4 Aralık 2011 Pazar

VE ARTIK "NAKŞİBENDİLİK" DE "DERS KİTAPLARI"NDA


               VE ARTIK “NAKŞİBENDİLİK” DE “DERS KİTAPLARI”NDA
Sizlerle bir sevincimi, bir memnuniyetimi paylaşmak istiyorum. Hem de her türlü “bağnazlık”tan, her türlü “taassup”tan, her türlü “rijit”likten, “katı”lıktan çokca uzak her “gönül sahibi”ni sevindirecek, memnun edecek bir “güzel gelişme”, bir “iyi gelişme.”
Bazı “tesbitler”le yazıma devam etmek istiyorum.
1)      “Millî Eğitim Sistemi”mizde, eğitimde, okullarımızda, hâlen “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersleri, İlköğretim’in 4.sınıfından itibaren haftada 2(iki) saat; Ortaöğretim’de ise haftada 1(bir) saat olarak görülmekte, işlenilmekte.
2)      Henüz son yıllarda çokca ehemmiyet verilen “Anaokulları”nda, “Anasınıfları”nda ve İlköğretim’in 1., 2. ve 3. Sınıflarında “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersleri okutulmamakta. Bir zamanlar, “Türkiye’mizde mes’elenin kökeni İlkokullar’dır”,diyen “düşünce adamları”, herhalde şimdilerde şöyle derlerdi:” Türkiye’mizde mes’elenin kökeni Anaokulları’dır…”
3)       “Post- Modern Askerî Darbe” olarak da isimlendirilen “28 Şubat 1997 Süreci”nin, sadece güvenliğimiz, sadece ekonomimiz de değil, eğitim’de “büyük yıkımlar”a sebep olduğu aşikârdır. Her ne kadar, “eğitim’deki katsayı adaletsizliği”, yeni, “13 yıl sonra” giderilse de…Ancak “kesintisiz 8 yıllık eğitim, hâlen “sonlandırılamamış” vaziyette..
“Kur’an-ı Kerim’i öğrenmedeki yaş sınırı”  uygulaması bile daha yeni, geçen aylarda “kaldırılmış” , “sonlandırılmış” olsa bile…
4)      Eğitim Sistemimizde ekseriyetimizin bil(e)mediği bazı “güzel/iyi gelişmeler” de yaşanmakta. Şahsen ben bile “eğitim sektörü”nün bizzat içinde olanlardan olmuş olsam da, daha geçen “Kurban Bayramı” ‘tatili’nde öğrenebildiğim “güzel/iyi gelişmeler…”
5)      “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e” geçiş ile  de yaşanılan , çok sayıdaki “tarihî arızalar”dan biri de; ya İslamî, manevî değerlerimizin ‘geri plana atılması’, ya da ‘kontrolü’ diyebileceğimiz gelişmeler de yaşandı.”Din’e bağlı devlet yapısından, devlet’e bağlı Din yapısına geçiş…”
6)      “Cumhuriyet”le birlikte yaşanılan “vetire/süreç”te, bazı “İslamiyet’in yorum şekilleri” veya “İslamiyet’in tasavvufî yorum şekilleri”, “ekoller”, “meslek”ler “dışlanır”ken, “devre dışı” bırakılırken; yine “İslamiyet’i anlamada yorum şekilleri”nden, “düşünce zenginlikleri”nden olan bazı “ekoller” , bazı “meslek”ler ise “baş tacı” edildi, “görünürlükleri” arttırıldı, “ön plana” çıkarıldı..
Bilhassa bahse konuda, yıllar önce “Yüzyıl Kitaplığı” diye hatırladığım “seriler”den “Türkiye’de Nakşibendiler” isimli bir “kitapçık” çalışması diye bildiğim Mehmet Âkif BEKİ’nin “yaşanılan vetire”yi, “yaşanılan süreci” açıkladığı bahse konu “kitapçığı”nda; “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş “ ile birlikte, bilhassa “İslamiyet’in Tasavvufî Yorumları”ndan biri olan “Nakşibendiliğin” , çok yoğun şekilde “dışlandığı”ndan, “devre dışı” bırakıldığından; buna rağmen ise yine “İslamiyet’in Tasavvufî Yorumlar”ından, “anlama şekilleri”nden olan “Alevîlik-Bektaşilik Ekolü”nün ise “görünürlülüğü” daha da arttırıldığını ifade eder..
7)      Hemen hatırlamalıyız ki, daha düne kadar okullarımıza “materyal” olarak bile “Kur’an-ı Kerim ve Meâli” ve “Hâdis” kitaplarını sokamazdık! Ya şimdilerde? Çok şükür ki, rahatlıkla, “müfredat” icabı da, okullara artık rahatlıkla “Kur’an-ı Kerim ve Meâli”, “Hâdis” kitapları götürülebiliyor ve “materyal” olarak da  kullanılabiliyor, öğrencilere de  ‘tavsiye’ edebiliyoruz…
                       VE ARTIK “NAKŞİBENDİLİK” DE “DERS KİTAPLARI”NDA
Bilhassa “Avrupa Birliği Süreci” ile  de Türkiye’mizdeki “gayr-i Müslim”lere, “azınlıklar”a  ve “İslamiyet’in Tasavvufî Yorumlar”ından “Alevîlik-Bektaşilik” mevzûlarında, sahiden de daha da “açılımlar” yapıldı. Toplumun ekseriyetinin “Alevîlik Açılımı” diye de algıladığı gelişmelerle, onlarca “araştırmalar”, onlarca çalıştaylar” , hem de “hükûmet-devlet ricali”nce yapıldı..
Zaman zaman benim de yoğun olarak etkilendiğim ve hattâ “bu toplum içinde yaşayan biri” olarak, “Alevî-Bektaşî Toplumu”nu da “anlama” ve “tanıma” da, “bilgilenme” açısından da çok müsbetlikler ihtiva eden “Alevî Açılımı”; öyle ‘ ağza-yüze bulaştırılmış” bir “Kürt Açılımı” gibi de olmadı…Bilhassa “yeni nesiller” açısından “yaşanılan toplum yapısı”nı “anlama” ve “tanıma” açısından da çok müsbet “kazanımlar” kazandırdı.
“Ders Kitapları”na kadar giren böyle “açılımlar”, “toplum”da yoğun şekilde hissedilir ve algılanırken; benim gibi çoğumuzun da “İslamiyet’in Tasavvufî Yorumlar”ından olan bir “Nakşibendiliğin”, bir “Kadiriliğin”, bir “Yesevîliğin”, bir “Mevlevîliğin”, şöyle-böyle ‘ders kitapları”na, “müfredat”a girdiklerini fark edemedik bile! Hele de yukarıda da vurgulamak istediğim üzre, bir dönem ki, “Cumhuriyet’in ilk kuruluş yılları”nda tamamen “devre dışı” bırakılmış olan “Nakşibendilik” mevzûsunun “Devlet’in Ders Kitapları”na  girebilmiş olması bile yaşanılan “güzel/iyi gelişmelere” eklenecek başlıbaşına bir “olay” vasfı da taşımakta…
           “DİN KÜLTÜRÜ ve AHLÂK BİLGİSİ DERS KİTAPLARI”NDAKİ CAZİBELİ MEVZÛLAR
“Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” Ortaöğretim 12. Sınıf ‘Ders Kitabı’ndaki, “İslam Düşüncesindeki Tasavvufî Yorumlar”(4.Ünite) başlıklı kısımda, çokca doğru bir şekilde “tasavvuf” ‘vakıaları’ hakkında bilgiler ihtiva etmekte..Ve “İslam Düşüncesinde Tasavvufî Yorumlar” başlığı altında, toplam 37(otuz yedi) sayfada(63’den 100’e kadar) “tasavvufî yorumlar”; “Yesevîlik”, “Kadirîlik”, sayfa 76’da ise “Nakşibendilik” ile “Mevlevîlik” ve ilerleyen sayfalarda da”Alevîlik-Bektaşilik” ve hattâ “Anadolu Alevîliği”nden “farklılıklar” arzeden ve ülkemizde, hâlen Hatay, Mersin gibi şehirlerde yaşayan “Arap Alevîliği/Nusayrilik” hakkında da”sıhhatli” bilgilere yer verilmiş…
     Yine İlköğretim Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi 7. Sınıf ‘Ders Kitabı’nda da, “İslam Düşüncesinde Yorumlar” 4.Ünite içinde, alt başlık olarak da “Tasavvufî Yorumlar” kısmında da, 11(on bir) sayfada (sayfa 81’den 92’ye kadar) “Nakşibendilik” dahil adı geçen “tarikatlar”a da yer verilmiş.
Yine Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Ders Kitapları’ndan, İlköğretim 6. Sınıf Ders Kitabı’ndaki  “İslamiyet ve Türkler”(6.Ünite); 8. Sınıf Ders Kitabı’ndaki “Kur’an’da Akıl ve Bilgi”(4.Ünite)’de ve 11.Sınıf Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Ders Kitabı’nda, “İslam Düşüncesinde Yorumlar”(4.Ünite)da-henüz 9.sınıf Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Ders Kitabı’nı inceleyemedim- çok cazibeli, “sıcak”, “iştah açıcı”, “meraklandırıcı” mevzûlara yer  verilmiş. Hattâ 11. Sınıf Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Ders Kitabı’nda, “İslam Düşüncesi”ndeki, siyasî yorumlara, itikadî yorumlara, fıkhî yorumlara, amelî yorumlara, görüşlere genişçe yer verilmiş. “Mezheplerin ortaya çıkışı”, “yorum,düşünce zenginliğinin sebepleri” de izah edlirken; Türkiye’mizde bilhassa İstanbul-Halkalı da yaşayan İslamiyet’in fıkhî-amelî görüşlerinden olan ve Hz. Caferî Sadık(r.anh.) hazretlerinin “yolundan” giden “Caferîler” e geniş yer verilmiş…”Bütün siyasî-itikadî-fıkhî-amelî mezheplerin, görüş sahiplerinin; Tevhid, Nübüvvet/Peygamberlik Müessesesi, Kur’an-ı Kerim ve Ahiret mevzûlarında “ittifak” ettiklerinin de vurgulanması, ilgiyi daha da arttırıyor…
                                                                              NETİCE:
Türkiye’mizde son yıllarda, kendilerine “yavaş yavaş metodu”nu, “pasif devrim metodu”nu “uygulayanlar”; “bozuk ‘düzen’ ile entegre olanlar” denilen bir “siyasî iktidar dönemi”nde, “iyi/güzel gelişmeler” olduğunu da görebilmeliyiz.
Etrafımızdaki “Batı-Arap-Afrika Ülkeleri”nin “bahar mı, kış mı” yaşadıkları belirsiz-kaotik vetireler-süreçler yaşarken;arzuladığımız sahiden “cennet âsâ/cennet gibi baharlar” da yaşayabilmeyi kim, kimler istemez ki?
Temennimiz “bütün toplum yapımız”ın, “A’dan Z’ye” “nesillerimize” “olduğu gibi” kavratılabilinmesi…
04.Aralık.2011
İsmet GÜLTEKİN
İsmet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

3 Aralık 2011 Cumartesi

"ALLAHIN SADIK KULU-BARLA" İNTİBALARIM


“ALLAH’IN SADIK KULU-BARLA” İNTİBALARIM
Türkiye’mizde “iyi” gelişmeler de oluyor. “Fosilleşmiş dinazor kafalara” kalsa, “meşhur Batı”nın “Ortaçağ”ına doğru gidiyoruz..Yahut da, “Yeni Dünya Düzeni” denen “meret”; “yasaklara karşı, işbirliği metodunu” uyguladığından, yaşanan “iyi gelişmeler” de, “ecnebî patentli”, “ecnebî icazetli” oluyor!!!
Ekseriyetle “hastalıklı” hem de “psikiyastritlik” derecede “hastalıklı olan zihniyet” sahipleri; daha açıkcası “İslamiyet”le, “manevî değerler”le, “kıymet hükümleri” ile hiç mi hiç ilgisi olmayan; “ilgisinin olmasından öte”, “husumetler”, “adavetler” besleyen muhtelif “fosil beyinler”i “ikna” etmekte pek mümkün olmuyor..
“Kadrolu millet düşmanları”, yani “Lozan Antlaşması”na göre ifade edecek olursak; “kadrolu Müslüman düşmanları”, hele de son yıllarda “ekonomik rantları” da pek bozulunca, neredeyse ne yapacaklarını “şaşırıyorlar?”
Günümüz toplumunda “sağlıklı düşünebilmek”, “sağlıklı kararlar verebilmek” ve “sağlıklı bir şekilde aklı kullanabilmek” bile, neredeyse “en büyük başarı”lardan biri sayılmakta..Maalesef “Kerbelâ Vetireleri”nde, hattâ diyebiliriz ki, “Vedâ Hutbesi”nde, “Benden sonra birbirlerinizin boyunlarını vurmayın” diyen “Fahr-i Kainat Efendimiz”(s.a.v.)’in irtihali sonrası başlayan hâlen 1433 Hicrî yıllarda da devam eden “muhteşem kaos ortamı”, “muhteşem kafa karışıklığı zeminleri” “vetireleri” neticesi,bir türlü istediğimiz “nokta”ya gelemiyoruz..Günümüzde de “muhteşem kafa karışıklıkları” hem de çok yüksek oranlarda yaşanmakta.”Hâkk-Bâtıl” âdeta “karman-çorman” olmuş vaziyette.
                                                         1970’LER SONRASI
Mevcut tarihî gelişim itibari ile “Millî-Üniter Yeni Türk Devleti”nin kuruluşu sonrası, “cahiliye hayatı” asla olmamış bir “büyük millet”, “Müslüman Türk Milleti” de, her derecedeki mensupları ile “çok sıkıntılar” yaşadılar..Kimileri de, “biz kimseye silah çekmedik, çile çektik” dediler..İşte bu “çile çekenlerin Başbuğ”larından en önde gelenlerinden biri de “İslâm Âlimi “ Bediüzzaman Said NURSİ(k.s.) idi. Bilhassa bazı sosyologların, “titrisiz münevver”  Ali BULAÇ gibilerin de sık sık “vurguladıkları” üzre, 1970’ler sonrası yaşanılan gelişmelerle hâlen bile doğru-dürüst bir “Millî Burjuvazi”, “Millî Sermaye” oluşamasa da, oluşan “sermaye” gücü ile de “mevcudiyetini” gösteren, muhtelif meşreplerdeki, muhtelif “ekoller”deki “Müslümanlar”, “çağımızın en müthiş silahları”ndan, “güzel sanatlar” dalında da, “sinema sektörü”nde de “mevcudiyetlerini” ispatlamaya devam ediyorlar. “Müslümanlıktan daha güzel bir tanımlamamı var?”, diye soran Rabb’ül-alemin’e “inat”; Türkiyemiz’deki bazı “kafalar”, bazı “beyinler”, maalesef muhtelif sebeplerden; “İslamiyet’in yorum şekilleri”ni, “meşrepleri”ni, “ekolleri”ni, âdeta “din” gibi algılayıp; neredeyse “Müslümanlıklarını” da “unutmak” tehlikesi ile karşı karşıyadırlar..Kelime-i Tevhid’i istenilen seviyede “algılayamayan” zihniyetler”, “particiliğin”, “meşrepçiliğin”,” cemaatciliğin”, “tarikatçiliğin” “bağnazlığına”, “taassubuna” kapılmaktan, belki de ancak, yıllrdır Irak’taki Müslümanların başına yağan “bombalar” sonrası “uyanabilmektedirler..
                “HÜR ADAM”DAN SONRA “ALLAH’IN SADIK KULU-BARLA”
Yakın tarihimizin en mühim “İslâm Âlimleri”nden biri, “Asrın Müceddidi” Bediüzzaman Said NURSİ(k.s.)’yi anlamaya, doğru bir şekilde kavramaya yönelik iki film: “Hür Adam” ve “Allah’ın Sadık Kulu-Barla” Her iki filmi de, “vefat ettiği” Şanlıurfa’daki “sinema salonları”nda izlemek nasip oldu. Geçen, 19 Kasım 2011’de de “animasyon” şeklindeki bir “film” olan “Allah’ın Sadık Kulu-Barla”yı izledim..Sinema salonu, 18.30 “matini” olmasına rağmen; bilhassa “Gülen Hareketi”ne mensup gençlerce doldurulmuştu. Yanımdaki “genç” ile kısa bir sohbetinde, “Risale-i Nur Külliyatı’nın lisanın ağırlığından, anlaşılmazlığından” şikayet ediyordu. Ben de “dilimin döndüğünce”, “lisânımızın başına gelenleri” anlatmaya çalıştım.
Tamamiyle bir “animasyon” tekniği ile hazırlandığından, “nefs kokusu”nu hiç hissetmedim..Perdeye yansıyan “görseller”, “görüntüler “ise insanın “ruhunu dinlendiren” “görüntüler”di. Elbette ki, “Batılı sistem sahipleri”nin, “İngilizce konuşmaları”nın “Türkçe alt yazılı” kısımları, neredeyse filmin “en can alıcı” kısımları idi. “Sürgünzedelerin de Başbuğu” olan Hazret-i Üstad’ın “Barla Hayatı”, “kitabî” olarak da, “görsellik” olarak da, “perdeye” en güzel şekilde aktarılmıştı. Emeği geçenlerin hepsinden, Cenab-ı Hakk razı olsun. Yapılabilecek “tek eleştiri”, üç yıl gibi, günümüz gerçeklerine nazaran “uzun” sayılabilecek bir zaman diliminde hazırlanmış olması..
BAZI “TÜRK OCAKLILAR”, BAZI MİLLİYETÇİLER, BAZI ÜLKÜCÜLER “ÜSTÂD”I ANLAYAMIYORLAR
“Animasyon filmi” şeklinde olan “Allah’ın Sadık Kulu-Barla”yı izlediğim “vetire”de, bir “web sitesi”nde, çok seviyeli ve “sağlıklı düşünceler”ini “fikirler camiası” ile paylaşan Hayati BİCE Bey’in, çok mu çok mühim “Türk Ocakları, Said Nursî ve Necip Fazıl” başlıklı bir yazısını(*) okudum. Ve bir yılı aşan süredir kafamdaki “soru işaretleri”nden birinin de “cevabı”nı öğrenmiş olmam, bana büyük “haz” verdi.Hâlen de “Nurculuk Ekolü”ne mensup, çok sayıda” arkadaşlarım” var..Bir ara bizzat kalmak nasip olduğu “Yeni Asya Ekolü”ne mensup “kardeşlerim” arasında, rahmetli “Necip Fazıl KISAKÜREK”in, bir rahmetli Osman Yüksel SERDENGEÇTİ kadar “sevilemediğini” anladım..Yapılan “izahatlar” ise kafamda “soru işaretleri” oluşturmuştu: Niye?!  Mes’elenin “bam teli”ni, BİCE’nin adı geçen yazısından öğrendim..Son zamanlarda “gündeme” getirilen fakat belki de “fikirler camiası”nın “gündemine” ilk getiren kişi olan BİCE; rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK’in “Son Devrin Din Mazlumları “eseri “mahreçli”, âdeta “Bediüzzaman-Necip Fazıl Kavgası”nın sebeplerini “izah” ediyordu. Elbetteki,”Türk Ocakları-Bediüzzaman Tartışmaları”nı sürdüren, fakat “çok kesin inançlı” biri olduğunu hissettiğim; hattâ “son bir yazısı”nda, “Üstâdı, Kürtçü, Kürdistan Devleti kurmak amaçladığı” gibi, bence tamamiyle “cehalet”ten kaynaklanan” zırvaları” seslendiren Nevval KAVCAR kadar, “Üstad Vakıası”na, “doğmatik” bakmıyor BİCE!
Rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK’in, “Son Devrin Din Mazlumları” isimli eserinde dillendirdiği; “Nurculuk akımının en iddialı söylemlerinden birisi Said Nursî’nin eseri olan Risale-i Nur’u, gelmiş-geçmiş en muhteşem tefsir olduğu iddialarıdır. Gerçekte Kur’an-ı Hakim’deki ayetlerden ancak %10 kadarının yorumlandığı bir eseri tefsir olarak adlandırmak gerçekçi olmaz.Risale-i Nur’da sadece 620 ayet’ten bahsedilir ve bu sınırlı sayıdaki ayetlerden bazılarının tamamı değil sadece bir kısmı sözkonusudur.”(**)
“Nur Risalesi,Kur’an ilhamlarına dayalı bir İslâmî hikmet manzumesidir ve bu ölçüyle ele alınmalı ve değerlendirilmelidir. Ona Kur’an tefsiri denemez.”(***)
Sizlere acizane tavsiyem, hem “Son Devrin Din Mazlumları”nı, bilhassa da “Üstâd”la ilgili kısımları, hem de BİCE’nin adı geçen yazısının “orijinali”ni okuyunuz…
Rabb’ül-âlemin, bizleri de “sadık kulları”nın yolundan ve “hakikat”lerden ayırmasın.(Âmin)
03.12.2011
İsmet GÜLTEKİN
Dip Notlar:
(*): Hayati BİCE, Türk Ocakları, Said NURSÎ ve Necip Fazıl, www.haberiniz.com, 13.11.2011
(**) BİCE, adı geçen yazısı
(***) BİCE, adı geçen yazısı

4 Kasım 2011 Cuma

HALİDE NUSRET ZORLUTUNA'NIN (ŞANLI)URFA YILLARI


HALİDE NUSRET ZORLUTUNA’NIN
ŞANLIURFA YILLARI

Evet, Türkiye’mizde de esen “küreselleşme rüzgârları”, “Yeni Dünya Düzeni”nin de “dayattığı” konseptler/anlayışlar, Milliyetçi-Ülkücü düşünce adamlarını “unutturduğu” gibi, Milliyetçi-Ülkücü düşünce kadınlarımızı da “unutturmakta…”
Artık, “Arap Baharı”nın bile aslında ve gerçekte bir “Büyük Ortadoğu Projesi Baharı” olduğu, U.S.A.’ın yetkililerinin yazdığı kitaplarda bile “deklare” ediliyor..Kaldı ki, 1946’larda, 1950’de de, “benzer” şekilde ve “konjönktürel zorlamalarla” geçtiğimiz “Demokrasi”mizin de, aslında ve gerçekte ne kadar da “zoraki”, “istemeye istemeye” olduğu, neredeyse her bir yıla düşecek “darbeler” den de belli değil mi?
Hâlen de “fikirler”, “ideolojiler” “vadisi”nde veyahut “fikirler, düşünceler camiası”n da, ödenilen “bedeller” ile de  Türk tarihi, kültürü ve İslamiyet gibi beslendiği kaynaklar itibariyle de “en kuvvetli fikriyat” olan “Türk Milliyetçiliği Fikir Hareketi”, “Ülkücü Hareket”in ve tabii “öncü düşünce adamları”nın, “öncü düşünce kadınları”nın “toplum” üzerindeki müessiriyeti “kırılmak” ve adetâ “toplum” ile “buluşmaları” engellenmek istenilmektedir. Sanki yaşadıkları her yer ve mekânda, en “tıfıl”lları bile hiç mi hiçbir “iz”, “bir işaret”, bir “eser” bırakmamış gibi, “yok”luklara adetâ gark edilmek istenilmektedir, diye düşünüyorum..Bir de “ekonomi beslenme” itibariyle ifade edersek ve bu konuda sahasında “uzman” olan “Yılmaz DİKBAŞ”ı da hatırlarsak; Cumhuriyet’imizin “ilk” ve “son” yıllarında, “ecnebî fonlarla beslenilmemiş” bir fikir-düşünce adamları ve kadınları olmaları bile, onların  sadece lafta değil uygulamada da ne derece “Milliyetçi-Ülkücü düşünce adamı”, “Milliyetçi-Ülkücü düşünce kadını” olduklarını ispatlamaya yeter de artar bile..
                                                 MEVKÛTE BOLLUĞU ile DOLU YILLAR
1970’lerden itibaren başlayan gazete, dergi, kitap neşriyatının bolluğu, okuma ve tabii yazma iştiyakının en üst seviyelerde olduğu yıllar; 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi ardından da sürmüştü, diye düşünüyorum. Ne de çok kağıtlara basılı yazılı Milliyetçi-Ülkücü yayın organlarımız vardı be! Haftalık, SÖZCÜ dergisi, Yeni HİZMET dergisi, Hizmet İçin Yeni HAMLE dergisi, aylık TÖRE dergisi, Kayseri’den çıkan DOĞUŞ EDEBİYAT, Konya’dan çıkan Konevî  dergileri, üç aylık Millî Eğitim ve Kültür Dergisi gibi “en zor yıllarda” kağıda basılı, yazılı çok sayıda yayın organlarımız vardı..Bir yazımın da başlığı olan; şimdilerde “mevkûtesiz bir fikriyat, mevkûtesiz bir hareket” e döndük!
İşte o yıllarda, TÖRE dergisi, Milliyetçi-Ülkücü perspektiften yazılarla, günümüzde “aktüel” denilen mes’elere cesurca yaklaşan ve çareler ortaya koyan yazılarla dolu bir mecmua idi. Hâlâ hatırlarım; bir sayısının kapağı, boydan boya rahmetli Halide Nusret ZORLUTUNA’nın fotoğrafı ile çıkmıştı..
Her ne kadar, “çok zikzaklı” bir şekilde “büyümüş” veya “büyütülmüş” olan “Gülen Hareketi” mensuplarınca, “tersinden Marksizm” diye “karalasalar da”, yayınlandığı yıllarda ve şimdilerde de “sistemli bir bakış” kazanmamıza “katkı” yapmış olan nam-ı diğer Ayhan TUĞCUGİL’in, “Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi-Teori” isimli eserin yazarının eşinin de Emine IŞINSU ÖKSÜZ olması, annelerinin de rahmetli Halide Nusret ZORLUTUNA oluşu, hafızama nakşedilmiş…
Geçenlerde, bulunduğum yerde, “Urfa Şairleri- Cumhuriyet Dönemi” isimli mahallî/yerel bir çalışmayı okurken de; “Halide Nusret ZORLUTUNA’nın Şanlıurfa Yılları” araştırılmalı, diye “not” da düşmüştüm..Şanlıurfa’daki öğretmenlik yıllarında, ne de çok sayıda “Şanlıurfalı Edebiyatçılar”ın yetişmesinde “emeği” olmuş, diye düşünmüştüm. S:Sabri ERGENÇ’ler, Halil GÜLÜM’ler, Ükkaş ÜLGEN’ler…Zihnimde böyle bir suâlin varlığı ile de dolu iken, “dinsiz Ahmet”in gazetesi “Taraf”ın verdiği ve bazen muhtevası ile birlikte kağıt kalitesini ve “görselliği”ni, mizanpajına çok beğendiğim “K Dergisi”nde de, “Eşinin Gözünden Halide Nusret ZORLUTUNA”(*) yazısını okuyunca, bu yazıyı yazmak da elzem oldu.
TİMAŞ yayınlarınca neşredilen “Eşlerine Göre Edebiyatçılarımız”isimli eserden geniş bir özetin yer aldığı yazıda, rahmetli Halide Nusret ZORLUTUNA’nın “Özel Hayatı” ile ilgili bilgiler de yer almakta. Tümgenerallikten emekli olan “Aziz Paşa “ hem de “görücü usûlü” ile evlenmiş olan rahmetli Halide Hanımefendi, “beş vakit namazını da kılarmış…” 1954’de yapılmış bir “ropörtaj”da olan  yazıda, “Şimdi Urfa’nın kurtuluşuna dair bir roman hazırlıyorum” diyen rahmetli Halide Hanımefendi, bu romanı yazıp, bitirmiş mi, bilemiyoruz…
Günümüz “internet teknolojisi”   nin sağladığı kısa araştırmamda; ömründe ilk okuduğum romanın, “Sancı”nın yazarı da olan kızı Emine IŞINSU ÖKSÜZ ile Şanlıurfa’yı anlatan “Küçük Dünya” romanı üzerine yapılmış bir “ropörtajı” okudum.. Gerek rahmetli annesinin, gerekse kendisinin “Şanlıurfa” üzerine intibalarını, düşüncelerini de anlatan “ropörtaj”da, sonradan TRT tarafından filme çekilmiş ve yayınlanmış “Küçük Dünya” romanı ile Şanlıurfa’nın anlatıldığı dile getiriliyor.(**)
                   HALİDE NUSRET ZORLUTUNA-BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ(k.s.)
Yine “internet teknolojisi”nin sağladığı “kolaylıklar” ile  Necmettin ŞAHİNER’in; “Yazarlarımızın Kaleminden BEDİÜZZAMAN” isimli eserinde de, rahmetli Halide Nusret ZORLUTUNA Hanımefendi’nin, o çok müşkilatlı yıllarda, çekinmeden ve korkmadan “Risale-i Nur Külliyatı”nı,  neredeyse hergün tevkıf edilen “Nurculara” ve “Bediüzzaman Said NURSÎ(k.s.)” hazretlerine destek çıktığını da öğrenmiş olmak,  tam bir “inanmış Türk kadını” portresini de oluşturuyor. Şu satırlar onun:” Nurcu, diyorlar da bir daha demiyorlar! Cahil, mürteci, miskin, aldatıcı... Ne bileyim, daha ne kadar kötü sıfat varsa, bu “Nurcu” kelimesinin başına yakıştırıp ekliyorlar... Yakıştırmaya çalışıyorlar amma, nafile, yakışmıyor! Dün gene, baktım, bir gazetenin sol köşesinden bir bay; alarm işareti veriyor “Medeniyet elden gidiyor, Nur neşriyatı filân yerde ekmek peynir gibi kapışılıyor; koşun, toplanın, elele verin a dostlar, başka işleri bırakın şimdi, Nurcularla mücadeleye girişin!...” diye feryatlar koparıyor! Nurculuk hakkında hiçbir fikri olmayan gençler hatta ihtiyarlar bu yaygara karşısında dehşete düşeceklerdir: “Nedir bu Nur Ri­saleleri?.. Nedir bu kapışılan tehlikeli kitaplar? Millete hırsızlığı mı, ırzsızlığı mı, komünistliği mi tavsiye ediyor?.. Yoksa ayağınızı uzatın, oturun, çalışıp ileriye gitmekten vazgeçin mi diyor? Ne diyor?
Bir zamanlar bizzat ben, Nur neşriyatı aleyhindeki propagandalardan kuşkulanmış; bu eserleri görmek istemiştim. O sıralarda Tıp, Hu­kuk, Dil-Tarih Fakülteleri’nde; Siyasal Bilgiler’de yüksek tahsillerini yapmakta olan bazı eski talebelerim, bana bu kitaplardan getirdiler. Bir de ne göreyim? Baştanbaşa fazilet, iyi ahlâk ve çalışma telkin eden Kur’ân-ı Kerîm’den, hadis-i şeriflerden feyiz almış parıl parıl öğütler; komü­nizm ile, -hâşâ!- Allahsızlıkla mücadele eden eserler...”(***)

Yazdığı bilinen eseri ile rahmetli Bediüzzaman Said NURSÎ(k.s.) Hazretlerini, “Milliyetçi-Ülkücü Gençlere” sevdirmeyi de başaran Nevzat KÖSOĞLU’nun kini olduğu kadar, Hazret-i Üstad’ın da, yüz otuz parça “kitapçık”tan, “risale”den birini dahi okumamış olanların, “resmî konseptler”in “etkileri” ile, günümüzde bilmem neredeki “Türk Ocağı Derneği”nin web sitesinde, “müsbet” yazılara bile tahammül edemiyenleri, Allah(c.c.)’a havale ediyorum..
Günümüzde Şanlıurfa Merkez’de, 2001’de, “Halide Nusret ZORLUTUNA İlköğretim Okulu”nun yapılıp, eğitim-öğretime açılmış olması da, bir “vefâ” misali olsa gerek!
Ben, bir yerlerden başladım; “Halide Nusret ZORLUTUNA’NIN ŞANLIURFA YILLARI”nı “yazıya geçirmeye..”
“Şanlıurfa’da şehid” edilmiş olan Konya’lı “Ülkücü Öğretmen” Mahmut BEDİR’lere kadar, “Milliyetçi-Ülkücü düşünce adamları ve kadınları”, bütün müşkilatlara rağmen, ne “güzel izler” de bırakmışlar!!!
05.11.2011
İsmet GÜLTEKİN

Dip Notlar:
(*): K Dergisi, Sayı 219, 01.Temmuz.2011
(**): www.Rehavisanat.com,Şanlıurfa’nın Kültür Edebiyat Sanat Portalı ,Emine IŞINSU, “Urfa Aradığım Şehirdi”
(***): www.haber7.com, 22.Haziran.2009 tarihli…

2 Kasım 2011 Çarşamba

"BİR FİLOZOFUN ÖZEL YAŞAMI-ZİYA GÖKALP"(*)'DEN ÖĞRENDİKLERİM

87.VEFAT YILDÖNÜMÜ HÂTIRASINA…
BİR “KEMALİST”İN GÖZÜ ile YAZILMIŞ
“BİR FİLOZOFUN ÖZEL YAŞAMI-ZİYA GÖKALP”(*)’DEN ÖĞRENDİKLERİM

Son yıllarda daha da “Tuhafistan”a dönüştürülen Türkiye’mizde, kitaplar daha da “kaldırımları” kaplamaya başladı. Hem de çok cüz’i fiyatlarla okunabilmek için, neredeyse “kaldırımlar”dan geçip gidenlere “kollarını gererek”; “Alın beni okuyun!” dercesine…
Ben de geçenlerde, sadece 1(bir) ve 1,5(birbuçuk) liraya üç kitap aldım..Ne yalan söyleyeyim, henüz okuyup bitirdiğim iki kitapdan çok “yeni bilgiler” öğrendim..”Ufkum” biraz daha genişledi, diyebilirim..
Neredeyse Milliyetçi-Ülkücü Mütefekkir ve mücadele adamı rahmetli Mehmet Ziya GÖKALP’in “87. Vefât Yılı”na denk gelen(25.Ekim.1924,de, 48 yaşında vefât etmişti) günlerde alıp okuduğum böyle bir kitap olan “Bir Filozofun Özel Yaşamı-Ziya GÖKALP” isimli eseri, internetten yaptığım kısa bir araştırma ile de “Kemalist” bir Diyarbekirli hikâye, roman yazarı da olan Aydın Esma OCAK yazmış..
OCAK’ın Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’muzdaki yaşanılan realitelerden olan “Berdel” isimli romanı, 1990’da, Atıf YILMAZ yönetmen, Türkan ŞORAY ile Tarık AKAN başrolleri ile sinemaya uyarlanmış..Rahmetli GÖKALP’in “Özel Yaşamı”, “Özel Hayatı” hakkında bilgileri de kapsayan eserini, 78 yaşında iken yazmış olan OCAK, 25. Mayıs. 2011’de, yine Diyarbekir’de, 83 yaşında iken vefât etmiş. Aydın Esma OCAK, Diyarbekir’in “köklü aileleri”nden olduğu kadar, rahmetli GÖKALP’in de “Âl”i, “akrabası” diyebileceğimiz bir “yakınlığı” da varmış!
Türkiye Cumhuriyeti Devletimizin 88. Kuruluş yıldönümünü kutladığımız (29.Ekim.1923-29.Ekim.2011) günler akabinde olduğu üzre, 31(otuzbir) yılı bulan son yıllarda,”Yeni Türk Devleti”nin “kurucu fikir/kurucu düşünce” kaynağının da “fikir/düşünce öncülüğü”nü de yapmış olan Milliyetçi-Ülkücü Mütefekkir, rahmetli OCAK’ın tanımlaması ile de “Türkiye’nin İlk Filozofu” da olan rahmetli Mehmet Ziya GÖKALP; 48 yıllık ömrünün son yıllarında yaşadığı “ihmalleri”, “unutulmuşluğu”, “dışlanmışlığı” hatırlatırcasına, “Devletlûlar” tarafından hiç mi hiç “ağızlara” alınmazken, hâlâ doğduğu memleket olan “Diyarbekir” de bile anılamamaktadır. M.H.P. İstanbul İl Başkanlığı”ndaki “Ülküdaşları”nın Türk Ocağı Bahçesi’ndeki kabrinde yaptıkları “anma” da olmasa, vefât ettiği yerde de hatırlanmayacak!!!
Rahmetli OCAK’ın, “Özel Yaşamı”nı anlattığı eserinin sonlarında yapılan açıklamalarda, İstanbul Üniversitesi’nden “uzaklaştırılan” rahmetli GÖKALP; neredeyse her şeyini verdiği dönemin “Türk Ocağı” tarafından bile adetâ “unutulmuşluğa”, “yok farzedilmeye”, “ötekileştirilmeye”, “dışlanmışlığa” terkedilmiş. Eserin bu kısımlarını okuduğumda, “hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı”nı,  hayatta “çok acı gerçekler”in mevcut olduğunu bir defa daha hatırlayıp “hayıflandım…”
RAHMETLİ GÖKALP’İN EŞİ ve ÇOCUKLARI
Milliyetçi-Ülkücü camianın da “fikir-düşünce öncüsü” olan ve “Son Dönem Osmanlı Aydınları” gibi “ateşpere”, “yürekpare” fedakârlıkların “edebiyatı”nı yapmadan, cisminde müşahhaslaştırmış olan   kendi “kültür kodları”mızı “kayıtlara geçirici” ve mevcut şartlarda “kalıcı”lığını sağlayıcı “ilk çalışmalara” da imza atmış olan “mefkûre adamları”ndan rahmetli Mehmet Ziya GÖKALP’in muhterem eşinin o kadar da “güzel” olmadığını, “aksak” olduğunu, fakat “ruh güzellikleri”,” hanımefendilikler” ve kocasına karşı fedakârlıklarla dolu “Türk Kadını” olması, imredilecek ve hayrete sevkedecek bilgiler..Nereye gitse çocukları ile beraber kocasını yalnız bırakmayan fakat bu uğurda çok eziyetlere, sıkıntılara, çilelere katlanan bir “hanımefendi” olması, belki de rahmetli GÖKALP’in “aile saadeti” namına da en büyük kazancı olmuş! “Rahmetli GÖKALP’in hâlen hayatta olan çocukları var mı? Var ise ne diye onlarla da en azından vefât yıldönümlerinde geniş geniş “ropörtajlar” yapılmaz ki?”, dedirten kısımlar…
İnternet’te “Kemalist” olduğu dillendirilen rahmetli Esma OCAK, her ne kadar rahmetli GÖKALP’in “Özel Yaşamı” ile eserini sınırlasa da, eseri okuyup bitirdiğinizde, “özel yaşamı”na o kadar da geniş yer veremediğini de anlarsınız..Fakat rahmetli GÖKALP’in “intihar etme vakıası”na dair, iki tekrar ile “açıklık” getirilmeye çalışılmış..Kendisine, her dönemin olduğu gibi, o dönemin de “dar düşünceli”, “dar görüşlü” “yobaz takımları” tarafından; “Ateist Ziya”, “Haçlı Ziya”, “Dinsiz Ziya”, “Farmason Ziya”gibi “ithamlara” da maruz kalmış olan rahmetli GÖKALP’in “intihar etme teşebbüsüne”, neredeyse, yaşadığı o yıllarda, Diyarbekir’e “sürgün” gelmiş olan “meşhur”, “Abdullah Cevdet” ile sıkı denilebilecek fikir alışverişlerinin, “Cevdet”ten etkilenmelerinin sebep olduğu intibaları uyanıyor. Nitekim yine rahmetli OCAK’ın eserinin ilgili safhalarında, “meşhur Abdullah Cevdet”in “intihar teşebbüsü” sonrası “doktor” yardımları da dile getirilmiş…
GÖKALP’İN ZİNDAN HAYATI
Her mücadele adamı gibi rahmetli GÖKALP de, Diyarbekir İttihat ve Terakki Cemiyeti Başkanlığı yapması ile “takibe” alınmalar da başlamış. Daha İstanbul’da “Baytar Mektebi”ne devam ederken “Taşkışla Mehteran Zindanı”na atılması, İngilizler’ce Malta’ya sürgün edilen “Osmanlı Aydınları” arasında yer alıp, “Malta Polverista Zindanı”na atılması, 48 yıllık ömründe yaşadığı ciddî “zindan hayatları” olduğunu da hatırlatıyor. Rahmetli İkinci Abdülhamid Han “istibdadı”na, tıpkı rahmetli Bediüzzaman Said Nursî(k.s.) gibi “başkaldırmış” olan rahmetli GÖKALP; “mektep yılları”ndaki “Padişahım Çok Yaşa!” talimatına “teşkilatlı” bir tepki ile direnmiş ve “Milletim Çok Yaşa!” düşüncesi ile “haykırmış!”. “Hürriyet-Meşrutiyet-Demokrasi” taraftarlığı sergilemiş. Yine tıpkı “Son Dönem Osmanlı  Aydınları”ndan da olan Bediüzzaman Said Nursî(k.s.) gibi…
SÜLEYMAN NAZİF- ALİ EMİRİ EFENDİ
Rahmetli OCAK’ın bu eserinde, rahmetli GÖKALP’in ağızdan ağız söylenilen, anlatılan masalları, hikâyeleri, fıkraları, bilmeceleri nasıl “yazıya” aktarıp bir “kalıcılık” sağladığını, Türk kültürünün mühim kısımlarından olan “folklor”umuza da “kalıcı” hizmetler yaptığını da düşünmekten kendiniz alamıyorsunuz..Eserde, çok sayıda masallara, bilmecelere ve Nasreddin Hoca fıkralarına da yer verilmiş.
Bir dönem, 1923’ler de “Diyarbekir Milletvekilliği” yapmış olan rahmetli GÖKALP’in doğduğu şehir ile adetâ özdeşleşmiş olan dönemin Diyarbekir’inden, 400(dötyüz)’ün üstünde ilim ve fikir/düşünce adamı yetişmiş. Yine eserde, kendisi de Diyarbekirli olan Süleyman NAZİF’in İstanbul’un işgali üzerine yazdığı “Kara Bir Gün” başlıklı makalesi ile yaşanılanlar; Türk “kamus”tarihinde-ki “kamus demek, namus demektir.- çok ehemmiyetli bir yeri olan Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı “Divan-ı lugat-it Türk” isimli “lugat”in, rahmetli Ali Emiri Efendi tarafından nasıl ve ne şekilde “kazandırıldığı” da genişçe izah edilmiş…
Ayrıca, “Kırk yıllık Kani, olur mu Yani(Hıristiyan)” sözünün de  nereden geldiğinin açıklandığı eserde, “tarihî bir bilgi” olarak; yine Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’muzun mes’elelerine ilgili zaman diliminde “çare” olabilir ümidiyle oluşturulmuş “Hamidiye Alayları”nın akıbeti de dile getirilmiş…
Bir dönem “Kemalist” Cumhuriyet gazetesinde de, “Çınaraltı Sohbetleri” başlığı ile yazılar yazdığını öğrendiğimiz rahmetli GÖKALP’in “Özel Yaşamı” ile sınırlandırılmaya çalışılmış eserin, yarı sahifelerde kadar “Diyarbekir” şeklinde yazılmasına rağmen; ileriki sahifelerde aynı itina gösterilmemiş, “Diyarbakır” olarak yazılmış. Ayrıca, günümüzde “Amed” denilmeye başlanılan “Diyarbekir” de, rahmetli GÖKALP’in “Amid” isimli gazetede de yazılar yazdığını öğreniyoruz…
Eserini, “Rahmetli GÖKALP hakkında yazılacak ‘İşte bunlar kaldı!’”, diye noktalayan rahmetli OCAK; böyle bir eseri ile en “mahrem” konuları, “özel yaşamı”, “özel hayatı” hatırlatmış olması da kayde değer!
Bir realitesi olarak “Türkçe ezan talebi”nde bulunduğunu yazması, “Turancılık Ülküsü”nü ise “Kemalist”ce yorumlaması da kayde değer!
“Vatan, ne Türkiye’dir Türklere Türkistan/ Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir, Turan!”
Yaşasın “Türk-İslâm Birliği Mefkûremiz!”
02.11.2011
İsmet GÜLTEKİN
(*): Esma OCAK, “Bir Filozofun Özel Yaşamı-ZİYA GÖKALP”, BİR HARF Yayınları, İstanbul Ocak 2006