10 Ocak 2011 Pazartesi

"YAHŞİ BATI" ve "HÜR ADAM"



“YAHŞİ BATI” ve “HÜR ADAM”

(Bu bir “film eleştirisi”, “film kritiği” yazısıdır. Lütfen,filmlerin “orijinalleri”ni, mümkünse bizzat “sinema salonları”nda izleyiniz.)

Siz siz olun, asla ve kat’a “film eleştirileri”, “film kritikleri” yazılarını dikkate almayın, “takılıp” kalmayın..Hattâ yukarıda parantez içerisinde de “vurgulamak” istediğim üzre, okuyacağınız bu “yazı”mı bile!!!

Lütfen, “herşeyin orijinaline ulaşın” ve lütfen, filmlerin de “orijinalleri”ni –mümkünse sinema salonlarında- bizzat izleyiniz…Ve hayatınız boyunca, “film eleştirileri”ne, “film kritikleri”ne “takılıp” kalmamayı “düstur”, “prensib, “ilke” edininiz ve mutlaka filmlerin “orijinalleri”ni bizzat izleyiniz. Hele de bu “filmler”, “İslâmî Filmler” veya her ne şekilde isimlendiriliyorsa, mevzusu “İslâmiyet” olan “filmler” ise…

“Peygamberler Şehri”, “Putsuz Şehir” Şanlıurfa’da izlediğim –sinema salonlarında- iki film: “Yahşi Batı” ve “Hür Adam.” “Hür Adam”ı bugün(09.01.2011, Pazar) izledim. “Yahşi Batı”yı da uzun zamandır “yazı”ya aktarmak istiyordum. “Hür Adam”la “anmak”, “değerlendirmek” nasip oldu!

Öncelikle her iki filmin de “sinema tekniği”, “etkileyiciliği” ve “görselliği”, “Yeşilçam Sineması”nın geldiği seviyeyi göstermesi açısından “kalite” dolu…

“Hür Adam” filmine hiçbir “tenkid”im, hiçbir “eleştiri”m yok! Rabbim Mehmet TANRISEVER’e, daha nice “Hür Adam”vari filmler çekebilmeyi nasip etsin.(Âmin) Ancak “Yahşi Batı”ya getirebileceğim en mühim “tenkid”im, “eleştiri”m ise “ağız bozukluğu…”

“Hür Adam” filminin “görselliği”nin de “etkileyiciliği”, daha film başlar başlamaz hissediliyor. “13. Asrın Müceddidi”nin “Kosturma Hayatı”nın canlandırıldığı “film kareleri” de bir hayli “etkileyici…”Moskof Generali”ne ayağa kalkmayışı, “kurşuna dizilmek” üzere sergilenen “omurgalı duruş” ve cesareti, sadece “Rus Komutanı”nı değil, izleyenleri de “etkiliyor” olsa gerek!

Ve “Hür Adam” filmi sayesinde öğrendiğim; “Hür Adam’daki ‘Devlet Dostu’ İsmet”in yaşadığı “müsbet dönüşüm…” Filmde, bir hayli de yer verilmiş. Ve çok “şok edici” cümleler: “Bize Türkler zulmetmedi. Zaten hakikî Türkler zulmetmezler” ile “Osmanlı Ruhu”nun ‘yeniden dirilmemesi’ için “emperyal zındıka komitesi”nin sarfettiği cümleler…

Rahmetli anne ve babasının “mahkeme”de ve İstanbul’daki “mahkûm”ken ki kendisini ziyaretlerindeki “teşci” ve “tergip” ettiği, cesaretlendirdikleri ve manevî güç verici sözler sarfettikleri “film kareleri…”

“Kahverenkli, yeşilimsi” “rengarenk” diyebileceğimiz “sarığı” ile “Yusufiye Medresesi”nde iken ahenkli bir şekilde “namaz tesbihatı”nın okunuşu…

Elbette ki “M. Kemal” ile ilgili olan “film kareleri”, “film sahneleri…” Bence, kişi önce “onun-bunun dostu” olmanın yolunu öğrenmeden evvel “Allah(c.c.) dostu” olmanın yolunu öğrenmelidir…Belki de nice “devlet dostu” olanların “takılıp” kaldığı, aslında neticede “İslâmiyet”e ve “Türklüğe” de “büyük darbeler” indirildiği, “M.Kemal”in 1922, 1923 yılları sonrası yani “devrim yılları”ndaki icraatlarını, hangi “dünya görüşü”nden, hangi “fikriyat”tan, hangi “ideoloji”den veya “fikir sistemi”nden ve hangi “meşrep”ten olursa olsun; “Ben de Müslümanım” diyebileceklerin “onaylaması” muhal içinde muhaldir.”Urfa İstiklâl Mahkemeleri”nin astığı “hoca”larımızı bilemiyorum amma “Samsun İstiklâl Mahkemeleri”nin çok sayıda “hoca”mızı “darağaçları”nda sallandırdıklarını biliyorum. “İstiklâl Mahkemeleri” ve “Cumhuriyet Devri Din-Devlet İlişkileri” mevzusunda, “ezber bozucu eserler “olarak, muhterem Sadık ALBAYRAK’ın ve Hasan Hüseyin CEYLAN’ın eserlerini tavsiye ederim. Hele de CEYLAN’ın üç ciltlik “Cumhuriyet Devri Din-Devlet İlişkileri”, tamamiyle “ezber bozucu “ bir eser.

“O bir mürteci, mürteci, mürteci” olması hesabıyla(!) , bazıları “13. Asrın Müceddidi”nin “2. Said Dönemi Hayatı”nı, hiç mi hiç hatırlamak ve hatırlatmak istemiyorlar!!!

“Yahşi Batı”da, 1800’lü yıllarda, Osmanlı İstihbarat mensubu iki elemanın, Padişahın hediyesini “Amerika Birleşik Devletleri” Başkanı’na teslim etme hikâyesi…Hâlâ filmi çekilememiş olan rahmetli “Koca Yusuf” Pehlivanımızı da hatırlatırcasına yer alan “Güreş Sahneleri” ile de dolu filmin sonunda, U.S.A. Başkanı’nın “biz”i, “Osmanlı”yı, dönemin “Osmanlı Padişahı”nı “alay”a alan ve hattâ “hakaret”e varan sözlerini “sabır”la dinleyen “Cem YILMAZ”casına verilen şiirli cevab: “Efendim, size şöyle cevap vereyim:

Yalınayak, başı kabak

Gezdik hep Garb-ı âlem

Kimi yahşi, kimi vahşi,

Kimi erbâb-ı kalem;

Ünvanın hıyardır amma

Diyelim bari zadem.

Ben sokayım çizmene,

Hediye olsun madem….”

“Hür Adam”ı ise “anlamak” ve asla ve kat’a “her rengi ile emperyalist tuzaklara” düşmediğini hatırlamak elzemdir… Hattâ öyle hatırlamalıyız ki, “12 Eylül U.S.A Damgalı Askerî Darbe”yle “Mamak Zulüm Kaleleri”ni dolduran bir “nesil”den olan “mütefekkir” Nevzat KÖSOĞLU gibi de hatırlamak: “Hür Adam” bizlere, “Ülkücü-Alperen Şahsiyet böyle olmalıdır” dedirtmeli …

11.01.2011

İsmet GÜLTEKİN

İsmet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

11 Aralık 2010 Cumartesi

"KÜRTÇE" NEDEN BİLMİYORLAR? "KÜRTÇE" NEDEN KONUŞAMIYORLAR?


“KÜRTÇE” NEDEN BİLMİYORLAR?

“KÜRTÇE” NEDEN KONUŞAMIYORLAR?

“Türkiye’mizin mes’eleleri”ne, ‘Lise 2’den beri, hadi sahiden net tarih vererek söyleyelim; 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren, gazete bayiinden hergün “Tercüman” gazetesi alıp, okuyarak başladığım “kafa yormalar”ımı ve “yazılı mahsul”llerimi sürdürmeye devam ediyorum, elhamdülillah…

“Kürtçe” ile ilgili olarak, son iki yılda 3(üç) yazı yazdım.Bu yazacağım 4. yazı…

31. Aralık. 1988’de “daktilosunun başında iken” ‘sonsuzluğun sahibine kavuşan” rahmetli Seyyid Ahmed ARVASÎ HOCA’mızın “Doğu Anadolu Gerçeği” isimli eseri ağırlıklı yazdığımız iki yazımızı; “Doğu Anadolu Gerçeği” ve “Arvasî Hoca’nın ‘Kürtçe’ye Bakışı” başlıkları ile “mefkûre adamları” ‘blog”larında ve www.millimefkure.com sitemizden okuyabilirsiniz..En son “4 Ekim 2010”da yazdığımız “Kürtçe, ‘Dil/Lisan’ mı? ‘Ağız’ mı? yazımız ile “Son Dönem Osmanlı Aydınları”ndan olan “Asrın En Dahisi” ve “Asrın En Zekisi” rahmetli “İslâm Mütefekkiri” ‘Bediüzzaman’dan müphemle, 22. Vefat yıldönümüne yaklaştığımız rahmetli ARVASÎ HOCAmızın “yanlış düşünebileceği”ni de vurgulamıştık.

Ekim 2010’dan Aralık 2010’a, son iki ayda, Türkiye’mizde, “Kürtçe” mevzuunda birtakım “yeni gelişmeler” yaşandı.”Dokuz Kürtçe isme marka tescili yapılışı” belki de “Hükûmet”çe ve tabii “Devlet”çe yapılan “en müşahhas gelişme” oldu. ”Türk Patent Enstitüsü(TPE)”, “Kürtçe” isimli markaları onayladı. ”Kürt Star,Tevnepîr Mirov(Örümcek Adam), Keçka Kurda (Kürt Kızı),Keçka Şirin(Şirin Kız), Maşin (Otomobil), Cengawer(Savaşçı), Ciwane Şerwan(Genç Savaşçı), Roj, Rojin” isimleri “okul çantaları” gibi eşyalarda kullanılması serbest bırakıldı.(1) Demek ki önümüzdeki aylar ve yıllarda, çeşitli “sektör”lerde, “tescillenen” yukarıdaki “Kürtçe” isimlere çokça rastlayacağız..

“Kürtçe” hususunda bir diğer “yeni gelişme” ise “hukukî” sahada, neredeyse “yaşanacak”tı! Diyarbakır(Diyar-ı berk)’deki “KCK Duruşmaları”nda yaşanılan ve “Kurtlar Vadisi-Pusu” gibi “Star dizi”lerde de canlandırılan, “Kürtçe Savunma Hakkı” tartışmalarında sarfedilen cümleler.. ”Kürtçe” ile ilgili olarak, “Bilinmeyen Dil”, “Anlaşılmayan Dil” ifadelerinin kullanılışı. Hatta “Şark’ın Çocuğu” da diyebileceğimiz, “akademisyen” kökenli, eski Millî Eğitim Bakanı Doç Dr. Hüseyin ÇELİK’in, âdeta, “Sizler, nasıl Kürtçe’ye ‘bilinmeyen dil’, dersiniz. Kürtçe milyonlarca vatandaşımızın konuştuğu bir ‘ana dil’dir” serzenişleri.(2) Yani, “Kürtçe” ‘ağız’, ‘şive’, ‘lehçe’ olarak değil de, ‘dil’, ‘lisan’ hattâ ‘ana dil’ olarak zikredilişleri, kayda değer durumlardı. Yeri gelmişken “akademisyen” kökenli ÇELİK’e sormak lazım: “Kürtçe’ya Bakışınız Nedir?” ‘Dil/Lisan’ mı, ‘Lehçe’ mi, ‘Şive’ mi, ‘Ağız’ mı? Bir ikincisi; “Kürtçe, milyonlarca vatandaşımızın ‘ana dil’i ise, neden ‘toplumun önünde’ olan ‘Kürt’ sanatçılar, ‘Kürt’ siyasîler, “Kürtçe neden bilmiyorlar, Kürtçe neden konuşamıyorlar?”

“Büyük Türk Tarihçisi” Yılmaz ÖZTUNA ise neredeyse “Kürtçe resmî yazışma dili olsun”, “Kürtçe eğitim sektöründe de okutulsun” tartışmalarına, adetâ “son noktayı” koyan “Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun tek resmî dil’i olmuştur” (3)“ana temalı” yazısı ise dikkate değerdi. Nitekim bu hususta “Devlet’in en tepesi” de, Kazakistan seyahati öncesi sarfettiği cümleler ile benzer düşünceleri dile getirdi: “Türkiye’de resmî dil Türkçe ve bu böyle kalacak..Kürtçe kültürümüzün bir parçası, inkâr etmenin anlamı yok…Ancak büyük ülkelerde konuşulan birçok diller olur…”(4)

Maalesef “Şark’ın Çocuğu” olup da ‘Kürtçe’ konusunda “daha doyurucu” olamayanlar da bir gerçek. Hattâ öyle ki, “Güney-Doğu Anadolu”muzdaki muhtelif ‘Üniversiteler’deki “Öğretim Üyeleri” bile ekseriyetle denilebilecek şekilde “Kürtçe ana dil”, “Kürtçe resmî yazışma dili” ve “Eğitim’de Kürtçe” talepleri mevzuularında “tarafgirce” ve adetâ “propaganda” ölçüsünde “yanlı” düşüncelerini “medya” ile “fikirler camiası”na aktarmaktadırlar. Böyle “tip”lerin “son örneği” ise; yazdığı “yorum”da, “Kürtçe’yi tam dört madde” ile “savunan” “Öğretim Üyesi”, “ilim adamlığı”na “hiç” de yakışmaz bir tarzda, “sinsicesi”ne, “Nasıl olacak bu iş?”, sualini, yani “sosyolojik realite”yi hiç zikretmemekte, “yok farzetmekte…” Güya “Eğitim’de Kürtçe’nin Kullanılmasına iİişkin Önyargıları” (5) ‘izale’ etme gayretinde amma “Kürtçe bilen öğretmenlerimiz nerede?”, sualini soramamakta…

“Kürtçe” mevzuunda yaşanılan bir diğer “gelişme” ise 1946’da, İran’da kurulan “İran Kürt Mahabad Cumhuriyeti” isimli “parti’nin, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’deki ‘Kürtler’in güya ‘ortak millî marşı’, “Kürtlerin Millî Marşı” olarak ‘kabul’ ettiği “Kürtçe Marş”.: “Biz ki devrimin kızıl renkli çocuklarıyız / Seyret bu yolda döktüğümüz kanları” mısraların da yer aldığı “Kürtçe Marş”ın, Türkiye’mizdeki bir “Kürt Siyasî Hareketi”nin ‘partisi’nce okunması.(6) “Kürtçe”, “Kürt Bayrağı”,” Kürt Marşı” , “Kürt Askeri”, “Kürt Polisi” derken…

“KÜRTÇE” NEDEN BİLMİYORLAR? “KÜRTÇE” NEDEN KONUŞAMIYORLAR?!

Madem “milyonlarca vatandaşımızın ana dili Kürtçe, öyle ise neden sanatçıları, siyasîleri ‘Kürtçe’ bilmiyorlar, ‘Kürtçe’ konuşamıyorlar?!” Bu suâli ‘nasıl’ cevaplandıracağız? “Madem annelerinin dili ‘Kürtçe’ ise annelerin dili de kitaplardan öğrenilemeyeceğine göre TBMM çatısı altında ‘Kürtçe Kurs’lar tertipleme teşebbüsleri de ne demek oluyor?”

Evet, böyle bir “can alıcı” suâl ile meşhur “Kürt Sanatçı” Ahmet KAYA’nın eşi Gülten KAYA karşılaştı:” Suâl.: ‘Yaşasaydı(Ahmet KAYA) Kürtçe şarkı söyler miydi? Cevap.: ‘Ahmet Kürtçe bilmiyordu.” Sebep ise “Malatya” doğumlu “Kürt Ahmet KAYA”nın ‘babası Adıyamanlı Kürt, annesi ise Erzurumlu Türk” idi.(7) Hattâ rahmetli TÜRKEŞ ve rahmetli ‘süper vali’miz YAZICIOĞLU da, “APO’nun Kürtçe bile bilmediklerini” açıklamışlardı da; sebebini ise tarihçimiz ÖZTUNA’nın da yazdığı üzre annesinin “Türk” oluşu olsa gerek…Öyle ya, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’lu AKP’li mebusların “anneleri Kürt” olanlar; Maliye Bakanı Mehmet ŞİMSEK gibi, Devlet Bakanı Zeki CEVHER gibi, ‘Kürtçe bilip, konuşabilirlerken…” Demek ki, “ana dil”imiz ‘Kürtçe’, ‘Eğitim’de de Kürtçe dersler yapılsın’, hattâ ‘resmî yazışma dilimiz Kürtçe olsun” diyenlerin-BDP’liler gibi- ekseriyetle “Kürtçe bilmemelerinin, Kürtçe konuşamamalarının bir sebebi de, “annelerinin Kürt değil de, Türk olmaları” olsa gerek…

“Ana dil”, “annenin konuştuğu dil”dir ve öncelikle “anneden öğrenilir”, belki de “kitaplar”dan “kuralları” kavranılır, geliştirilir…”Şanlıurfa” doğumlu “APO”; “Malatya” doğumlu “Ahmet KAYA” ve bilmem ne doğumlu “Kürtler”, “Kürtçe” bile bilmiyorlarsa, “Kürtçe” bile konuşamıyorlarsa, “Kurtlar Vadisi-Pusu” da da, “Hukukî” olarak “Kürtçe Savunma Hakkı” tanınan “militan kadın” gibi, sahiden neden “Kürtçe” bilemiyorlar ve konuşamıyorlar? ”Devlet” veya her neyse, geceleri geç saatlerdede mi “yatak odaları”na girmişti?!!!

Ne kadar çok da “zihnime” takıldı bilemezsiniz; “Kürt” olduğunu ısrarla vurgulayıp da, daha “Kürtçe” bile bilemeyen ve konuşamayanların “sebepleri”ni “anlayabilmek!”

Bazıları da, özellikle “İslâmî Düşünce”nin değişik “versiyonları” ve bir türlü “cemaat zihniyeti”nden kurtulamayan- Sanki “Asrın İmamı” Bediüzzaman Said NURSÎ, “cemaat zihniyetli” idi de?!- “kalem”ler de, “hızlarını alamayıp”, “ha bire Eğitim de Kürtçe olsun, dersler Kürtçe işlensin…Efendim, bir zamanlar, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu Medreseleri’nde de, dersler Kürtçe işlenmişti” ısrarlı vurgulamaları…(8) Ve zaman zaman “azınlık milliyetçisi” gibi “duruş”lar ve “düşünceler” e sahip olup, yayınladığı “Dersim” konulu “dizi yazıları”nda serdettikleri fikirler: “Kürtçe bir dil’dir ve Kurmanca, Soranca, Goranca ve Zazaca olmak üzere dört lehçesi bulunmaktadır…Türkiye’mizin bilmem ne ilindeki Kürtlerin Kürtçesi ile bilmem ne ilindeki Kürtlerin Kürtçesi arasında “ağız” farklılıkları vardır ve birbirlerini anlamazlar…”(9)

NETİCE:

“Şanlıurfa” doğumlu sanatçı İbrahim TATLISES, ‘nam-ı diğer’ İBO’nun bir şarkısında da dediği üzre;

“Biz Türk’üz,

Biz Kürt’üz,

Yoktur farkımız.

Alevî, Sünnî’yiz,

Olmaz gayrımız.

Biz Laz’ız, Çerkez’iz,

Nedir farkımız?

Yıllardır söyleriz,

Budur şarkımız…”

Rahmetli Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’nin de vurguladığı üzre; “Kürtler ile Türkler arasında sadece bir ‘K’ ve ‘T’ harfi kadar farklılık vardır…”

“Kürt” olup da “Türkleri hakikî gardaşı” bilen ve asla “Emperyal Oyun ve Tuzaklara” düşmeyen, “Kürtçü” olmayan “Asrın En Dahi”sine, “Asrın En Zeki”sine ne kadar da ihtiyacımız var…

İsmet GÜLTEKİN

12.Aralık.2010

İsmet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

Dip Notlar:

1) Radikal, Yeni Şafak ve Milliyet Gazetesi, 19.Ekim.2010 tarihli sayıları

2) Bugün Gazetesi, 12.Kasım. 2010

3) Yılmaz ÖZTUNA, “Osmanlı Topraklarında Tek Resmî Dil Türkçe’ydi”, Türkiye Gazetesi, ‘Haftalık Durum’, 27.11.2010

4) Bugün Gazetesi,12.Kasım.2010

5) Vahap COŞKUN, “Eğitimde Kürtçe’nin Kullanılmasına İlişkin Önyargılar”, Zaman Gazetesi, 06.Aralık.2010, s.22

6) Milliyet Gazetesi, 25.Ekim.2010

7) Bülent GÜNAL, ‘Günün Adamı’,HaberTürk Gazetesi,17.Kasım.2010

8) Umut AKTAŞ, “Ana Dilde Eğitim”, Özgün DURUŞ Gazetesi, 22-28 Ekim.2010, sayı:59

9) Baskın ORAN, “Kutsal Dersim, Nam-ı Diğer Tunceli”, Radikal Gazetesi, 17.Kasım.2010

10 Kasım 2010 Çarşamba

“TOROS YÜZLÜ ADAM” RAHMETLİ OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ’NİN BİRİNCİ RADYO KONUŞMASI, 27. VEFAT YILDÖNÜMÜNDE DE YAYINLANMADI!!!


“TOROS YÜZLÜ ADAM” RAHMETLİ OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ’NİN

BİRİNCİ RADYO KONUŞMASI,

27. VEFAT YILDÖNÜMÜNDE DE YAYINLANMADI!!!

“Milliyetçi-Ülkücü Mütefekkir” Agah Oktay GÜNERİ’nin ifadesi ile “1983 10 Kasım’ında vefâtı ile hayatının en büyük esprisini yapan” rahmet Osman Yüksel SERDENGEÇTİ, nam-ı diğer SERDENGEÇTİ’nin 27. Vefât yıldönümünde de “İlk Radyo Konuşması”, “Birinci Radyo Konuşması” yayınlanmadı, yayınlanamadı, neden?

Son 27 yılda Türkiye’mizde hiç mi “Sağ İktidar”lar “İktidar” olmadı? Hiç mi “tek başına sağ iktidar”lar “iktidar”a gelmedi de, rahmetli SERDENGEÇTİ’nin “siyasî radyo konuşmaları”ndan olan “İlk Radyo Konuşması” yayınlanamıyor? Bu zamana kadar, yani son 27 yılda TRT’ye hiç mi “Sağ İktidar Tandanslı Kadrolar” uğramadı?

SERDENGEÇTİ: Türkiye’mizin ilk kravat düşmanı milletvekili… Kravatını uçkuruna takacak kadar “deli dolu” bir adam.

SERDENGEÇTİ: “Dönekliğin”, “fırıldaklığın” daha “Türkiye Büyük Millet Meclisi”nin “girişi”nde başladığını deklare eden ilk milletvekili…

SERDENGEÇTİ: “Ne çekti isem hep İsmet’lerden çektim” diyen ve “Biri hürriyetimi, diğeri de(eşi) zürriyetimi aldı” diyen adam…

SERDENGEÇTİ: Rahmetli “Şairler Sultanı” Necip Fazıl KISAKÜREK’in vefâtı akabinde, herkesin “Bıraktığı boşluğu kimse dolduramaz” lakırdılarını yaptığı bir zamanda, “Necip Fazıl KISAKÜREK, boşluk bırakmadı ki doldurulsun. O, herşeyi doldurdu, kafaları doldurdu, gitti” diyen ve birkaç ay sonra da kendisi “giden” adam…

SERDENGEÇTİ: “12 Eylül Cuntacılar”ının Türk Milliyetçilerinin, Ülkücülerin üzerinden de bir “buldozer” gibi geçtiği, Milliyetçi-Ülkücü teşkilatların darmadağınık edildiği, Milliyetçi-Ülkücü Türk gençliğinin “teşkilatsız”, “yayınsız” kaldığı bir zamanda çıkan “Yeni DÜŞÜNCE” için; “Yeni’si ufak, DÜŞÜNCE’si büyük” diyebilen adam…

Bizlerin de, 1980’li yıllarda, İstanbul’da, “Türk Edebiyatı Vakfı”nın, kendisi küçük, yürekleri mangal gibi geniş bir “Yeşilay Binası”ndaki, “Çarşamba Sohbetleri”nde, elinde asası, bastonu ile hafiften “titrer” bir vaziyette, rahmetli KABAKLI HOCA’mızla “yanyana” gördüğümüz günler….

Daima “dik duran”, “omurgalı duruşlar” sergileyen ve bunun da “bedel”ini yaşadığı “çileleri” ile ispatlamış adam: SERDENGEÇTİ…

“Küreselleşme”nin “bütün yumurtaların cılkını çıkardığı”, hele de son sekiz yıldır da, “cılkı çıkan yumurtalar”ın sayısının bir hayli ziyadeleştiği, arttığı; gençliğimize “cenabet kişilikler”in bir “örnek”, bir “model şahsiyet” olarak “sunulduğu”; halbuki “küreselleşme”ye, “dünyevileşme”ye, hatta “siyasallaşma”ya rağmen; gençlerimize “model şahsiyet” olarak sunulabilecek, nev’i şahsına münhasır, “dünyaya eyvallahı olmayan”, yine rahmetli Hüseyin Nihal ATSIZ’ın tabiri ile “dünya denilen mezellete dalmayan”, “bir güzel ülkünün”, “bir güzel mefkûre”nin “zirveleri”nde dolaşan anti-kapitalist, anti-materyalist bir “güzel adam”lardan biri SERDENGEÇTİ…

“Radyo Konuşmaları”, onun kurduğu “Serdengeçti Yayınevi”nin neşrettiği bir “kitapçık…”Milliyetçi Hareket Partisi(M.H.P.)’den Milletvekili adayı olduğu yıllarda, TRT Radyosu’nda yaptığı “siyasî konuşmaları…” Benim kanaatim o ki, kimse rahmetli SERDENGEÇTİ kadar “şok edici”, çarpıcı cümlelerle, “Kemalistlerin sığınağı”, şimdilerde de “Dersim’li 2. Kemal’in Devrimcilerinin çağrıldığı” Cumhuriyet Halk Partisi(C.H.P.)’ni, onun kadar güzel izah edemez, diye düşünüyorum…İsterseniz, bir yerlerden temin edin “Radyo Konuşmaları” kitapçığını ve okuyun….

Ancak bahsettiğimiz o “Radyo Konuşmaları”, TRT Radyo’sunda yaptığı siyasî konuşmalarının “ilk”i ile “birincisi” ile başlamıyor… Anladığım kadarı ile “ilk radyo konuşması” nda, daha da “vurucu” bir şekilde “CHP” eleştirisi ve “CHP’ye bakışlar” var…Belki de bu sebepten olsa gerek, bu yılda, 10 Kasım 2010’da da, “yeni bir şeyler söylemek gerek” prensibi ile de olsa hâlâ “İlk Radyo Konuşmaları” yayınlanamadı…Ne “ses”i ile ne de “yazılı” bir şekilde…

ÖZGÜREL, TRT’de “PORTRELER” programı ile belki de TRT tarihinde “ilk defa” “Milliyetçi-Mukaddesatçı Dâvâ Adamları”ndan bazılarını “ekrana” yansıttı amma hani rahmetli SERDENGEÇTİ???

Bunu da “geçtik”, “teknoloji”nin o kadar çok geliştiği bir zamanda, ne diye “İlk Radyo Konuşması” yayınlanmaz ki? Yukarıdaki suâlimizi tekrar edelim: Son 27 yılda, Türkiyemizde hiç mi “Tek Başına Sağ İktidar”lar “İktidar” olmadı?

“Bu işin aslı nedir beyim?!!!” Kim “ambargo” koyuyor ki!?

“Küreselleşme” mi? “Dünyevîleşme” mi? “Siyasallaşma” mı? “Dünya denilen mezellete dalmalar” mı?

Artık yeter!

Bu vefat yıldönümünde de içimde biriktirdiğim “bu ukde” çözüme kavuşturulamadı…

“Kör şeytan diyor ki;”, “milisleş”, gir “TRT ARŞİVİ”ne, bul, çıkar, yayınla…

“AK MASON”lar, “AK SOLCU”lar engellemezse elbette!!!

10. Kasım.2010

İsmet GÜLTEKİN

İsmet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

7 Kasım 2010 Pazar

ÇILDIRAN MİLLİYETÇİ!!!


ÇILDIRAN MİLLİYETÇİ!!!

Tarihî gelişimimiz içerisinde Türk’ün farklı farklı kültür çevreleri ile temas hâlinde olduğunu fark ederiz. Bu fark ediş, aslında Türk’ün kendi kültürü ile temas ettiği kültür çevreleri arasındaki, karşılıklı tesirleşmenin şuuruna varabilmek demektir. Millî tarihimize “bütüncül” bir bakış açısıyla bakamadığımız zaman, bu tesirleşmenin mevcudiyetini bile görebilmemiz, böyle bir tesirleşmeyi düşünebilmemiz ve bu husustan bahsedebilmemiz mümkün değildir. Bu sebepledir ki, “Nasıl Türk Vatanı, Türk Devleti, Türk Milleti bir bütün ise, Türk Tarihi de bir bütündür” şeklindeki zihniyete sahip olabilenler ancak bu tip bir tesirleşmenin şuuruna varabilirler. Türk, temas ve karşılıklı tesirleşme halinde olduğu kültür çevrelerine göre, yeni terkiblere, hüviyetlere kavuşarak, daimâ dinamik ve hareketli halde olabilmiştir. Bu yeni terkib ve hüviyetleri, tarihteki “değişme” ve “gelişme”yi, yâni “değişerek kendimiz kalma” hususlarını dikkate aldığımızda, “ideal insan tip”lerimizde, daha müşahhas olarak görebiliriz. Alp’lik, Eren’lik ve Muasır’lık, yâni “Türk-Müslüman-Muasır” şeklindeki “ideal insan tip”imizdeki yeni terkib ve hüviyetler âşikardır. Ziya Gökalp’in seneler önce “Türkleşmek-İslâmlaşmak-Muasırlaşmak” düsturunu ileri sürdüğü düşünülürse, yapmış olduğumuz yeni terkib ve hüviyet tespitlerinin o kadar da “yeni” olmadığını ifâde edebiliriz. Ne yazık ki, Türk Milleti’nin amansız düşmanları, “Türk-Müslüman-Muasır” terkibinin bütünleşmesine ve neticede Türk-İslâm Medeniyeti’nin yeniden diriliş hamlesine mâni olabilmek için, sistemli ve plânlı bir şekilde, “Türk’ün” “Müslümanlık”la; “Müslümanlığın” “Muasırlık”la tezat teşkil ettiklerinin propagandasını yapmakta ve başarı da sağlayabilmektedirler. Sanki bir insan hem “Türk”, hem “Müslüman” ve hem de “Muasır” olamaz, bu üç hususiyet, bir tek şahsiyette bütünleşemezmiş gibi, Türk-İslâm düşmanı şer kuvvetlerin propagandalarının tesirinde kalanlar, “sadece Türk’üm” veya “sadece Müslüman’ım” veya “sadece Muasır’ım” zihniyetine sahip olarak; orijinal ve ideal bir şahsiyet yerine, düşmanın istediği şahsiyete kavuşabilmektedirler. Hâl böyle olunca, bu tip insanlar bir “kimlik buhranı” içerisinde kıvranıp durmaktadırlar. Hele hele, içtimâi değişmenin kuvvetli olduğu cemiyetlerde, bu buhran daha da müessir bir şekilde yaygınlaşabilmekte ve ortaya “şahsiyetsiz şahsiyetler” çıkmaktadır.

Türk Milleti’ni bir “sürü” olarak gören, milletine her bakımdan yabancılaşmış, tepeden inmeci bir grup “aydın”; içine düştükleri “kimlik buhranı”ndan kurtulabilmek için, kendilerine olduğu kadar Türk Milleti’ne de, her defasında “uygunsuz elbiseler” biçmektedirler. Halbuki, Türk Milleti, beş bin seneden beri “Türk”, bin seneden beri “İslâm” ve yaklaşık son iki yüz seneden beri de “Modernleşme” gayretinde olan bir millettir. Gözlerindeki “at gözlükler”ini fırlatıp atamayan bu tip “aydın”ların “kimlik buhranı”nı, Türk Milleti’ne yaygınlaştırabilmek oldukça zordur.

Fakat yine de, şiddetli bir içtimâi değişme sancısı çeken cemiyetimizde, “kendimize yabancılaşma”dan, yani Türklüğün değerlerine, töresine, an’ânelerine, İslâmî inançlarına “yabancılaşma”dan bahsedebilmek mümkündür. Bu sebepledir ki, ayaklarımız tamamen yere basmış bir vaziyette, “Türk Milleti’ni, hem şimdiki eksikliklerini, zaaflarını, hem de üstün meziyetlerini müşahâde ve tesbit” edebilmemiz elzemdir.

Türk Milleti’ne mensubiyet şuurunu kuvvetli bir şekilde duyan Milliyetçi Türk gençlerinin, hayâl âleminden kurtulabilmesi, hakikâtleri görebilmesi için, yaşadığımız zamandaki “Türk Milleti gerçeği”ni müşahâde ve tesbit edebilmelidirler. Aksi taktirde hiç te hoş olmayan ve sonu “çıldırma”ya kadar varan akibetlerle karşılaşabilmek mukadder olacaktır. Tıpkı Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Turhan Nasıl Çıldırdı?” hikâyesindeki Turhan gibi. Kafasındaki, idealindeki düşüncelerle, realite, yaşanılan hâl arasındaki uçurumun meydana getirdiği kopukluk; Türk-İslam’a kara sevdâlı Turhan’ı, neticede bir minareden atlatacak kadar “çıldırtmıştı.” Sebep? “Turhan bir milliyetçidir, ancak ilmî ve objektif bir bakıştan yoksun, tamamen his ve hayâl âleminde yaşamaktadır. Bundan dolayı realiteye, hattâ kendi yurdunun insanlarına karşı bir başka türlü yabancılaşmıştır. Onun zihniyetindeki Türk sadece “kıymet hükümleri” ile tasvir edilen Türk’tür. Halbuki realitedeki Türk ise yarı-sömürgeleşmiş bir ülkenin ezilen, boynu bükük, pasif insanıdır. Turhan’da ilmî bir dünya görüşü olmadığı, ilmî olarak değil, sadece hissî olarak algılayan bir zihniyet bulunduğu için; zihnindeki “Türk” ile realitedeki “Türk” arasında gördüğü tezat, onu yabancılaşmaya ve intihara kadar getirir. Böylesine ilmî bakıştan ve objektiflikten uzak bir anlayış, milliyetçiliği toplum hayatında bir aksiyon yapamaz. Sadece milliyetçilik değil, bütün ideolojiler için bu böyle... Türkiye’nin az gelişmiş bir ülke olup olmadığı hususu, “şe’niyet hükümleri”yle ilgili bir meseledir ve kendi çerçevesinde yaklaşılıp bu gerçek tespit edilmedikçe, az gelişmişlik çemberini kırmak gibi asırları dolduran devâsa bir meselenin çözüm yollarını nasıl programlaştırabiliriz?” (1)

Sultan Selim Câmii’nin minâresinden aşağı kendini atarak intihar eden Turhan’ın cebinden çıkan kağıtta şunlar yazıyordu: “Ey Yavuz! (Sultan Selim) Milletimin selâmetini yalvaracaktım. Ayaklarına kapanmak için sana yükselmek istedim. Yarı yolda gözlerim karardı. Sendeledim ve düştüm. Allâh günâhımı affetsin.”(2)

Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun 12 Nisan 1922’de yazdığı “Turhan Nasıl Çıldırdı?” hikâyesinde anlatılmak istenilen “Yeni Turhan’lar”la karşılaşabiliriz; hem de bir hikâye olarak değil, “gerçek” olarak. Nitekim günümüzde de, “ilmî ve objektif bir bakıştan yoksun, tamamen his ve hayâl âleminde yaşayan”, kara sevdâlı Milliyetçi Türk gençleri de, aynı sancıyı çekmekte, ıstırâbı duymakta ve aynı sebepten dolayı, tıpkı hikâyedeki gibi, “çıldırma” noktasına doğru gidebilmektedirler. Artık Turhan’lar çıldırmamalı.. Çıldırmamak ve dolayısıyla hikâyedeki Milliyetçi Turhan’ın düştüğü hâle düşmemek için, çâre ne olmalı? Realiteyi, yaşadığımız hakikâtleri, bugünkü “Türk Milleti gerçeği”ni görebilmeli ki, ayaklarımız tamamen yere basmış bir şekilde yaşayabilelim. Dünya sadece “Türk Milleti”nden ibaret değil; diğer milletleri de görebilmeli, mukayeseler yapabilmeliyiz. Nihâyetinde, Türk Milleti’ni “muasır medeniyet seviyesinin üstüne”, “çağlar üzerinden sıçratabilmek”; hayâller âleminde dolaşmadan, daha sağlam ve “ilmî zihniyet”e, “ilimci düşünce”ye uygun bir şekilde, ancak çıkarabiliriz. Kara sevdâlı Milliyetçi Türk gençleri, “ilmî zihniyet metodu”na, “ilimci” bir kafa yapısına sahip olmadıkça, “çıldırma nöbeti tutmak” tan kurtulamayacaklardır.

“Çıldıran Milliyetçi” Türk gençleri; çâremiz belli olduğuna göre çıldırmaya paydos!..

Dipnotlar:

1)Taha AKYOL “Tarih’ten Geleceğe”, Birinci Baskı, 1983 Ank., s.159,160

2)Ahmet Hikmet MÜFTÜOĞLU “Çağlayanlar”, Dördüncü Baskı, 1978, İst., s.95

07.11.2010

İsmet GÜLTEKİN

İsmet_gultekin@mynet.com.tr ve metgultekin@hotmail.com