.

Gözüpekti bu benim babam,
At sevdası ondaydı,
Günümüzün sahte hayvanseverlerine inat,
Atları, köpekleri, ördekleri, hayvanları,
Sahiden sever, bakar, büyütürdü.

Mahallenin “Topal Salih”in ,
Cılız, çelimsiz atlarını satın alır,
Besleyip büyütür,
Âdeta bir ‘yağız at’ yapardı,
Bu benim babam.

Hele bir ata binişi, at koşusu vardı ki;
Belki de kimse öyle at binemez, at koşamazdı,
Yedi evlâdı bile.
Öyle ata sevdâlı idi.

Güneş ışığı üzerine tarlada doğar,
Sabah ezanını tarlada dinlerdi.
Yedi evlâdını da,
Helâl büyütmek uğruna.

“Dönme” derlerdi babama,
Hakaret edercesine,
Küçümsercesine,
Bu benim babam,
Öyle bir “dönmüş” idi ki,
Son nefesini bile,
Camii kapısında, mescid kapısında verdi.

Birgün paramparça etmişti,
Bembeyaz renkli “M. Kemal Büstü”nü,
Çocukluk duyguları ile izlemiştim,
Olan biteni,
Belki de çocukluk duyguları ile de olsa,
Bu benim babamla öğünmüştüm.

Bu benim babam,
‘Kahve’yi, ‘kahve ikram’ etmeyi,
O yoksulluk, fakirlik hâli ile,
Yemek yedirmeyi  de çok severdi.

Neredeyse Hazret-i İbrahim vâri,
Sokaktan, evin önünden her geçene,
Yemek yedirmek, doyurmak isterdi,
Bu benim babam.

İtilmişti, kakılmıştı, ötekileştirilmişti, horlanmıştı,
Bu benim babam.
Lâkin asla ve kat’a “Masonlar”a, “Yahudiler”e, “Zalimler”e,
Boyun eğmemişti.
Bir ömrü şerefi ile yaşadı, şerefi ile tamamladı,
Bu benim babam.

Hele “Yahudiler” karşı bir “tavizsiz duruşu” vardı ki;
“Yahudi malları”nı bizzat elleri ile
Kapı dışarı edecek kadar,
Sonunu düşünmeden hem de,
Cesaretle ve kahramancasına,
Bu benim babam.
Sadece Allah’ın huzurunda eğilirdi.

Bu benim babam,
Her “güzel baba” gibi,
Yedi evlâdının da,
Aslında her birinin de,
Kahraman olmasını isterdi:
“Türk kahramanı,İslâm kahramanı.”

O “ümmî” hâli ile,
Belki ne duâlar etti,
Ne gözyaşları döktü,
Bu benim babam.

Sevdiğini belli etmezdi,
Bu benim babam.
Yedi evlâdını da,
Aslında çok severdi,
İçten, gönülden, candan, yürekten,
Belki de bir evlâdını,
Kucağına alıp da sevemedi amma,
Cân-ı gönülden severdi.

“Başörtüsüz gelin” arzulamazdı,
Bu benim babam.
Ne nasihatlar,
Ne “dayaklar” attı,
Rahmetli ağbime,
Lâkin vazgeçirtemedi.

“Aile meclisi”ni toplamak,
“Kur’an’a el basarak”,
“Söz” almada,
Babamın üzerine yoktu.
Ben babamın oğluyum.

“Yahudi Şehri Selânik”ten,
Yıllar sonra gelen,
Zengin mi zengin,
Güyâ kardeşlerine,
Asla yüz vermedi,
Sevemedi onları,
Daima dik durdu,
Bu benim babam.

Yedi evlâdını da,
“Cân-ı gönülden severdi”, dedim ya,
“Evlâd acısı” yaktı babamı,
İçten içe,
Evlâdlarına hiç belli ettirmedi amma,
“Erken gitmesi”(!)ne sebepti belki de.

“Oğlum” demişti,
“Ankara’dan senin arkadaşların,
Nizâm-ı  Âlem’den arkadaşların da geldiler, demişti,
Rahmetli ağbimin cenazesine.
Ben babamın oğluyum.

“Mefkûre”min yeni sayısını bastırmak için,
Samsun sokaklarında dolaşırken;
Dayı oğlu Necati’den,
Bir telefon geldi,
Anlamaya çalıştım,
Bu benim babam,
Rabbine kavuşmuştu.

“Oğlum” derdi;
“Geceleri sık sık su dökünmeye gidiyorum”,
Anlamamıştım,
Meğerse, bu benim babam,
“Prostat” olmuştu.

En ufak oğlu olarak,
Öğretmenlik yıllarımda,
“Köprü”den, “Vezirköprü”den,
Yünlü, orijinal, kışlık,
Pantolan, yelek, kalın bir urba,
Almak istemiştim de.
Şimdi tam hatırlayamıyorum,
Alabildim mi, alamadın mı?
Nerede üzerine böyle kalın urbalı birini görsem,
Bu benim babamı hatırlarım.

“Ahde vefâlı” idi,
Bu benim babam.
Her “arefe günü”,
Beraber giderdik,
Ünye şehir içindeki,
Labirent gibi kabristana,
Duâ ederdi, o güzel nineye, ahfadına,
Bu benim babam.

Bazen kasıtlı bir şekilde,
Asfalt kenarına binbir zorluklarla yığdığı,
Ot öbekleri,
“Molotof kokteyi” gibi,
Şişe içindeki gazlarlar yakılırdı,
Sermayesini sözde çökertmek için zalimler.

Yazın sıcağında,
Yerden direnle ot verirken,
Traktör üstündeki bana,
“Oğlum”, derdi,
“Bunları da öğren, öğren de yanında kalsın”,derdi,
Bu benim babam.

Dayım ile birlikte,
Yazın sıcağında yine,
“Ada”da, tarlada ot biçerken,
“Kız istemeye gidelim”, dediğimde,
Hiç kırmamıştı beni,
O yoksul, fakir hâli ile,
Hiç itiraz bile tememişti,
Bu benim babam.

Evet, bu benim babam,
“Adam gibi adam” bir babam,
Babaların en güzeli babam,
Ben bu babamın oğluyum.

Terme, 30 Temmuz 2014,
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

24 Temmuz 2014 Perşembe

"BU SENİN HİKÂYEN!"

“BU SENİN HİKÂYEN!”


Daha yatağından kalkar kalkmaz,
Daha yeni yeni uyanır uyanmaz,
Başlar “çağdaş fişleyici” lakırdılar:
“Yalnız”sın, “deli”, 'köpek',“para, “araba…”

Anlarsın yeniden;
‘-Ben bir ‘potansiyel tehlike’yim!’
“Akredite” değilim çünkü!
Başına bir “şapka”,  yahut bir “kep” taktın mı?
“Sarı ışık”lar da yanmaz artık;
Heeep “yeşil ışık”lar yanar…

Hatırlarsın ‘çıplak ayaklar”la,
Âdeta “Allah’a koştuğun” günleri…
“Köhne sistem” de güyâ ‘yakalamış’tır seni.
Hem de “türettiği” “Çağdaş Belâmlar” ile…

Ve artık “iktidarlar muktedir” olmuşlardır güyâ,
Gizli, görünmez “iktidarlar, muktedirler” yanında..
‘Çağdaş Hâmân’larla,
‘Çağdaş Karun’larla,
‘Çağdaş Belâm’larla,
Omuz omuza, kol kola,
“Allah’a ve Resûlüne âdeta savaş açarak!!!”

Sen ise “iftirâ”ya marûz kalmış ,
Gencecik bir kız gibi,
Tıpkı Hazret-i Âişe annemiz gibi,
Gece-gündüz ağlarsın belki de…
Fakat artık “vâhiy” inmeyecektir,
Çünkü “son vâhiy”;
“Ben size din olarak İslâm’ı seçtim, beğendim”, der Rabbimiz…

Ve “küfrün direkleri”ni,
“Çağdaş Hâman’larla, Karun’larla,Belâm’larla” birlikte,
Yeni ‘iktidarlar, muktedirler’ tutarlar artık.
Ver her şehirde,
“Küfrün direkleri”ni tutan,
“Çağdaş Hâman’lar, Karun’lar, Belâm’lar” da “türemiştir” artık..

Sen ise “düşmanlarındansındır” artık;
Sen konuştukca üzerine “ nur sağanakları” değil;
“Küfür sağanakları” yağar!
Ve bir ses işitirsin: “Bırakın!, der,
“Çağdaş Firavunca!!!”

Terme, 24.Temmuz.2014

İsmet GÜLTEKİN


metgultekin@hotmail.com

7 Temmuz 2014 Pazartesi

"TERME ALEVÎLERİ" ÜZERİNE





"TERME ALEVÎLERİ" ÜZERİNE




Yıllardan  beri zihnime takılı kalan bir suâl: “Terme-Sivaslılar Köyü’ndekiler, Alevî mi, Çingene mi?”  Adetâ ‘takıntı’ hâline gelen; “Yok canım, Çingeneler’den Alevî olur mu hiç? Çok büyük yanlışlık var! Ne zamandan beri Çingeneler Alevî oldu ki?!”, cümleleri zihnime takılıp kalıyordu.
        2000-2005 yılları periyodunda çıkan “Terme Birlik MEFKÛRE-Birlik Olmadan, Dirlik Olmaz” isimli ‘yerel gazete’mde, “Terme Alevîleri”ni ‘gündem’e getirmiştim..“Alevîlere Alevî denilebilir” ve “local-yerel-mahallî ve umumî Türkiye toplum yapısı”nı meydana getiren “Alevîler”den  de bahsedilebilirdi! Neticede,doğup-büyüdüğüm memleketim Terme’nin toplum yapısını meydana getiren “Terme Alevîleri”nin mevcudiyetini öğrenmiş olmak ve bu mevcudiyeti şöyle-böyle “efkâr-ı umumiyeye”, “fikirler camiâsı”na ‘kabul’ ettirmiş olmak da ayrı bir haz!!!
    Nitekim, bu yıl da, 03 Ağustos 2014’de, Terme Sivaslılar Köyü’nde, “4. Alevî Kültür Şenliği” yapılmakta.”Cemevi” yapımı ise hâkeza…. “Nereden nereye?...”  Çünkü, 2005’lerde ‘local/mahallî gerçek’te bile “Alevîlere Alevî demek”, adetâ büyük bir ‘kahramanlığı’ da, muhtelif riskleri de beraberinde getiriyordu. Hattâ, çok afedersiniz amma bu hususta kitapları olan ‘akademisyenler’ bile çok ‘çekingenlik’ler içerisinde idiler!!!
 “TERME SİVASLILAR KÖYÜ” NASIL KURULMUŞTU?

Artık günümüzde iletişim teknolojisinin sağladığı kolaylıkla, bir zamanlar ‘takıntı’ hâlini almış olan;”Terme Sivaslılar Köyü’nde Çingeneler mi var, Alevîler mi? Ne zamandan beri Çingeneler Alevî oldu?” suâli ise arama motoru “Google”la, ‘Terme Alevîleri’ yazıldığında, karşımıza çıkan bazı “akademik bilgiler” ile cevaplanmaktadır da.
“Terme’nin Sivaslılar Köyü ise 300 hanelik büyük bir nüfusa sahiptir. Köyün çoğunluğu Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı olup köyde Hubyar Sultan Ocağı mensupları da vardır; zira bunlar, kendi ifadeleriyle yaklaşık 100-150 sene önce Tokat Niksar’dan buraya gelip yerleşmişlerdir….Çangallar, Sakarlı’da da ‘Alevîler’ yaşamaktadırlar..(1)
Halbuki, bugün Termemizde hâlen hayatta olan çoğu kişilerin de “unuttuğu bir hakikat” var: “Terme Sivaslılar Köyü”, her ne kadar kısaca “Tokat-Niksar Alevîleri”nin oluşturduğu bir “köy” ise de,aslında  “Sivas’ın Kangal İlçesinden eski bir tarihte gelenlerin oluşturduğu bir “köy”dür de.  Ve Dönemin Başbakanı Mustafa Bülent ECEVİT, Dönemin Samsun Valisi Fehamettin ALTUN ve Dönemin Terme Kaymakamı Faik KÖKON zamanında, “CHP’li Köylülerin Devlet Arazisini İşgal Ederek” oluşturdukları bir “köy”dür de…Yani “illegalite” ile “gayr-i meşrû” bir şekilde oluşturulmuş bir “köy”dür “Terme Sivaslılar Köyü…”(2)
İlgili haritadan da görüleceği üzre, Terme’mizdeki “Alevîler” veyahut “Terme Alevîleri”, ilçemizde üç(3) yerde yaşamaktalar: Bir, “Sivaslılar Köyü”nde; iki, Çangallar’da(!) ve üç, Sakarlı’da…

06.Temmuz.2014
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail.com
Dip Notlar:
(1): Samsun Yöresi Alevîleri Gelenek ve Değişim, http://www.samsun sempozyumu.org/makaleler, s.3
(2): Osman KARA, Haber-Röportaj, “CHP’li köylüler devlet arazisini işgal etti”, HERGÜN Gazetesi-Daha Güzel Daha Güçlü Türkiye, 30 Temmuz 1977,Cts, Sayfa 4-7

2 Temmuz 2014 Çarşamba

ŞİİR-ERZURUMLU İMAM'A AĞIT



‘ERZURUMLU İMAM’A’ AĞIT


Eskiden ‘bu topraklar’ın malıydın!
Şimdilerde ise;
‘Onun-bunun malı’(!) olup çıktın!

Eskiden ağlatırdın bizleri,
Biiznillâh!
Süleymaniye Camii’lerinde!
Şimdilerde ise;
Filistinli ‘Cesur Kız’ kadar olamadın,
Ağlatamıyorsun bizleri!

Eskiden ‘Anadolu Toprakları’nı
Devir devir katederdin!
Şimdilerde ise;
‘Beden’in bile yok,
‘Anadolu Toprakları’nda!

Eskiden ‘Nur Talabeleri’ de,
Böyle değildi!
Her biri ‘Anadolu Abileri’ idi!
Eskiden ‘Erzurumlu İmam’ da,
Böyle değildi!
Şimdilerde ise;
Neredeyse,
‘Hakk’a Hak,
Bâtıl’a bâtıl’
Diyemez oldu!

Artık ‘besteleri’ne ,
‘Söz’ler yazılmaz oldu,
‘Anadolu Toprakları’nda!

Şanlıurfa,01.Ocak.2013
İsmet GÜLTEKİN

ŞİİR-KÜFRÜN DİREKLERİ



KÜFRÜN DİREKLERİ


Küfrün direklerini,
‘Siyonist Türkler,
Siyonist Kürtler,
Siyonist Araplar’;
Velhâsıl
‘Siyonist Müslümanlar’ tutuyor artık!

Küfrün direklerini,
‘Ilımlı İslâmcılar’ tutuyor artık!
Küfrün direklerini,
‘Tutanlar tutuyor’ artık!

Küfrün direklerini,
‘DengeSiz Nesiller’
Tutmuyor artık!
Şanlıurfa,01.Ocak.2013
İsmet GÜLTEKİN