MERHUM "BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ"İ ANLAMAK
Okumak isteyip de, -hem de hararetle- zamanında (2007 yılı) okuyamadığım, ancak iki yıl geçikmeli de olsa 2009'lu yılda okuyabildiğim kitaplardan:"Milliyetçi-Ülkücü Yazar ve Gazeteci Rasim EKŞİ"nin "Amerikan, İngiliz ve Fransız Belgelerinde ALPARSLAN TÜRKEŞ"
Her ne kadar, gazetelerdeki "tanıtım reklamları" ve yapılan "röportajları", TV'lerdeki programları , sıcağı sıcağına izlemek nasip olmasına rağmen...Prensip gereği "Bir eserin orijinalini okumadan karar"lara "varmamak" anlayışı...
Eserinin ilk başlarında, bilhassa "Takdim" ve "Önsöz" kısımlarında, serdettiği düşünceleri ile "dimağımı dikkatli" tutan EKŞİ; ileriki sayfalarda "sıkıcılığı" çağrıştırdı. Ancak, "iyi ki de baştan sona okudum" kertesine vardım. Sahiden de "siz siz olun, mutlaka bir eseri baştan sona, sindire sindire okuyun..." Gördüm ki ne kadar "az bilinen konular" dile getirilmiş! Ve "iyi ki de tamamını okumuşum", diyorsunuz...Eserinin "punto"larının "mini" olması da böyle bir "çağrışıma" sebep oluyor olsa gerek..
"Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ", EKŞİ'nin de eserinde belirttiği üzre"Ataları ve Özgeçmişi" itibariyle de "karizmatik ve teşkilatçı bir Lider" idi. Bugün yaşları 40'ları aşmış nesillerin, hele de Milliyetçi-Ülkücü nesillerin, kendisi ile "fizîken" de haberdar olmamaları düşünülemez. Şahsen, ben de, çok spontane/kendiliğinden bir şekilde, Beyazıd Meydanı'da elini öptüğümü, konferanslarını dinlediğimi hatırlıyorum.."12 Eylül Zindanlarına tıkılan bir neslin" yaşadığı "dram"lar var ise, şahsen benim gibi nesiller de, kendi zihniyetine ait "teşkilatların olmayışını", "Bozkurt Yüreki Teşkilatlarımız"ın yokluğunu yaşamışızdır...Demek istediğim, "12 Eylül Sonrası(1980) spontane yetişen Milliyetçi-Ülkücü Nesiller" olarak da, sadece "zindanlardaki fikirdaşları"mın, "gönüldaşları"mın değil; "dışarılarda" olan "nesiller"in de "dram"lar, "travmalar" yaşadıkları" gerçeği"nin de "bilinmesi"ni isterim.
EKŞİ'NİN "TAKDİM" ve "ÖNSÖZ" DE VURGULADIĞI GERÇEKLER
"Milliyetçi-Ülkücü Yazar ve Gazeteci" Rasim EKŞİ de, "Ülkücü Teşkilatlar da 'sorumluluk' alışına" uzanan "vetire"yi anlatırken; öncelikle, 1970'li yıllarda, Rize'de, "bir sempatizan" olarak başlayan "süreç"in, Eskişehir'deki "Üniversite" yıllarında tanıştığı" Ülkücü Ağabey" sayesinde, "Ülkücü Teşkilat'a girdiği"ni ve "giriş o giriş" deyip; "hülasaten/özetle" şunları ifade ediyor:"O dönemde Rize'deki en faal Ülkücü Kuruluşlardan birisi "Ülkücü Öğretmenleri" çatısı altında toplayan "Ülkü-Bir" idi. Savaş Bey adında, Gümüşhaneli, çok kaliteli bir "Başkan"ı olduğunu biliyorum. Daha sonra Ali TAŞPINAR "Başkan" oldu. Gençlik Derneği'nin en faal üyelerinden biri, hatta birincisi Seyfullah FIRAT arkadaşımızdı. Seyfullah'ın gayretiyle birkaç sayı "İki Mart"(Rize'nin Kurtuluş Günü'ne atfen) adlı bir gazete de çıkardık......."Ve (Maalesef "Cuntacılar"ın kapatması sebebiyle benim gibi nesillerin, bizzat bayiden alıp okuyamadığı, ancak bazı dostların evlerinde, eline alıp okuduğu) Hergün Gazetesi'nin Ankara Bürosu'na geçişi...1977 seçimleri öncesi...Merhum Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'in seçim gezilerine ve toplantılarına katılışı...MHP Genel Merkezi Basın Bürosu'nda görevlendirilişi..MHP adına TBMM'de Parlamento Muhabiri oluşu...12 Eylül 1980 askeri darbesine kadar devam eden görevleri...
Ve "darbe zamanı"nda, biriktirdiği "Milliyetçi-Ülkücü Hafıza"nın "yazılı bir çok belgeleri"nin "suç unsuru sayılır" diye "yok edilişi..." Yani Türkiye'mizin her yerindeki "Ülkücü Teşkilatlar"daki, "Paşa'ları, Subayları şaşırtır" derecedeki "o muazzam kütüphaneler"imizin de "ötekileştirilmesi/yok edilmesi..."EKŞİ'nin de belki "vurgulamak" istediği, "12 Eylül Askerî Darbe'nin Kütüphaneleri de vurma süreci..." Dağıtılan, yok edilen "Milliyetçi-Ülkücü Teşkilatlara ait Kütüphaneler...." Ve tabii 12 Eylül 1980 sonrası, 1990'lı yıllar sonrası, "hesabı sorulamayan temel mevzûlarımızdan biri" aslında...Ne "kitaplar"dı?!.Şahsım, zaman zaman bulunduğum yerdeki , 1980 sonrası "Ülkü Ocağı Teşkilatı"nın "Kütüphanesi"ni hatırlıyorum da; duvarlara monte edilmiş raflardaki kitapların çokluğundan; neredeyse "Çarşamba Seminerleri"ne iştirak eden "Ülküdaşları"ma yer kalmıyordu...Susanna LABİN'İN "KOMÜNİST PROPAGANDA TAKTİKLERİ" isimli eser, ben de kalan "tek hâtıra..." Demek istiyorum ki, bilhassa "12 Eylül Cuntacıları", "kitapları, kütüphaneleri de elimine ettiler, yok ettiler!!!"Sanki 20.Asrın "Moğolları" idiler...
Günümüzde, AKP İKTİDARI ile yeniden "tartışılmaya" başlanılan" Açılımlar"dan, "Ermeni Açılımı...." Ve zaman zaman Başbakanı'mızın da atıfta bulunduğu rahmetli Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'in "Ermeni Açılımı"nın belki de "içyüzü/künhü" ile ilgili görüşleri ile EKŞİ'nin bu eserini, daha da önemli kılıyor. EKŞİ, konu ile ilgili şunları ifade ediyor:" Rahmetli TÜRKEŞ, kelimenin tam anlamıyla bir Türk Milliyetçisi ve Türk Birlikçi(Turancı) idi; ama asla başka milletleri hor gören, küçük gören bir ırkçı değildi. Türk ırkına mensup olmayı Cenab-ı Hakk'ın bir lütfu sayar ve şükrederdi. Fakat biliyoruz ki, başka milletlerle dostça ilişkiler kurulmasından yanaydı ve kendileri de böyle ilişkiler kurmaktan çekinmezdi. Irken Ermeni olan, ancak vatanseverliğini her zaman ortaya koyan Levon Panos Dabağyan'ı MHP'nin İstanbul listesinden Milletvekili Adayı koymakta hiç tereddüt etmemiştir.Sayın Dabağyan'a "Evladım" diye hitap ederdi. Sayın Dabağyan'ın Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin adının Milliyetçi Hareklet Partisi(MHP) olarak değiştirildiği Adana Kongresi'nde çıkan amplem tartışmasında, "Biz Osmanlı'yız, bize Üç Hilâl yakışır" şeklindeki çıkışı herkesin gözlerini yaşartmıştı. Yine Hıristiyan Türkler'den Dr. Turgut ve Selçuk Erenerol kardeşlerle dosttu. Selçuk Bey'in kızı Sevgi Erenerol manevî kızı olarak bilirdi. Musevî vatandaşlarımızın toplantılarına katılmakta da bir sakınca görmezdi."(s.8)
Ve AKP'nin "Ermeni Açılımı"nı "meşrulaştırırken" kullandığı "argüman"la ilgili olarak da EKŞİ; "Merhum TÜRKEŞ'in, zamanın Ermenistan Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan'la Paris'te yaptığı görüşmedeki vakar'ı, devlet adamlılığı kalitesi"nin "fikirlerine hiç de yakın olmayan", dönemin Türkiye Paris Büyükelçisi Tansuğ Bleda'yı bile "şaşkına çevirdiği"ni, BLEDA'nın "hatıraları"ndan şöyle zikretmekte: "...MHP Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ'n 1993 yılı Mart ayında, Paris'te yaptığı ziyaret, benim için en ilginç olanlardan birisidir...Görüşmede ben de hazır bulundum...O görüşmede yalnız Yukarı Karabağ ile ilgili sorunlar değil, Türk Ermeni ilişkileri de ele alınmış ve Tuğrul TÜRKEŞ Başkanlığı'nda bazı Türk işadamları ile Fransa'da yaşayan kalburüstü Ermeni işadamları Büyükelçilik'te bir çalışma yemeği çercevesinde buluşarak; her iki ülke arasında gerçekleştirilebilecek 'İşbirliği Projesi'üzerinde durmuşlardı....Ancak bu buluşmanın yarattığı olumlu hava ve sürecin sonu gelmedi ve daha TÜRKEŞ Paris'ten henüz ayrılmıştı ki Petrosyan'nın kontrol edemediği Taşnak Güçleri, Laçin koridoruna saldırıya geçerek alınan tüm kararları geçersiz kıldılar..."(s.8, 9)
EKŞİ, "mes'eleyi" daha iyi bir şekilde kavramamızı kolaylaştırıcı olabilmek için; Can DÜNDAR'ın, Milliyet Gazetesi'ndeki "12 Yıl Gizlenen Görüşme" isimli "yazı dizisi"ni de zikretmekte, fakat "DÜNDAR'ın "taraflı" olduğunu vurgularcasına, şunları ifade etmekte:"..İlk günkü başlığı 'TÜRKEŞ'in ŞOKE EDEN SÖZLERİ" idi. Halbuki şoke olacak bir durum yoktu. Alparslan TÜRKEŞ'in görüşleri değişmemişti. Marksist karanlıktan çevreyi göremeyenler, TÜRKEŞ'i 'Irkçı ve Ermeni Düşmanı' zannediyorlardı. TÜRKEŞ'in Petrosyan'a söyledikleri, sadece Azerbaycan'ın değil, Ermenistan'ın da menfaatine idi. Eğer Ermeniler, Karabağ'daki işgalden ve Türkiye'den toprak ve tazminat talep etmek gibi saçma iddialardan vazgeçmiş olsalardı, 1990 yılında 3,5 milyon olan nüfusu, bugün iki milyonun altına düşmezdi.Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra nüfusu azalan tek devlet Ermenistan'dır.Açlık sınırında yaşayan Ermenistan vatandaşlarının, Batı ülkelerine, hatta Türkiye'ye kaçmak için elçiliklerin kapılarında sabahladıklarını herkes biliyor.Türkiye'de de bir 'Ermeni Düşmanlığı" olmadığını gördüklerinde şaşkınlıklarını ifade etmekten çekinmiyorlar..."(s.9,10)
Günümüzde bazı "İslamcı kalemler"in de, AKP İKTİDARI döneminde yaşadığımız "Ermeni Açılımı" nı ele alırken; "âdeta Türk Milliyetçileri ile alay edercesine",makalelerinde, "10 Ekim'de antlaşma imzalandı diye ağlamayın Ey Ermeni Milliyetçileri ve Türk Milliyetçileri!"düşünceleri, "şuur altlarındaki TÜRKEŞ DÜŞMANLIĞI'nı da ortaya koysa gerek!!!
"Eser"inin "Takdim"inde, "27 Mayıs 1960 Darbe"sinde, "Eğer TÜRKEŞ o hareketin içinde olmasaydı, neler olabileceğini hiç düşünmezler" diyerek" bazılarını düşünmeye davet etmekte" ve yine eserinde,"Merhum TÜRKEŞ'in Hayatının Üç Dönemi" yani "3 Mayıs 1944 Olayları"; "27 Mayıs 1960 Darbesi'nin İçinde Yer Alışı" ve "Siyasî Hayatı"nı ele aldığını vurgulamakta...
EKŞİ'nin eserinin "Takdim"in de dile getirdiği "tarihî gerçekler", "siyasî tarihimiz "açısından da aydınlatıcı olsa gerek!
"ÖNSÖZ"DE BELİRTİLEN GERÇEKLER
"Milliyetçi-Ülkücü Yazar ve Gazeteci" EKŞİ, eserinin (13-30) sayfalarındaki "ÖNSÖZ"de ise eserini âdeta "hülaseten/özetlemekte"dir. "Kızıl-Elma Koalisyonları", "Türk Milliyetçileri"ni "işbirlikçi" gösterme gayretleri de diyebileceğimiz, "Irkçılık-Turancılık Dâvâsı"; -EKŞİ daima 27 Mayıs 1960 Hareketi dese de aslında 'Darbesi"dese daha doğru olurdu İ.G.- içinde bulunuşu ve "CIA ve KGB"nin -belkide, sahiden MI5'i de zikretmesi gerekirdi İ.G.-"yakın takipleri", "istihbarat raporları" ile "istihbarî rapor üstüne raporlar...""!2 Eylül Askerî Darbesi" sonrası da, "Her on yılda bir askerî müdahaleye yol açtınız, ama memleketi de Alparslan TÜRKEŞ'in eline teslim etmediniz" "USA mantalitesi"; "Glasnot(Açıklık) ve Perestiyorika(Yeniden Yapılandırma" ile "Sovyet-Rusya Pravda'sında, "TÜRKEŞ'E FAŞİST DİYEMEYİZ" şeklinde de "özetlenebilecek "tarihî röportaj";"27 Mayıscılar'ın USA fişlemesine maruz kalmaları"; yine Türkiye'de "Amerikan Marifetleri" diyebileceğimiz, "Küçük Gruplar'ın Amerikalılarca Eğitilmeleri";hâlen "Ergenekon Tartışmaları" ile daha da "deşifre" olmuş olan fakat çoğumuz az bildiği gerçeklerden; "Prof. Yalçın KÜÇÜK'ün Gerçeği";ve tabii rahmetli Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ'in, "27 Mayıs Darbesi"içinde yer almakla beraber "kurulmasına öncülük ettiği kurumlar:Devlet Planlama Teşkilatı,TÜBİTAK,OYAK ve belki de günümüzde hepten(Devletçe)unuttuğumuz "Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü..."
Şayed "yanlış algılamadıysam", eserinde EKŞİ, "Ergenekon Tartışmaları" ile "iç yüzü/künhü" daha da "anlaşılır olmuş olan" ve artık da hiçbir "Milliyetçi-Ülkücü'nün tasvip etmediği, edemeyeceği", 1980 sonrası "dönüşüm" yaşayan bazı "solcular"ın, "materyalist/maddeci milliyetçilik" diye de tanımlayabileceğimiz şekilde "Ulusalcı" çizgiye gelenleri ile Türk Milliyetçileri'nin bazı mes'eleler de "ortak tavır" alışları yani bilinen ismi ile "Kızıl-Elma Koalisyonları"nı "beğen"mektedir... Ve yine EKŞİ de, "Ülkücü Hareket" içinden "Gülen Hareketi"ninin "Dinlerarası Diyalog" "küresel açılımı"nı ise "ihanet" olarak algılamakta.(s.113.14.15) Benim de kanaatimdir ki; "Ulusalcılar"ın "Ulusal Duruşları"nın "Türk Milliyetçileri'ne bir zararı yoktur..."Ancak şahsımda zamanında, "Kızıl-Elma Koalisyonları"nı, "Şeytanlarla meleklerin işbirliği yapması düşünülemez", diye tasvip etmemiştik...Elbetteki, "Milliyetçi ve Ülkücü Yazar ve Gazeteci" olan EKŞİ, 2009'larda, bu konularda neler düşünüyor, bilemiyorum...
EKŞİ, "Milliyetçi Türk Gençliği'nin 'ilk demokratik tepkisi" diye de tanımladığı(**) "3 Mayıs 1944 Olayları" ilgili, "Türk Milliyetçilerinin sadece Sovyet-Rusya'nın yenilme arzusundan başka" bir taleplerinin olmadığı, ne Almanlar'dan, Ne Ruslar'dan hatta ne de başka "dış güç"lerden "hiçbir yardım ve destek almadıkları"nı, böyle bir vakıayı ispatlayacak hiçbir "resmî" "iç ve dış" bir "belge"nin de, "vesika"nın da olmadığını vurgulamakta.(12,19) ve "Almanya o günlerde Türkiye'deki Türk Milliyetçileri ile değil, Türkiye'yi yönetenlerle iyi ilişkiler içerisindedirler"(s.20) demekte.
"Sevmediklerinin başında Türk Milliyetçileri gelir.Sırf Turancı Dr. Fethi TEVETOĞLU'nun akrabası olduğu için Tarkan adlı pop şarkıcısını yerden yere vurur...Tabii ki en büyük düşmanı Alparslan TÜRKEŞ'tir" dediği ve çoğumuzun da pek az bildiği bu "tanımlamaları" ise Prof.Yalçın KÜÇÜK için yapıyor.(s.25,26)Ve EKŞİ,"KÜÇÜK'ün verdiği bilgiler ve kullandığı malzemeden istifade etmemek ne kadar büyük bir eksiklik ise onun mantığı ile hareket etmenin de bir o kadar zararlı olduğunu düşünüyorum"(s.25) demekte.Ve yine 29.sayfada ise KÜÇÜK'ün şu görüşlerini zikretmekte:"TÜRKEŞ, Türk Milliyetçisidir.İdeolojik olarak bizim düşmanımızdır. Biz, Türkiye'de, onu ve dâvâ arkadaşlarını Amerikancılıkla suçluyoruz. Siz, kalkıyorsunuz, ideolojik kavganın en yoğun yaşandığı yıllarda(1968) 'Alparslan TÜRKEŞ Emperyalizm'e karşıdır', diyorsunuz.Siz, bir Sovyet Bilim Adamı olarak böyle derseniz, biz bu fikir savaşında nasıl başarılı olabiliriz, nasıl size hizmet edebiliriz?"
ATALARI ve HAYATI
EKŞİ'nin bu eserinin buraya kadar olan kısımlarını okuduktan ve "Alparslan TÜRKEŞ'İN Ataları,Hayatı" gibi sonraki sayfaları bir göz gezdirdiğinizde, "bıkkınlık"a garkoluyorsunuz ve âdeta tekrar tekrar eserini karıştırsanız da, "okumayı sürdürme iştiyakı"nı duyamıyorsunuz...Yanılıyorsunuz elbette...Ben tamamını okuduğumda, sizlerin ne kadar da "eksik" kaldığınızı da tahmin edebiliyorum.. Çünkü eserinin "Takdim" ve "Önsöz"ün deki bilgilerin ayrıntılarını okuyunca...
EKŞİ'nin eserinin ""Alparslan TÜRKEŞ'in Ataları" kısmında "Oğuzların/Türkmenlerin 'Afşar Boyu"na mensup olduğunu, Afşarlar'ın ise "köklü bir boy" olduğunu, "Üçok, Bozok" ve "Oymak Teşkilatları"ndan demle, "teşkilatçı " bir boy olduğunu,"Koyunoğullarının yani TÜRKEŞ'in kaderinde Kıbrıs vardır" diyerek; Afşarlar'ın Kayseri'den Kıbrıs'a mecburî sürgün edildiklerini ve yine rahmetli TÜRKEŞ'in "Karizmatik Liderliği"nin ise "Afşarlar"dan geldiğini zikretmektedir.(s.31,32,33)
EKŞİ; "Alparslan TÜRKEŞ'in Hayatı" kısmında ise "az bilinen gerçekler"i dile getirmekte: "Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi ÇAKMAK'ın emri ile kuleli Askerî Lisesi'ne kaydoldu...1938'de Asteğmen rütbesi ile Harp Okulu'nu bitirdi ve 'Asteğmenlik Rütbesi'ni bizzat Atatürk tasdik etti.Atatürk'ün naaşı başında nöbet tutan Asteğmenler arasında Alparslan TÜRKEŞ de vardı....27 Mayıs 1960 Darbesi içinde yer aldı.İlk 'İhtilal'(Darbe dese daha doğru olurdu.İ.G.) bildirisini radyodan okudu. MBK üyeliği yanısıra 'Başbakanlık Müsteşarlığı" görevini de yaptı.TÜBİTAK, DPT,OYAK,TKAE gibi kuruluşların kurulmasına öncülük etti...Verimli bir yazar olan merhum TÜRKEŞ'in 20'den fazla basılmış eseri vardır."(s.35,36,37)
EKŞİ'nin eserinin 39. sayfasındaki,"Topraksız köylüye tapu" başlığının üzerindeki, "Yıllarca tartışılan 'Toprak Reformu' ilk semeresini 1975 yılında verdi.Başbakan Yardımcısı Alparslan TÜRKEŞ, Şanlıurfa'da topraksız bir köylüye verdiği tapu ile tarihte bir ilki gerçekleştiriyor" alt yazılı "TÜRKEŞ FOTOĞRAFI...", beni hayli düşündürdü.."Hüseyin SAVAŞ"ın "çalışması" olan "Şanlıurfalı Şehid Ülkücüler"in hayatının anlatıldığı, "Ahde Vefa" isimli eserini de hatırladım...
"IRKÇILIK-TURANCILIK DÂVÂSI"
Rasim EKŞİ, "Amerikan,İngiliz ve Fransız belgelerinde ALPARSLAN TÜRKEŞ" isimli bu eserinde,"resmî konseptin" deyişi ie(***) "Irkçılık-Turancılık Dâvâsı" mevzusunu, (39-124) sayfaları arasında ele alıyor.EKŞİ, "İsmet İNÖNÜ, Türk Milliyetçilerini yargılayan ilk Türk Devlet Başkanı olarak tarihe geçti. Birkaç yıl önce "Biz Türkçüyüz" diyen Başbakan Şükrü SARAÇOĞLU ile Türk Milleti'nin gönlünde taht kurmuş olan büyük asker Mareşal Fevzi ÇAKMAK'ın sessiz kalmış olmaları da hüzünlü birer hatıra olarak hafızalarda kaydedildi"(s.39) demekte ve yine "Türkiye'yi Amerikan güdümüne sokan anlaşmaların imzalamalarına da İsmet İNÖNÜ devrinde başlandığı bilinen bir gerçektir. Türkiye'nin Batı'ya teslimiyet zincirinin ilk halkası 12 Temmuz 1947 tarihli Türk-Amerikan anlaşmasıdır. "(s.40) vurgusunu yapmakta ve "ATATÜRK'ün ölümü ile bir müddet duran milliyetçi faaliyetlerin yeniden başladığını, Milliyetçi Gençliği'n yeniden filizlendiğini gören Millî Şef, ekibi ile birlikte harekete geçer. Sosyalist eğilimli gazeteler ve dergiler de durup dururken Türk Milliyetçilerine saldırılar başlatır"(s.40) demekte.EKŞİ;"Türkçülük acaba söylendiği gibi dışardan mı gelmiştir?Türkçüler Alman ajanı mıdır? Türkçüler faşist devletlerin Türkiye üzerinde hakimiyetine taraftar mıdırlar?Türk ırkçılığı Alman ırkçılığının kopyası mıdır?"(s.42) diye de sormakta...
"Çağdaş Türkçülüğün Dört Büyük Şahsiyeti; Ali SUAVİ, Süleyman Paşa, Ziya GÖKALP ve Rıza NUR" hakkında "mufassal/özet" bilgiler veren EKŞİ; "Çağdaş Türkçülüğün dört büyük şahsiyetinden hiçbiri, Alman kültüründen gıdalanmış kimseler değildir. Hiçbir millete aşırı sempatileri yoktur. Hepsin de Türk Milleti'nin üstünlüğü ve büyüklüğü düşüncesi hakimdir.Vicdanlı ve namuslu insanlar kabul ederler ki, bu dört büyük ölü sağ olup da memleketin başında bulunsalardı, herhalde 'Faşist Devletlere':'Buyurun! Bu ülke sizin olsun.Dilediğinizi yapın!" demezlerdi"(s43) şeklinde 'görüşü'nü ortaya koymakta.
EKŞİ; "...Demokrasi, Faşizm ve Sosyalizm(keza onun aşırı şekli olan Komünizm) fikirlerinden hiçbirisi Türklerden doğmamıştır. Acaba, bir Türk, demokrasiyi kabul ettiği zaman niçin 'İngilizci' sayılmıyor da; Faşizme taraftar olunca (!)'Almancı' olduğuna hükmolunuyor? Yabancı fikirleri benimsemek, o fikrin çıktığı milleti de benimsemekse, Türkiye'de aşağı yukarı 'Türk yok' demektir."(s.44) diye "düşünceleri"ni belirtiyor..."Bizim Ülkümüz, dâvâlarımız asırlık'tır, millî'dir" diyen EKŞİ; "Irkçı demek, kendi ırkının üstünlüğüne inanmış adam demektir. Böyle bir adam, nasıl olur da 'başka ırk'a ajanlık' edebilir? Bunu bir an düşünmek bile 'budalalık'tır"(s.44) demekte...EKŞİ; "Türk Milliyetçilerine büyük bir ders vermek isteyen Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ, İçişleri Bakanı Hilmi URAN'a,'Milliyetçi olarak tanınanların listesinin çıkarılması'emrini verir. Hazırlanan yaklaşık 500(beşyüz) kişilik listede, o günlerin tek partisi ola CHP'nin de önemli isimleri vardır.(CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket ESENDAL dahil)Çaresiz listenin kısaltılmasına karar verilir. Hazırlanan uzun listeye rağmen sadece 57 kişi göz altına alınır."(s.54) açıklamalarını da yapmakta...
"Irkçılık ve Turancılık Tahribatı Yapanlar hakkında Hükûmet Tebliği"nden itibaren, "Türk Milliyetçisi olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanı ile Türkçü olduğunu bağıran bir Başbakan; ATATÜRK'ün ölümünden sadece 6 yıl sonra Türkçüleri mahkûm etmek için harekete geçmiş olmasına rağmen; ciddî sıkıntı yaşamaktadırlar. Henüz ATATÜRK'ün tesiri ortadan kaldırılamamıştır. Türk Milliyetçisi olduğunu söyleyen kadrolar, ülkenin tek siyasî kuruluşu olan CHP'nin de içindedir."(s.56) 'vurgusu'nu yapan EKŞİ, "Ankara Vali'si Nevzat TANDOĞAN'ın, Milliyetçilerden bazılarını çağırıyor, sorguya çekiyor, tehdit ediyor, eski tanınmış Milliyetçilere ağır küfürler ediyordu. Böyle çağrılanlardan biri de Prof. rahmetli Remzi Oğuz ARIK'tı.Neler söylemişlerdi yüzüne karşı!...Cumhurbaşkanı İNÖNÜ'nün "19 Mayıs 1944 Konuşması" ile dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL'in "konuşmaları"ndan, "Türk Milliyetçilerinin defterden silinmek istendiği anlaşılmaktadır."(s.57) 'tesbit'ini yapmakta.
Rasim EKŞİ; eserinin "Irkçılık-Turancılık Dâvâsı İddianamesi" bölümünde ise (59-96 sayfaları arası); Rahmetli Türkistanlı Büyük Tarihçi Ord.Prof.Zeki Velidî TOGAN'ın 'Türkiye'yi terk etme mevzûsu"nun "iç yüzünü/künhü"nü de(s.61) açıklamakta, bu "Savcılık İddianamesi"ne göre, "en ağır suçlananlar"ın ise "Prof.Zeki Velidi TOGAN, Hüseyin Nihal ATSIZ, Alparslan TÜRKEŞ ve Reha Oğuz TÜRKKAN" olduğunu belirtmekte; "iddianame"den açıklamalar yapmaktadır. EKŞİ, Rahmetli Hüseyin Nihal ATSIZ'ın daha o yıllarda(1944), "Milliyetçi Fikriyat'ın mensuplarına", "Türk Tarihi'ne 'bütüncül' bir açıdan bakabilmeyi ve 'sadece saltanat ve rejimler değişir' amma 'Türk Devleti', 'Büyük Türk Devleti' devam eder"s.71) 'görüşlerini' kabul ettirdiğini ifade eder. EKŞİ; "Savcılık İddianamesi"nde yer alan "sanıklar"ın "Portre"lerini de "hülaseten" açıklar ve eserinin "Irkçılık-Turancılık Dâvâsı" 'mevzu'lu bu "bölümü", "yargılanan 57 Türkçü'nün" isim listesi ile tamamlar...(s. 95,96)
"TÜRKEŞ YARGILANIYOR"
"Resmî anlayış"ın "Irkçılık-Turancılık Dâvâsı" diye "isimlendirdiği bu "dâvâ"nın "yargılamalar" safhası, neredeyse üç yıla yakın sürmüş ve "bütün sanıkların beraatine" kararı ile 31 Mart 1947 tarihinde sona ermişti", 'hatırlatması"nı yapan EKŞİ, rahmetli TÜRKEŞ'in "yargılanma" süreci hakkında da ayrıntılı bilgiler veriyor. "Sıkı bir sorgulamaya" maruz kalan rahmetli Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ, 'vatan hainliği' ile de 'suçlanmış'tı."...Bana da 'vatan hainliği'isnat edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben, yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim.Devletimin, büyüklerimin emirlerine, kanunlara daima itaatli ve kelimenin tam manasıyla milletsever, yurtsever bir Türk Subayı'yım"(s.98) şeklinde cevapladığını zikreden EKŞİ, yine "yargılama süreci'nde, rahmetli TÜRKEŞ'i, ATSIZ, TÜRKKAN ve TEVETOĞLU ile "ilk tanışmaları" hakkında yaptığı açıklamaları belirtmekte.(s.98, 106,107)
EKŞİ, eserinin "Turancıların 'Alman Taraftarlığı'Yalanı" başlıklı bölümde ise (s.109-114), "İkinci Cihan Harbi'nde, Almanların da Türkiye'yi 'İşgal Planı' olduğunu vurgulamakta(s.112) ve "Türk Milliyetçilerinin 'Alman Yanlısı' olduklarını ispatlayacak hiçbir belgenin olmadığını; "Türk Milliyetçilerinin tek suçlarının, Sovyet-Rusya'nın yenilmesini arzu etmiş olmalarıdır"."(s.113)demekte ve "Tarih ve Düşünce Dergisi"nin, aynı yıllarda "Almanlardan Rüşvet Alan 'Türk Gazeteciler' ve 'Önemli Kişiler'in isimlerinin yayınlandığını" zikrederek;" Zaten Türkiye'de her zaman 'Alman Yanlısı Basın olmuştur" gerçeğini de dile getirmekte.(s.113)
27 MAYIS 1960 DARBE SÜRECİNDE TÜRKEŞ
"Milliyetçi ve Ülkücü Yazar ve Gazeteci" diye tanımlayabileceğimiz Rasim EKŞİ, "Amerikan, İngiliz ve Fransız Belgelerinde ALPARSLAN TÜRKEŞ" ismini verdiği ve merhum TÜRKEŞ'in "hayatını ve mücadelesi"ni de hatırlattığı bu eserini "Üç Bölüm" hâlinde ele almıştı. "27 Mayıs 1960 Darbe Sürecindeki TÜRKEŞ" başlığı ile de isimlendirebileceğimiz bu bölümde; ki eserinin 125-186 sayfaları arasıdır."27 Mayıs Hareketi" diye tanımladığı "27 Mayıs 1960 Darbesi" hakkında açıklayıcı bilgiler veren EKŞİ;yine "CHP ve 27 MAYIS" bölümünde de "açıklayıcı" bilgiler vermektedir.(s.131, 184)
EKŞİ;eserinin "TÜRKEŞ İDAMLARA KARŞI İDİ" bölümünde ise Hindistan'ta sürgünde iken 'GÜRSEL'e ve bir arkadaşına yazdığı 'mektuplar'da, "idamlara karşı olduğuna "dair görüşlerini zikretmekte.(s.185-188)
"AMERİKAN-İNGİLİZ VE FRANSIZ BELGELERİNDE ALPARSLAN TÜRKEŞ"
Rasim EKŞİ'nin eserine de adını veren bu sayfadan(189) itibaren, "Türkiye'deki Amerikan/USA Varlığı" şeklinde de 'tesbit' edebileceğimiz "olgu"yu çok rahat hissedebiliyoruz. "Türkiye'deki Masonik Varlığı" da hatırlatan bu bölümde, "Amerikalıların "Millî" bildiğimiz ve hâlen tam metnini okuyamış ta olsak, kimilerinin "Önemli İşler Dairesi" diye tarif ettiği "Türk Emniyet Teşkilatı"nı "nasıl ele geçirdikleri" ve "ABD-Türk Emniyet Teşkilatı İlişkileri" hakkında "yoğun bilgiler"le karşılaşıyorsunuz. Yine "Yassıada Duruşmaları"nda, "gizli oturumlar"da, "ABD-Türk Emniyet Teşkilatı İlişkileri" hakkındaki ifadelere de 'geniş' yer verilmekte..Eserin bu kısımlarını okuduğunuzda, "bir nesli 12 Eylül Zindanlarına tıkan zihniyet"in,"Türk Emniyet Teşkilatı" içerindeki "kadroları"nı da 1950'li, 1960'lı yıllarda hazırladıklarını da anlıyorsunuz...(s.189,199,215)
Yine "Mufassal İstihbaratçılık Tarihimiz" diye de isimlendirebileceğimiz kısımlar ise (s.200,201,202) "mide bulandırıcı", "tiksindirici..."
Bu bölümde, "ATATÜRK'ün 'Son Osmanlı Padişahı Sultan Vahdeddin'e Yardım Edememenin Istırabı"nı yaşadığının dile getirildiği(s.212,213) sayfalarda ise çoğumuzun bilmediği "bir tarihî gerçek" dile getirilmiş.
EKŞİ'nin eserinin 244.sayfasına, "Türk Emniyet Teşkilatı'nın 'iç yüzü/künhü', 'gerçeği' anlatılmış...'Amerikan varlığı...Masonların varlığı..." diye yazmışım...
EKŞİ Türkiye'deki 'Amerikan Varlığı'nı, sadece "Türk Emniyet Teşkilatı" içinde hatırlatmamakta; bir başka büyük kurumumuz olan "TSK" içinde de, -Sadi KOÇAŞ'ın yazdıklarını zikrederek- "Amerikan Varlığı"nı hatırlatmakta..."Amerikalılara Göre Türk Ordusu'nun Yapısı" bölümünde "Türkiye'deki 'Amerika'nın Gerçek Yönünü " de zikretmekte..(s.245-248)
EKŞİ, eserinin "Albay Dickson Raporu" kısmında ise "...Bir CIA ajanının TÜRKEŞ'i 'ABD Karşıtı' görmesi doğal karşılanabilirnir. Fakat eğer bu rapor KGB tarafından hazırlanmış ise Sovyet Gizli Haberalma Teşkilatı'nın Alparslan TÜRKEŞ'i 'ABD Karşıtı' göstermesinde neyin hedeflenmiş olacağını anlamak oldukça zordur. Zira TÜRKEŞ, daha ziyade 'Sovyet Aleytarı' olarak tanınmış bir kişlidir"(249) demekte ve "Aralarında aşırı solcular, Liberaller ve Türk Milliyetçilerinin de bulunduğu 50 Türk Aydını, siyasetçisi, ABD Karşıtı gösterilerek, "nötralize" edilmeleri istenmiştir"(s.250) ve bu "50 Türk Aydını-Siyasetçisi"nin isim listesini ise yayınlamaktadır.(s.254, 255)
EKŞİ, eserinin "27 MAYIS ve İNGİLİZLER" başlıklı bölümünde ise rahmetli TÜRKEŞ'İN, "27 Mayıs 1960 sabahı ile Türk Milleti'nce tanınmaya başlandığı"nı; "Kıbrıs Millî Dâvası" na, kendisi de Kıbrıslı olan rahmetli TÜRKEŞ'in yaptığı katkıları, "bozduğu oyunları" açıklıyor.(s.261,268) EKŞİ'nin eserinin 269. sayfasına şunları yazmışım:İyi ki Rasim EKŞİ'nin bu eserinin tamamını okumuşum. Aslında Türkiye'mizde 'kimin ne düşündüğünü öğrenmek isteyen düşündürücü odakların ecnebî odaklar olduğunu da düşünüyorsunuz.Ve Rahmetli TÜRKEŞ'in 'gözünü Kıbrıs'tan ayırmadığını..."
EKŞİ'nin eserinin "GÜRSEL ve TÜRKEŞ'in Faaliyetleri" bölümünde dile getirilen; rahmetli TÜRKEŞ'in "27 Mayıs 1960 darbe Süreci"nde, "Amerikalılardan 'malî talep'de bulunduğu(100 milyon lira) bu kısımlar, aslında "Türkiye Medyası'nda " da az-çok "tartışıldı...""TSK'nın reorganizasyonu" namına yapılan bu "taleb", "Türkeş Düşmanlığı" ile de bilinen "Anadolu VAKİT" gazetesinde;"ABD'den darbecilere ödül:50 Milyon"(****) ver "Darbeci, ABD'den Dilenmiş"(*****) dile getirilmişti.
EKŞİ, rahmetli TÜRKEŞ'in "siyasete gireceği öngörüsünü" yapan "İngiliz Diplomat" ait belgeyi zikrettikten sonra;(s.279,280) yine "İngiliz Bakışıyla", rahmetli TÜRKEŞ ve arkadaşlarının tasfiyesi,"14'ler vakıası" ve "13 Kasım 1960 Talat Aydemir Darbe Teşebbü
sü" hakkında tafsilatlı bilgiler vermekte,tabii "belgelere" dayanarak, '27 Mayıs 1960 sonrası süreç' özetleniyor.(s.281-286)EKŞİ, "14'ler Vakıası" ile 'Hindistan'a sürgün edilen rahmetli TÜRKEŞ'in, "İngliz Takibi"nden kurtulmadığını vurgulayarak; "İngilizlerin Ankara'daki Büyükelçilerine yazdığı 'rapor'dan" bahsetmekte.(s.293,294,295) Ve bu "İngiliz Raporu"nda, rahmetli TÜRKEŞ'in "Ülkeyi Seküler bir Sosyalizme götürecek yeni bir tip lidere ihtiyaç ile kendi idealinin bir Lasky tipi Sosyalizm olduğunu söylemesi...Belki de "İngiliz sallamaları...."dedirtiyor!
Rasim EKŞİ, yine eserinde Alparslan TÜRKEŞ ve arkadaşlarının(14'lerin) faaliyetlerini en yakından takip eden ülkenin İNGİLTERE olduğu vurgusu ile "Cezayir Kurtuluş Hareketi"ne verdiği 'destek' sonrası 'takildığı' 'Fransız takibi'ne dair 'rapor'a da yer veriyor.
Ne kadar da "millî'ciler, İslamî ve insanî şuur sahipleri "ecnebî takiplere takılmış" dedirten bölüm...Ve rahmetli TÜRKEŞ hakkında, "hem Nazi, hem Komünist, hem deTürk Milliyetçisi" olduğunu yazan "İngiliz raporları..." EKŞİ ise "Zira bir insanın hem Nazi, hem Komünist ve hem de Türk Milliyetçisi olması düşünülemez. Dinin yani İslamiyet'in reforma edilmesi mümkün değildir. Reforme edilmiş İslam, İslam olmaktan çıkmıştır."(s.300) şeklinde "görüşleri"ni dile getirmekte.
EKŞİ; eserinin "Talat AYDEMİR, TÜRKEŞ'in Adamı mı?" başlıklı kısmında ise yine "İngiliz Diplomatlar'ın hazırlayıp Londra'ya gönderdikleri 14. Ağustos. 1962 tarihli 'rapor'da, "darbe meraklısı Albay Talat AYDEMİR'in 'Türkeş'in adamı' olup-olmadığı irdelemesinin yapıldığını ve "ciddÎ bir delil" bulamadıklarını, 'Ordu'dan atılan Genç Subaylar'ın 14'lere yani TÜRKEŞ'e yakın olduklarını işaret ediliyor" 'tesbit'ine yer verilmiş.(s.303)
Rahmetli TÜRKEŞ'in "Cezayir Milliyetçilerine Desteği"; çoğumuzun, hele de "Türkeş Düşmanları"nın hiç de hatırlamak istemeyeceği kısımlar olsa gerek! EKŞİ, "DP'nin bile uzun yıllar 'Batı endeskli dış politika' takip ettiğini; "dış politika"da 'Batıcılığın', İkinci Cihan Harbi sonrası İNÖNÜ devrinde başladığını ve 1955'den sonra "dönüm noktası"na geldiği 'tesbit'ini yapmakta.Ve tabii yine çoğumuzun "çok az bildiği" bu "gerçekler"in yanısıra, 27 Mayıs 1960 darbesi sonrası oluşan "Askerî Yönetim'in, rahmetli TÜRKEŞ'in de katkıları ile "Millî Dış Politika' izleyerek; NATO ülkesi olmamıza rağmen,Fransa'ya karşı 'Cezayir Milliyetçileri'nin safında yer tutması...(s.311-314)
"EKLER"
Rasim EKŞİ, bahse konu eserinin "Ekler" bölümünde-ki 315-434 sayfaları arası-ise "Üç Dönem"e ait "belgelere yer vermekte.Birinci Dönem diyebileceğimiz, resmen "Irkçılık-Turancılık Dâvâsı" diye isimlendirilen "dâvâ"ya ait belgeler:Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İNÖNÜ'nün "19 Mayıs 1944 Konuşması"; dönemin Başbakanı Şükrü SARAÇOĞLU'nun yine aynı tarihteki konuşması ve dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL'in, 19 Mayıs 1944 Yılında yaptığı Millî Bayramızı açış konuşması ile CHP Genel Sekreteri Memduh Şevket ESENDAL'ın CHP teşkilatlarına gönderdiği tamimin "tam metinleri..."
Bir Cumhurbaşkanı'nın ağzından, hem de "Millî bir bayram günü"nde, yaptığı konuşmada, "Milliyetçi Türkiye" demesi, "Türk Milliyetçisiyiz" demesi,ne kadar da "hoş "geliyor. Kırk yaşına aşan nesillerimizin "bir Cumhurbakanı"nın ağzından "hiç duyamadığı" kelime ve cümleler bunlar! Ancak, "Türk Milliyetçilerini ilk yargılayan Devlet Başkanı" da olan İsmet İNÖNÜ, bahse konu "konuşmasın"da, "Turancılar...Turancılık fikri....Irkçılar..." diyerek, "Türk Milliyetçilerine de taarruzdan geri kalmamakta."En ağır olarak suçladığı" paragraflar ise sondan bir önceki...(s.321)
Ve "İngiliz Papen"in 'raporları.."Sağlık raporları" değil elbette, "istihbarî raporlar..."(s.331-382)
EKŞİ'nin eserinin "EKLER""kısmının en dikkat çekici "mevzu"lar ise "Türkeş'in 'Balkanları İlhak Edelim" ile "Sovyet Gazetesi'den Alparslan TÜRKEŞ'e Övgü" başlıklı kısımlar..
Rahmetli TÜRKEŞ'in "Türk Siyaseti"nde bir yıldız gibi parlamasının tarihini 1944 değil, 1939 yılı olduğu 'tesbit'inin yapılması...Daha 22 yaşında asker/Teğmen iken, Cumhurbaşkanı İNÖNÜ'ye yazdığı mektup...Daha o yaşlarda bile "yaşadığı Dünya'yı Türk'çe" yorumlayabilme kapasitesi...EKŞİ, bu mektubu genişçe zikrediyor..(s.391-396)
Ve "Glasnot(Açıklık)" ve "Perestiyoka(Yeniden Yapılandırma) süeci sonrası dağılan "Kızıl İmparatorluğu"n "Pravda'"sının, rahmetli TÜRKEŞ ile yaptığı röportaj..."Şimdi bundan sonra Alparslan TÜRKEŞ kim? Faşist mi? Hem de Sovyetler Birliği'nin düşmanı mı? Düşman da, faşist demek doğru değil...."Bizim partimiz,Türk Milliyetçilerinin partisidir. Bizim varlık sebebimiz, insanlarımızın geleceğini teminat altına almaktır..."İslam'la Milliyetçilik birbirine zıttır diyenler, bunu bilmedikleri için söylüyorlar...Bizim dinimiz milliyetçiliğe değil, ırkçılığa karşıdır. Ulu Peygamberimiz bir Hadis'in de şöyle buyurmuştur;"İnsan kendi milletini sevmekle suçlanamaz"...İnsanlık tarihi boyunca milliyetçilik olmuştur...Milliyetçilik, dünün de, yarının da ideolojisidir...Bizim milliyetçiliğimiz halkımız sevmemizden, halkımıza değer vermemizden ortaya çıkmıştır...Biz şuna inanıyorduk: Marksist ideoloji başımıza gelse, Türk Milleti dünya üzerinde kalmaz. Ve Türk Milleti'nin, Devleti'nin yaşaması için Marksit İdeoloji'ye karşı çıktık....Faşizme biz de karşıyız. Biz anti-demokratik bütün ideolojilere karşıyız...Hiçbir zaman bizim Bozkurtlar kan dökülmesini istemedik.Komünistlerle hiçbir zaman silahlı mücadeleye girmek istemedik......Onlar bizi öldürdü..Bu insanları solcu militanlar öldürdü..."
1991'de "Pravda" gazetesinin yaptığı bu röportajda, "Komsoloskaya PRAVDA" gazetesi muhabirinin;-"Ermenistan-Azerbaycan olaylarına bakışınız!" sualini ise rahmetli TÜRKEŞ, şöyle cevaplıyor:" ....Kan dökülmesini durdurmak lazım.Azerî Türkleri ile Ermenilerin dost olarak yaşaması lazım. İyi komşuluk ilişkileri içinde yaşamalarını diliyorum...Avrupa ve Amerika'daki bazı gruplar,Ermeni-Azerî çatışmasının olması için, Ermenileri kışkırtıyor..Bu olayları 'Sovyetler Birliği'nin dağılmasını isteyen çevreler kışkırtıyor...Kimsenin toprağını kimse zorla alamaz...Ermeniler unutmasınlar ki, 3 taraftan onların komşuları Türk.Türklerle birarada yaşayacaklar..Dostluk sağlamaya çalışmaları lazım..." Ve "geleceğe" dair önemli açaıklamaları..."(s.423-428)
Rasim EKŞİ'nin eserinin "Ekler" kısmı da," Kırım Türklerinin Mektupları" ile bitiyor...Eserinin sayfaları arasına yerleştirdiği, "çok az bilinen fotoğralar" ve eserinin sonundaki "ecnebî belgeleri", eseri daha da "kıymetli "kılıyor..
Her Türk Milliyetçisinin,her Ülkücünün, hele de yaşları 20-30 arasında olan Milliyetçi-Ülkücü Türk Gençlerinin mutlaka okuması gereken bir eser...
Türk Milliyetçiliği Fikir Hareketi'ni, Ülkücü Hareket'i,'Batı menşeili',"gayr-i millî" veya "U.S.A.'ci" göstermek isteyenlere verilen en güzel cevab...
Dip Notlar:
(*):Rasim EKŞİ, "Amerikan, İngiliz ve Fransız Belgelerinde ALPARSLAN TÜRKEŞ", Bilgeoğuz Yayınları, İkinci Basım, Mart 2007
(**):Yeniçağ Gazetesi, Röportaj, 04.Nisan.2007
(***)Y:eniçağ TV, 04.Nisan.2002,Açık Açık Programı
(****): (Zikreden) Anadolu'da VAKİT Gazetesi,Ardan ZENTÜRK'ün Star'daki Yazısı(ABD'den darbecilere ödül:50 Milyon", 28. Mayıs 2007
(*****):(Zikreden )A.VAKİT Gazetesi,, Nur BATUR'un Sabah'taki Yazısı,"Darbeci, ABD'den dilenmiş", 18.Haziran.2007
18.Ekim.2009
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
18 Ekim 2009 Pazar
15 Ekim 2009 Perşembe
YAZI DİZİSİ:ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-3(SON)
YAZI DİZİSİ:
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-3(SON)
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(İSLAM'DAN KORKMALI MIYIZ?(*))
"Yazı Dizi"mizin ilkinde, "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri) isimli eserinden; "titrisiz mütefekkir" de diyebileceğimiz Ali BULAÇ'ın 'en son eseri' diye bahsetmiştik. Fakat "yazı dizi"mizin bu 3. ve "son" bölümünde, "üç kitaptan oluşan 'İslam'dan Korkmalı mıyız?' eserinin "İslamafobia" kısımları(İkinci kitap)nın (Haziran 2009) tarihi itibari ile "en son eseri"dir,"tashi"ini yaparak başlıyorum.
BULAÇ, "İslam'dan Korkmalı mıyız?" eserinin "önsöz"ünde, "İslam ve Fanatizm"in 1995'de ve "'Fundamentalizm''in 1997'de iki ayrı kitap halinde yayınlandığını belirtiyor. "İslamafobi/İslam Korkusu"nu;"İslam'ı, 'korku' unsuru olarak tarif edenlerin ve gündeme getirenlerin niyeti ve hedefi küresel hegemonyanın önünde İslamiyet'i bir engel olmaktan çıkarmak, bu yoldan Müslümanları 'ötekileştirmek' yani aslında "Batı lügatine"ne göre Müslümanları "yok etmek"tir.
"İslamafobia/İslam korkusu"nun 1990'lı yıllarda meşhur Yahudi asıllı Oryantalist Bernad LEWIS tarafından formüle edildiği "tesbit"ini yapan BULAÇ; "(LEWIS) ilk defa Samuel Huntington'un 'Medeniyetler Çatışması'tezinden önce, bunu ele aldı."(s.15) demektedir.
BULAÇ, "İslam'ın hakikî ve aslî imajının' çarpıltılması'na; 'çoğu zaman sosyal bilimcilerin, Oryantalist, İslamolog ve 'beyaz casuslar'ın sebep olduğunu; 'özne' olan 'Müslüman aktör'e tanımlar yapıldığını vurgulayarak; "aslında, İslam ve Müslüman aktör gerçeği çok daha derin dinamiklerden beslenmekte ve beşerî hayatı motive etmektedir"(s.15,16) demekte ve "modern dünyaya söyleyecek sözü olan Müslüman aktörü anlamaya çalışırken, ilk yapmamız gereken 'İslam'ı anlamak olmalıdır'(s.16) "tesbit"ini de yapmakta.
FANATİZM
BULAÇ, "Birinci Kitap Fanatizm" bölümünde, "İslamiyet ile Hıristiyanlık"ın 'farklılıkları'nı ortaya koymakta; "Hıristiyanlığın bir 'devlet dini' haline dönüştürüldüğünü " vurgulamakta, "Hıristiyanlık'taki 'iç çatışmalar' ile İslamiyet'teki 'iç çatışmalar'ın da birbirlerinden tamamiyle 'farklı' olduklarını; "İslamiyet'teki iç çatışmaların 'mezhep savaşları' olmadığını,'siyasal çatışmalar ve başkaldırılar'olduğu(s.34) "tesbit"ini yapmakta.
İslamiyet'in daha ilk yılllarından itibaren daima "özgürlükçü" olduğunu,'kaba kuvvet ve şiddet'e dayanmadığını(s.29) belirtiyor. BULAÇ; "İslamiyet özgür tartışma ortamını ve özgür tercihi savunan, hoşgörülü, tahammülkâr ve şeffaf bir din olmak durumundadır. İslam tarihi, bu örneklerle doludur."(s.30) demekte. Ve tabii "İslam Tarihi" boyunca 'Müslüman olmayanlara tanınan haklar'ı, "zımmî hukuku" da hatırlatmaktadır.
BULAÇ; "Laiklik niçin Batı'da çıktı?" suâline cevap ararken de, 'Devlet dini'ne dönüşen Hıristiyanlık'ın baskı ve fanatizm'e dönüşerek, 'mezhep savaşları'na sebep olmuştur, demekte ve "Laiklik formülü ile 'çare' bulunduğu" 'tesbit'ini yapmakta."Seküler:Din-dışı, dünyevî" şeklinde tarif ederken;"Laik ise 'ruhban-dışı' olarak tanımlamaktadır.(s.34)
BULAÇ,yine 'fanatizm' adını verdiği 'birinci kitab'ın ilk bölümünde, "İslam tarihi'nde yaşanılan 'acı hadiseleri' ise "Hukuk İhlalleri" ve "siyaseten katl vakıaları" olarak tanımlamakta.(s.35)
BULAÇ;"...İslam tarihindeki saltanat rejimlerinin siyaseten katl olaylarına örnek gösterileceğini, bunların tümü birer "Hukuk İhlali"dir; bu siyasal cinayetlerden İslam ve Müslümanlar değil; o günkü rejimler sorumlu tutulmalıdır."(s.36) demekte.
BULAÇ'ın eserinin ileriki sayfalarında da "Nizam-ı Âlem uğruna evlat katli olayları"nı da "Hukuk İhlalleri" olarak değerlendirmekte ve "o günkü rejimin sorumlu olduğu" şeklinde "görüşü"nü ifade etmekte.
BULAÇ;"Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması" ilgili olarak görüşlerini dile getiriken; "Türk-İslam Milliyetçileri'nin sık sık vurguladığı gibi(belki de İslam Mefkûrecileri/İslam Ülkücüleri diyebiliriz İ.G.) İslam'ın Anadolu'daki varlığı 100(bin) yıl değil; 1400(bindörtyüz) yıldır" demekte ve "1400 yıldır bu toprakların somut ve canlı realitesi olan İslam, bugün Türkiye dediğimiz ülkenin kültür dokusu durumundadır"(s.40) demekte.
BULAÇ, "Avrupa'da 'Din' ile 'Devlet' değil; 'Kilise' ile 'Devlet' birbirlerinden ayrılmıştır"(s.44) demekte ve 'Hilafetin saltana dönüşmesi ile ve Ulema'nın 'resmî' ve 'sivil' Ulema diye ayrılışı ile başlayan "vetire"yi 'hülasa' ederken; Bediüzzaman Said Nursî(k.s.) gibi âlimlerin, niye 'İkinci Abdülhamid'e destek vermedikleri'ni ise "devletin alanı dışındaki Ulema geleneği"ne bağlamakta.(s.45)
BULAÇ; "Çanakkale Savaşı"nı aslında "Medreseliler Savaşı" olduğunu hatırlatarak; yaşanılan 'süreç''lerde 'yok olan' Ulema ve aydınlar kuşağı'nın ; ancak 1970'lerden itibaren yeniden 'var olmaya' başladığı "tesbit"ini de (s.46)" yapıyor.
BULAÇ; eserinin bu kısımlarını çok önemli cümleleri ile tamamlamakta:"...Bazıları İslam'ı, tarihte görüldüğü şekliyle halka ait yönetimi babadan oğula bir mülk gibi devreden saltanat ve hilafet rejimleriyle aynı şey sanabilir; ya da bugünkü krallık rejimleri veya bir gece yarısı apansız gelen bir askerî darbe ile de İslam'ın meşru bir rejim olabileceğini düşünebilirler; ama biz İslam'ın katılımcı, özgür, adil ve insan hayatını kutsal sayan düşünce ve görüşlerin serbestçe tartışılmasından korkmayıp aksine bundan yarar uman ve ancak bu ilahi ve kendinden emin kimliğiyle insanların gönüllerini fetheden bir din olduğu gerçeğini vurgulamak; kimden ve nereden gelirse gelsin insanları susturan, onlara yukardan buyuran, bir oldu bittiyle iktidarı gasp etmeyi planlayanlarla bir akraba ve yakınlığımız olmadığını anlatmalıyız."(s.59)
"TÜRKİYE'DE DİN-DEVLET İLİŞKİLERİ, 'LAİK' DEĞİL; 'BİZANTİNİST'"
BULAÇ, "Birinci Kitap FANATİZM'in 'İkinci Bölümü"nde, 'Türkiye'deki Din-Devlet İlişkileri' hakkındaki görüşlerini de' belirtiyor. 'Devlet'i aşırı derecede 'kutsama', 'yüceltme' anlamına gelen 'Devlet Fetişizmi' kavramı ile başladığı bu 'bölüm'de; belki yine "tartışılacak" 'görüşler' de ileri sürmekten geri kalmıyor. BULAÇ, "Laik bir ülkede dinin devlet, devletin de din işlerine karışmaması gerekir. Her iki alan özerk ve bağımsız olmak durumundadır" dedikten sonra şu "tesbit"ini de yapmakta:"...Bu durumda Türkiye'deki din-devlet ilişkisini 'laik' olmaktan çıkarır, tam aksine 'Bizantinist' bir kategoriye sokar."(s.66)
"Osmanlı Devleti'nin 'Şeriat(sivil alan)" ve "Örfî Hukuk(resmî alan)" gibi '2'li hukuk'la yönetildiğini vurgulayan BULAÇ; belki de çoğumuzun ilk defa duyduğu ve okuduğu şekli ile , "Nizam-ı Âlem için kardeş katli" vakıalarını ise "Hukuk İhlalleri" olarak değerlendirmekte.(s.70, 71 ve 117)
"...Devlet hiçbir zaman herşey değildir ve 'Nizam-ı Âlem için " "Hukuk İhlalleri" caiz görülemez.(s.70) demekte. "Vakıa"yı, 'Devlet'in selameti adına bireylerin ve hatta toplumun haklarının feda edilmesi mantığı"(s.71)dır demekte.
BULAÇ, eserinin bu bölümünde, "devlete karşı işlenmiş suç" kavramını da "irdeleyerek"; "Batılılaşma'yla halkımızın, toplumumuzun veya daha doğru tabir ile milletimizin 'devlete karşı korumasız' bırakıldığını vurgulayarak; "Bana göre İslam'da "devlete karşı işlenmiş suç "kavramı yoktur...(Maide suresi 33. ve 34. âyetleri...)Görülüyor ki, Kur'ana göre devlete karşı işlenmiş suç yoktur. Ve fakat meşru bir yönetime karşı savunma hakkı bağlamında karşı koyma ve yenilgiden sonra maddî suçlara karşı maddî cezalar vardır"(s.77) demekte.
BULAÇ, "Türkiye'de Din-Devlet İlişkileri, 'Laik' Değil, 'Bizantinist'tir" görüşünü ise eserinin (81-89) sayfalarında genişçe dile getirmekte. "
"Devlet dini" olarak tanımladığı yani 'dini denetim altında tutan devlet' uygulamasının, ne Türkiye Cumhuriyeti'ne, ne de Osmanlı Devleti'ne ait olduğunu; "1800 yıllık bir geçmişi ile bilinen tarihte ilk örneğine Bizans'ta rastlanır...Bizanst'a gözlenen(Bizanstinist) uygulama,Bizans uygulama biçimi..."(s.81,82,83)diye belirtmekte..
Yine "yazı dizi"mizin ilkinde vurguladığımız üzre, "Kerbelâ Vakıası"nı anlamamızı kolaylaştırıcı"görüşleri"ni, bu eserinin 83. sayfasında detaylaştırmakta. Muaviye'nin "seçim-biat-şura"yı "ötekileştirerek/yok ederek" "Veliahtlık", "Saltanat" a dönüştürmesine nice Sahabelerin; "Sen başımıza Kayzer mi dikmek istiyorsun?" diye karşı çıktıklarını, Muaviye'nin bu uygulamayı ise "Bizans sistemini yakından tetkik etmişti"ile (s.83) ifade etmekte ve BULAÇ; "Sahabelerin itirazı yerindeydi; çünkü gerçekten de ne kadim Arap geleneğinde, ne de Asr-ı Saadet uygulamasında görülmeyen Veliahtlık kurumu tamamen Bizans'a özgüydü. Sahabeler, yönetimin Bizansvâri bir kimliğe bürünmekte olduğunu görmekten geçikmediler."(s.83) demekte ve "hanedanlar yönetimi/saltanat kurumu"nun bu şekilde başladığını belirmekte...
Ve BULAÇ, "...Türkiye bir yandan 'laik' olduğunu öne sürüyor, öte yandan dini devlete bağlı bir kurum olarak denetiminde tutuyor. Oysa bu 'laiklik' değil, Bizanstinizm'dir ve Türkiye'de Bizanstinizm adına dinî temel hak ve özgürlükler kısıtlanmaktadır"(s.87) vurgularını yapmakta.
Ve yine BULAÇ, "Bizim Görüşümüz" dediği paragrafta ise "Devletin elini dinden çekmesi, dinin sivillleştirilmesidir. Bunun içinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ilga edilmesi...."(s.88) şeklinde görüşlerini belirmekte.
Kanaatimce, bazı "solcular"la da "örtüşen" "bu görüşleri" de çokca "tartışılır" elbette...
BULAÇ, "İslam ve İnsan Hakları" başlıklı "Üçüncü Bölüm" de ise "Batı'nın 'demokrasi' ve 'insan hakları' karşısında "çifte standartları"ndan bahisle; "Batı istemediği için, Ortadoğu'daki ülkelerin 'Krallık' ve 'Monarşi' den kurtulamadıklarını belirmekte.(s.101) ve "Batılı İslam araştırmacılarının, 'Oryantalistler'in, İslamolog'ların ve 'Beyaz Casuslar'ın "İslam'ı baskıcı, Jakoben ve totaliter bir rejim olduğunu kabul ettirmek istediklerini de (s.101) hatırlatmakta ve "Müslüman Dünya'da fanatizm'i önleyecek yegane kuvvet Kur'an ve Sünnet'in yol göstericiliğidir(s.125) demekte.
Ali BULAÇ, "en yeni eseri" diyebileceğimiz "İkinci Kitap İslamofobi "bölümünde ise temel "iddia"yı dillendirmektedir:Batı ülkelerinde-ABD ve Japonya'da dahil olsa gerek-- "İslam Korkusu" ve Türkiye'de AK PARTİ'nin "İslamofaşist Darbe" yapacağı....BULAÇ, bilhassa 11 Eylül 2001 sonrası "Batı âlemi"nde yaşanılan; daha önce de açıkladığımız "İslam'ın bir korku unsuru olarak gündeme gelişi" yani "İslamofobi'yi 'irdelemekte' ve sürekli olarak, özellikle de 1990'lı yıllardan beridir de, "Müslümanları şeytanlaştırıcı kavramlar"ın "türediliği"ni vurgulamakta..Nasıl ki kimileri, "12 Eylül 1980 öncesi ve hâlâ da "Faşizm ile İtalya'yı, Mussolini'yi 'özdeşleştirmek' yerine, 'Ülkücülüğü, Türk Milliyetçiliği'ni özdeşleştiriyorlarsa'; bu sefer de "yeni düşman İslamiyet" sonrası 'süreç'te de 'Müslümanlar", "İslamiyet", "İslamo Faşizm" gibi "Müslümanları şeytanlaştırıcı" kavramlarla "özdeşleştirildiği"ne de âdeta "dikkat" çekmekte.(s.135)
"Yahudi lobileri....Evanjelikler...Hıristiyan Siyonistler......"BULAÇ, bu "mevzu" ile alakalı olarak da, "çoğu milliyetçi siyasî akımın dahi 'Faşizm'le ilişkilendirilmesi 'yanlıştır'(s.141) diyerek, "kısmen" de olsa bu" Hareket"i savunmaktadır.
"BULAÇ, "esere" adını da veren "İslam'dan Korkmalı mıyız?" kısmında ise başta belirttiğim "iddia"yı tafsilatlı olarak ele almaktadır.(s.179-200)
"BATI,"ÖTEKİ" ve FUNDAMENTALİZM"
BULAÇ, eserinin "Üçüncü Kitap Fundamentalizm" bölümüne, "Fundamentalizm'in ilk anlamının "köktendincilik" değil de, "kutsal metnin lafzı ve semantiği" olduğunu, fakat 1950'lerden sonra "fanatik dindarlar'ın özgürlüğünü kazanmış ve özgür yaşamaya alışmış toplum üzerinde hoşgörüsüzlüğe dayalı 'dinî baskı" kurma teşebbüsü"(s.203) diye 'tanım'lamakta ve "ilk fundamentalist düşünce ve eğilimler, 1920'lerde Amerikalı Protestan'lar arasında ortaya çıktı "(s.209) demekte.Ve bu bölümü(203-290) sayfaları arasında, âdeta şu "mefhumlara/kavramlara" 'açıklık' getirmektererek tamamlamakta;"ed-Din', "Çevre-Merkez"; "Yüksek İslam, Halk İslam'ı"; "Popülist İslam, Elitist İslam"; "Siyasal İslam, Kültürel İslam"; "Resmî İslam, Sivil İslam";"Hicret" ve "İslamî Çoğulculuk Modeli...."
Batı Âlemi'nin "öteki"ni aslında 'yok ettiği'ni vurgulayan BULAÇ; "Müslümanca 'öteki' tanımını ise şöyle yapmaktadır:"Eğer Müslüman ise kardeşimiz; gayr-i Müslim ise 'yaratılışta eşimiz'dir."(s.219) 'Yok edici/imha edici" değil; "birlikte birarada yaşama..."anlayışı...
BULAÇ, eserin de "Batılı ajanların Müslümanları 'manipüle etme' isteklerinin ise her zaman olduğunu" da belirtmek istiyor âdeta...(s.245)
"Titrisiz Mütefekkir" Ali BULAÇ'ın bu eserinin sonlarına(s.344) geldiğimizde, dikkatlice de okuduğumuzda, "sistem şuuru"muzu arttırıcı "görüşleri" ile karşılaşıyoruz. "Sistem'i 'bir âlem tasavvuru ya da dünya görüşünün insanların yaşadığı beşer hayatında kurumlaşmasına sistem denir."(s.341) şeklinde 'tanım'lamakta ve "sistem'e karşı üç tutum" alınabileceğini vurgulamakta:
1) "Sistemle bütünüyle çatışma hâlinde olmak, yani bu çatışmayı göze alarak onu tamamen ortadan kaldırmak. Temizlenmiş bir arazinin üzerinde yeni kurumlar inşa etmek."
2) "Sistem'e teslim olmak...."
3) "Sistemi dönüştürerek, aşmaya çalışmak, sistem içinde kalarak mücadele etmek..."(s.348, 349)
BULAÇ, "ilk tutum"u "Rasullah'ın böyle bir şey yapmadı" diyerek "kabul" etmemekte; "2. tutumu"n ise "Müslümanlığımızı folklorik bir şekile çevireceği için 'kabul' edilemeyeceğini"; "3. tutum" için ise şu görüşlerini aktarıyor:
"O halde yapılması gereken şey, sistemi, şehrin içinde kalıp dönüştürerek aşmaya çalışmak. Sistem içinde kalırken duygusal olarak, ruhsak olarak bir yakınlık hissetmemiz gerekir. Bir başka ifade ile ruhumuzda ve zihnimizde sistemden hicret etmek zorundayız. Hicret çok önemlidir. Çünkü ruhen ve zihnen sisteme ve onun vaadettiklerine bir yakınlık, bir arzu duyuyorsak, imtihanı kaybetmişiz ve sistemin bizi yutmasını kabullenmiş oluruz. Ancak sistemin dışına çıkıp dağlarda, çöllerde de yaşayamayız. Din şehirlere aittir; şehirleri dönüştürür veya yeni şehirler kurar. Peygamber Efendimiz(s.a.v.) bütünüyle yıkıp temizlenmiş bir arazi üzerinde yepyeni bir şehir kurmadı. Yesrib'i Medine yaptı. Silahlı mücadelelerle de sistemi değiştiremeyiz, onu dönüştürüp aşmanın yollarını, alternatif sistem arayışlarını geliştirmemiz gerekir."(s.349, 350)
BULAÇ, yine kimilerinin hâlen yaptığı gibi, "Bir yandan sistemi eleştiriyor, sistemin dışında olduklarını söylüyor ama sistemin bütün nimetlerinden de istifade ediyorlar. Kendi motivasyonlarını devam ettirmek için sürekli sistemin siyasal kısmına vuruyorlar. Bu ikiyüzlülüktür."(s.350,351) demektedir.
Ve BULAÇ, "...Sistem değişir, mutlaka değişir.Aslolan hayattır, aslolan hayatı Müslümanlaştırmaktır, yoksa sistemi "İslamîleştirmek" değil."(s.351) vurgusunu da yapmakta...
BULAÇ, bu eserini de "sisteme entegre edilen Müslümanlar'a ve ifrata, lükse kaçan Müslümanlara "öz-eleştiriler" yaparak tamamlamakta....
(*): Ali BULAÇ, "Bütün Eserleri-2 İslam'dan Korkmalı mıyız? Fanatizm-Fundamentalizm-İslamafobia", Çıra Yayınları, 1. Basım, Haziran 2009
15.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-3(SON)
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(İSLAM'DAN KORKMALI MIYIZ?(*))
"Yazı Dizi"mizin ilkinde, "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri) isimli eserinden; "titrisiz mütefekkir" de diyebileceğimiz Ali BULAÇ'ın 'en son eseri' diye bahsetmiştik. Fakat "yazı dizi"mizin bu 3. ve "son" bölümünde, "üç kitaptan oluşan 'İslam'dan Korkmalı mıyız?' eserinin "İslamafobia" kısımları(İkinci kitap)nın (Haziran 2009) tarihi itibari ile "en son eseri"dir,"tashi"ini yaparak başlıyorum.
BULAÇ, "İslam'dan Korkmalı mıyız?" eserinin "önsöz"ünde, "İslam ve Fanatizm"in 1995'de ve "'Fundamentalizm''in 1997'de iki ayrı kitap halinde yayınlandığını belirtiyor. "İslamafobi/İslam Korkusu"nu;"İslam'ı, 'korku' unsuru olarak tarif edenlerin ve gündeme getirenlerin niyeti ve hedefi küresel hegemonyanın önünde İslamiyet'i bir engel olmaktan çıkarmak, bu yoldan Müslümanları 'ötekileştirmek' yani aslında "Batı lügatine"ne göre Müslümanları "yok etmek"tir.
"İslamafobia/İslam korkusu"nun 1990'lı yıllarda meşhur Yahudi asıllı Oryantalist Bernad LEWIS tarafından formüle edildiği "tesbit"ini yapan BULAÇ; "(LEWIS) ilk defa Samuel Huntington'un 'Medeniyetler Çatışması'tezinden önce, bunu ele aldı."(s.15) demektedir.
BULAÇ, "İslam'ın hakikî ve aslî imajının' çarpıltılması'na; 'çoğu zaman sosyal bilimcilerin, Oryantalist, İslamolog ve 'beyaz casuslar'ın sebep olduğunu; 'özne' olan 'Müslüman aktör'e tanımlar yapıldığını vurgulayarak; "aslında, İslam ve Müslüman aktör gerçeği çok daha derin dinamiklerden beslenmekte ve beşerî hayatı motive etmektedir"(s.15,16) demekte ve "modern dünyaya söyleyecek sözü olan Müslüman aktörü anlamaya çalışırken, ilk yapmamız gereken 'İslam'ı anlamak olmalıdır'(s.16) "tesbit"ini de yapmakta.
FANATİZM
BULAÇ, "Birinci Kitap Fanatizm" bölümünde, "İslamiyet ile Hıristiyanlık"ın 'farklılıkları'nı ortaya koymakta; "Hıristiyanlığın bir 'devlet dini' haline dönüştürüldüğünü " vurgulamakta, "Hıristiyanlık'taki 'iç çatışmalar' ile İslamiyet'teki 'iç çatışmalar'ın da birbirlerinden tamamiyle 'farklı' olduklarını; "İslamiyet'teki iç çatışmaların 'mezhep savaşları' olmadığını,'siyasal çatışmalar ve başkaldırılar'olduğu(s.34) "tesbit"ini yapmakta.
İslamiyet'in daha ilk yılllarından itibaren daima "özgürlükçü" olduğunu,'kaba kuvvet ve şiddet'e dayanmadığını(s.29) belirtiyor. BULAÇ; "İslamiyet özgür tartışma ortamını ve özgür tercihi savunan, hoşgörülü, tahammülkâr ve şeffaf bir din olmak durumundadır. İslam tarihi, bu örneklerle doludur."(s.30) demekte. Ve tabii "İslam Tarihi" boyunca 'Müslüman olmayanlara tanınan haklar'ı, "zımmî hukuku" da hatırlatmaktadır.
BULAÇ; "Laiklik niçin Batı'da çıktı?" suâline cevap ararken de, 'Devlet dini'ne dönüşen Hıristiyanlık'ın baskı ve fanatizm'e dönüşerek, 'mezhep savaşları'na sebep olmuştur, demekte ve "Laiklik formülü ile 'çare' bulunduğu" 'tesbit'ini yapmakta."Seküler:Din-dışı, dünyevî" şeklinde tarif ederken;"Laik ise 'ruhban-dışı' olarak tanımlamaktadır.(s.34)
BULAÇ,yine 'fanatizm' adını verdiği 'birinci kitab'ın ilk bölümünde, "İslam tarihi'nde yaşanılan 'acı hadiseleri' ise "Hukuk İhlalleri" ve "siyaseten katl vakıaları" olarak tanımlamakta.(s.35)
BULAÇ;"...İslam tarihindeki saltanat rejimlerinin siyaseten katl olaylarına örnek gösterileceğini, bunların tümü birer "Hukuk İhlali"dir; bu siyasal cinayetlerden İslam ve Müslümanlar değil; o günkü rejimler sorumlu tutulmalıdır."(s.36) demekte.
BULAÇ'ın eserinin ileriki sayfalarında da "Nizam-ı Âlem uğruna evlat katli olayları"nı da "Hukuk İhlalleri" olarak değerlendirmekte ve "o günkü rejimin sorumlu olduğu" şeklinde "görüşü"nü ifade etmekte.
BULAÇ;"Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşması" ilgili olarak görüşlerini dile getiriken; "Türk-İslam Milliyetçileri'nin sık sık vurguladığı gibi(belki de İslam Mefkûrecileri/İslam Ülkücüleri diyebiliriz İ.G.) İslam'ın Anadolu'daki varlığı 100(bin) yıl değil; 1400(bindörtyüz) yıldır" demekte ve "1400 yıldır bu toprakların somut ve canlı realitesi olan İslam, bugün Türkiye dediğimiz ülkenin kültür dokusu durumundadır"(s.40) demekte.
BULAÇ, "Avrupa'da 'Din' ile 'Devlet' değil; 'Kilise' ile 'Devlet' birbirlerinden ayrılmıştır"(s.44) demekte ve 'Hilafetin saltana dönüşmesi ile ve Ulema'nın 'resmî' ve 'sivil' Ulema diye ayrılışı ile başlayan "vetire"yi 'hülasa' ederken; Bediüzzaman Said Nursî(k.s.) gibi âlimlerin, niye 'İkinci Abdülhamid'e destek vermedikleri'ni ise "devletin alanı dışındaki Ulema geleneği"ne bağlamakta.(s.45)
BULAÇ; "Çanakkale Savaşı"nı aslında "Medreseliler Savaşı" olduğunu hatırlatarak; yaşanılan 'süreç''lerde 'yok olan' Ulema ve aydınlar kuşağı'nın ; ancak 1970'lerden itibaren yeniden 'var olmaya' başladığı "tesbit"ini de (s.46)" yapıyor.
BULAÇ; eserinin bu kısımlarını çok önemli cümleleri ile tamamlamakta:"...Bazıları İslam'ı, tarihte görüldüğü şekliyle halka ait yönetimi babadan oğula bir mülk gibi devreden saltanat ve hilafet rejimleriyle aynı şey sanabilir; ya da bugünkü krallık rejimleri veya bir gece yarısı apansız gelen bir askerî darbe ile de İslam'ın meşru bir rejim olabileceğini düşünebilirler; ama biz İslam'ın katılımcı, özgür, adil ve insan hayatını kutsal sayan düşünce ve görüşlerin serbestçe tartışılmasından korkmayıp aksine bundan yarar uman ve ancak bu ilahi ve kendinden emin kimliğiyle insanların gönüllerini fetheden bir din olduğu gerçeğini vurgulamak; kimden ve nereden gelirse gelsin insanları susturan, onlara yukardan buyuran, bir oldu bittiyle iktidarı gasp etmeyi planlayanlarla bir akraba ve yakınlığımız olmadığını anlatmalıyız."(s.59)
"TÜRKİYE'DE DİN-DEVLET İLİŞKİLERİ, 'LAİK' DEĞİL; 'BİZANTİNİST'"
BULAÇ, "Birinci Kitap FANATİZM'in 'İkinci Bölümü"nde, 'Türkiye'deki Din-Devlet İlişkileri' hakkındaki görüşlerini de' belirtiyor. 'Devlet'i aşırı derecede 'kutsama', 'yüceltme' anlamına gelen 'Devlet Fetişizmi' kavramı ile başladığı bu 'bölüm'de; belki yine "tartışılacak" 'görüşler' de ileri sürmekten geri kalmıyor. BULAÇ, "Laik bir ülkede dinin devlet, devletin de din işlerine karışmaması gerekir. Her iki alan özerk ve bağımsız olmak durumundadır" dedikten sonra şu "tesbit"ini de yapmakta:"...Bu durumda Türkiye'deki din-devlet ilişkisini 'laik' olmaktan çıkarır, tam aksine 'Bizantinist' bir kategoriye sokar."(s.66)
"Osmanlı Devleti'nin 'Şeriat(sivil alan)" ve "Örfî Hukuk(resmî alan)" gibi '2'li hukuk'la yönetildiğini vurgulayan BULAÇ; belki de çoğumuzun ilk defa duyduğu ve okuduğu şekli ile , "Nizam-ı Âlem için kardeş katli" vakıalarını ise "Hukuk İhlalleri" olarak değerlendirmekte.(s.70, 71 ve 117)
"...Devlet hiçbir zaman herşey değildir ve 'Nizam-ı Âlem için " "Hukuk İhlalleri" caiz görülemez.(s.70) demekte. "Vakıa"yı, 'Devlet'in selameti adına bireylerin ve hatta toplumun haklarının feda edilmesi mantığı"(s.71)dır demekte.
BULAÇ, eserinin bu bölümünde, "devlete karşı işlenmiş suç" kavramını da "irdeleyerek"; "Batılılaşma'yla halkımızın, toplumumuzun veya daha doğru tabir ile milletimizin 'devlete karşı korumasız' bırakıldığını vurgulayarak; "Bana göre İslam'da "devlete karşı işlenmiş suç "kavramı yoktur...(Maide suresi 33. ve 34. âyetleri...)Görülüyor ki, Kur'ana göre devlete karşı işlenmiş suç yoktur. Ve fakat meşru bir yönetime karşı savunma hakkı bağlamında karşı koyma ve yenilgiden sonra maddî suçlara karşı maddî cezalar vardır"(s.77) demekte.
BULAÇ, "Türkiye'de Din-Devlet İlişkileri, 'Laik' Değil, 'Bizantinist'tir" görüşünü ise eserinin (81-89) sayfalarında genişçe dile getirmekte. "
"Devlet dini" olarak tanımladığı yani 'dini denetim altında tutan devlet' uygulamasının, ne Türkiye Cumhuriyeti'ne, ne de Osmanlı Devleti'ne ait olduğunu; "1800 yıllık bir geçmişi ile bilinen tarihte ilk örneğine Bizans'ta rastlanır...Bizanst'a gözlenen(Bizanstinist) uygulama,Bizans uygulama biçimi..."(s.81,82,83)diye belirtmekte..
Yine "yazı dizi"mizin ilkinde vurguladığımız üzre, "Kerbelâ Vakıası"nı anlamamızı kolaylaştırıcı"görüşleri"ni, bu eserinin 83. sayfasında detaylaştırmakta. Muaviye'nin "seçim-biat-şura"yı "ötekileştirerek/yok ederek" "Veliahtlık", "Saltanat" a dönüştürmesine nice Sahabelerin; "Sen başımıza Kayzer mi dikmek istiyorsun?" diye karşı çıktıklarını, Muaviye'nin bu uygulamayı ise "Bizans sistemini yakından tetkik etmişti"ile (s.83) ifade etmekte ve BULAÇ; "Sahabelerin itirazı yerindeydi; çünkü gerçekten de ne kadim Arap geleneğinde, ne de Asr-ı Saadet uygulamasında görülmeyen Veliahtlık kurumu tamamen Bizans'a özgüydü. Sahabeler, yönetimin Bizansvâri bir kimliğe bürünmekte olduğunu görmekten geçikmediler."(s.83) demekte ve "hanedanlar yönetimi/saltanat kurumu"nun bu şekilde başladığını belirmekte...
Ve BULAÇ, "...Türkiye bir yandan 'laik' olduğunu öne sürüyor, öte yandan dini devlete bağlı bir kurum olarak denetiminde tutuyor. Oysa bu 'laiklik' değil, Bizanstinizm'dir ve Türkiye'de Bizanstinizm adına dinî temel hak ve özgürlükler kısıtlanmaktadır"(s.87) vurgularını yapmakta.
Ve yine BULAÇ, "Bizim Görüşümüz" dediği paragrafta ise "Devletin elini dinden çekmesi, dinin sivillleştirilmesidir. Bunun içinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın ilga edilmesi...."(s.88) şeklinde görüşlerini belirmekte.
Kanaatimce, bazı "solcular"la da "örtüşen" "bu görüşleri" de çokca "tartışılır" elbette...
BULAÇ, "İslam ve İnsan Hakları" başlıklı "Üçüncü Bölüm" de ise "Batı'nın 'demokrasi' ve 'insan hakları' karşısında "çifte standartları"ndan bahisle; "Batı istemediği için, Ortadoğu'daki ülkelerin 'Krallık' ve 'Monarşi' den kurtulamadıklarını belirmekte.(s.101) ve "Batılı İslam araştırmacılarının, 'Oryantalistler'in, İslamolog'ların ve 'Beyaz Casuslar'ın "İslam'ı baskıcı, Jakoben ve totaliter bir rejim olduğunu kabul ettirmek istediklerini de (s.101) hatırlatmakta ve "Müslüman Dünya'da fanatizm'i önleyecek yegane kuvvet Kur'an ve Sünnet'in yol göstericiliğidir(s.125) demekte.
Ali BULAÇ, "en yeni eseri" diyebileceğimiz "İkinci Kitap İslamofobi "bölümünde ise temel "iddia"yı dillendirmektedir:Batı ülkelerinde-ABD ve Japonya'da dahil olsa gerek-- "İslam Korkusu" ve Türkiye'de AK PARTİ'nin "İslamofaşist Darbe" yapacağı....BULAÇ, bilhassa 11 Eylül 2001 sonrası "Batı âlemi"nde yaşanılan; daha önce de açıkladığımız "İslam'ın bir korku unsuru olarak gündeme gelişi" yani "İslamofobi'yi 'irdelemekte' ve sürekli olarak, özellikle de 1990'lı yıllardan beridir de, "Müslümanları şeytanlaştırıcı kavramlar"ın "türediliği"ni vurgulamakta..Nasıl ki kimileri, "12 Eylül 1980 öncesi ve hâlâ da "Faşizm ile İtalya'yı, Mussolini'yi 'özdeşleştirmek' yerine, 'Ülkücülüğü, Türk Milliyetçiliği'ni özdeşleştiriyorlarsa'; bu sefer de "yeni düşman İslamiyet" sonrası 'süreç'te de 'Müslümanlar", "İslamiyet", "İslamo Faşizm" gibi "Müslümanları şeytanlaştırıcı" kavramlarla "özdeşleştirildiği"ne de âdeta "dikkat" çekmekte.(s.135)
"Yahudi lobileri....Evanjelikler...Hıristiyan Siyonistler......"BULAÇ, bu "mevzu" ile alakalı olarak da, "çoğu milliyetçi siyasî akımın dahi 'Faşizm'le ilişkilendirilmesi 'yanlıştır'(s.141) diyerek, "kısmen" de olsa bu" Hareket"i savunmaktadır.
"BULAÇ, "esere" adını da veren "İslam'dan Korkmalı mıyız?" kısmında ise başta belirttiğim "iddia"yı tafsilatlı olarak ele almaktadır.(s.179-200)
"BATI,"ÖTEKİ" ve FUNDAMENTALİZM"
BULAÇ, eserinin "Üçüncü Kitap Fundamentalizm" bölümüne, "Fundamentalizm'in ilk anlamının "köktendincilik" değil de, "kutsal metnin lafzı ve semantiği" olduğunu, fakat 1950'lerden sonra "fanatik dindarlar'ın özgürlüğünü kazanmış ve özgür yaşamaya alışmış toplum üzerinde hoşgörüsüzlüğe dayalı 'dinî baskı" kurma teşebbüsü"(s.203) diye 'tanım'lamakta ve "ilk fundamentalist düşünce ve eğilimler, 1920'lerde Amerikalı Protestan'lar arasında ortaya çıktı "(s.209) demekte.Ve bu bölümü(203-290) sayfaları arasında, âdeta şu "mefhumlara/kavramlara" 'açıklık' getirmektererek tamamlamakta;"ed-Din', "Çevre-Merkez"; "Yüksek İslam, Halk İslam'ı"; "Popülist İslam, Elitist İslam"; "Siyasal İslam, Kültürel İslam"; "Resmî İslam, Sivil İslam";"Hicret" ve "İslamî Çoğulculuk Modeli...."
Batı Âlemi'nin "öteki"ni aslında 'yok ettiği'ni vurgulayan BULAÇ; "Müslümanca 'öteki' tanımını ise şöyle yapmaktadır:"Eğer Müslüman ise kardeşimiz; gayr-i Müslim ise 'yaratılışta eşimiz'dir."(s.219) 'Yok edici/imha edici" değil; "birlikte birarada yaşama..."anlayışı...
BULAÇ, eserin de "Batılı ajanların Müslümanları 'manipüle etme' isteklerinin ise her zaman olduğunu" da belirtmek istiyor âdeta...(s.245)
"Titrisiz Mütefekkir" Ali BULAÇ'ın bu eserinin sonlarına(s.344) geldiğimizde, dikkatlice de okuduğumuzda, "sistem şuuru"muzu arttırıcı "görüşleri" ile karşılaşıyoruz. "Sistem'i 'bir âlem tasavvuru ya da dünya görüşünün insanların yaşadığı beşer hayatında kurumlaşmasına sistem denir."(s.341) şeklinde 'tanım'lamakta ve "sistem'e karşı üç tutum" alınabileceğini vurgulamakta:
1) "Sistemle bütünüyle çatışma hâlinde olmak, yani bu çatışmayı göze alarak onu tamamen ortadan kaldırmak. Temizlenmiş bir arazinin üzerinde yeni kurumlar inşa etmek."
2) "Sistem'e teslim olmak...."
3) "Sistemi dönüştürerek, aşmaya çalışmak, sistem içinde kalarak mücadele etmek..."(s.348, 349)
BULAÇ, "ilk tutum"u "Rasullah'ın böyle bir şey yapmadı" diyerek "kabul" etmemekte; "2. tutumu"n ise "Müslümanlığımızı folklorik bir şekile çevireceği için 'kabul' edilemeyeceğini"; "3. tutum" için ise şu görüşlerini aktarıyor:
"O halde yapılması gereken şey, sistemi, şehrin içinde kalıp dönüştürerek aşmaya çalışmak. Sistem içinde kalırken duygusal olarak, ruhsak olarak bir yakınlık hissetmemiz gerekir. Bir başka ifade ile ruhumuzda ve zihnimizde sistemden hicret etmek zorundayız. Hicret çok önemlidir. Çünkü ruhen ve zihnen sisteme ve onun vaadettiklerine bir yakınlık, bir arzu duyuyorsak, imtihanı kaybetmişiz ve sistemin bizi yutmasını kabullenmiş oluruz. Ancak sistemin dışına çıkıp dağlarda, çöllerde de yaşayamayız. Din şehirlere aittir; şehirleri dönüştürür veya yeni şehirler kurar. Peygamber Efendimiz(s.a.v.) bütünüyle yıkıp temizlenmiş bir arazi üzerinde yepyeni bir şehir kurmadı. Yesrib'i Medine yaptı. Silahlı mücadelelerle de sistemi değiştiremeyiz, onu dönüştürüp aşmanın yollarını, alternatif sistem arayışlarını geliştirmemiz gerekir."(s.349, 350)
BULAÇ, yine kimilerinin hâlen yaptığı gibi, "Bir yandan sistemi eleştiriyor, sistemin dışında olduklarını söylüyor ama sistemin bütün nimetlerinden de istifade ediyorlar. Kendi motivasyonlarını devam ettirmek için sürekli sistemin siyasal kısmına vuruyorlar. Bu ikiyüzlülüktür."(s.350,351) demektedir.
Ve BULAÇ, "...Sistem değişir, mutlaka değişir.Aslolan hayattır, aslolan hayatı Müslümanlaştırmaktır, yoksa sistemi "İslamîleştirmek" değil."(s.351) vurgusunu da yapmakta...
BULAÇ, bu eserini de "sisteme entegre edilen Müslümanlar'a ve ifrata, lükse kaçan Müslümanlara "öz-eleştiriler" yaparak tamamlamakta....
(*): Ali BULAÇ, "Bütün Eserleri-2 İslam'dan Korkmalı mıyız? Fanatizm-Fundamentalizm-İslamafobia", Çıra Yayınları, 1. Basım, Haziran 2009
15.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
13 Ekim 2009 Salı
"VATANIN BAĞRINA DÜŞMAN DAYAMIŞ KALAŞİNKOFU"

"VATANIN BAĞRINA DÜŞMAN DAYAMIŞ KALAŞİNKOFU"
Artık daha bayiden "gazete" almıyorum.Sebep mi?, diyeceksiniz; "İnternet Bağlantıları"ma "bir çeki nizam" getirdim de ondan."Sanal ortamda" okuyarak istifade ediyorum.Elbetteki "bayiden gazete almak, bir kültür..."Herhalde, fakat ,bu aralar "elzem "olan "web site ihtiyacımı" karşılayabilmek için; "Referans"a 'abone' olacağım anlaşılan.Toplam tirajı "beş milyona yakın "olsa da, "mevcut küresel şartlar"da, "Türkiye Medyası", bilhassa da"Eğitim'e katkı olarak", çok önemli "katkılar" yaptı ve hâlen de yapmaktalar...
Ömrüm hayatında, ilk defa tertipli, düzenli bir şekilde bayiden "günlük gazete" almaya başladığım tarih; 13 Eylül 1980 olsa gerek, diye hatırlıyorum."12 Eylül 1980 Askerî Darbesi" akabinde, -Lise ikinci sınıfa da başlamıştım-, her gün 'bayi'den "Tercüman Gazetesi"alıp, okurdum Okumakla kalmaz, 2009'da bile yapmayı sürdürdüğüm şekilde, "kesip", "arşiv"lerdim. Haftalık "Yeni SÖZCÜ", "Hizmet İçin Yeni Hamle", "Yeni Hİzmet", "Yeni Düşünce", o yıllara ait "milliyetçi mevkûtelerimiz" di...
Tabii, "Tercüman Gazetesi"nde, rahmetli Ahmet KABAKLI Hoca; Rauf Tamer, Yavuz DONAT ve bugün "internet"te vefatını öğrendiğim rahmetli "Sivaslı" Ergun GÖZE de "köşeyazarlığı" yapmakta idi. Hâlâ gözümün önüne geliyor; bu "milliyetçi yazar"larımızın "günlük makaleleri"ni okur, kesip,bir bavulun içinde saklar, kendimce "arşiv" yapardım...Sonraları "çokca taşınmalar"la "zayi" oldular...
Yılllar, tabiiki, 1980,1981,1982..."12 Eylül 1980 U.S.A." mühürlü " darbe" sonrası..."Liseler"in her bir "sınıf"ına "dinleme cihazları"nın da konulduğu, "milletimizin sindirildiği" yıllar. Allah'tan "branş öğretmenlerimiz" sahiden "çok kaliteli" ve "ufuk açıcı" olduklarından;-burada yeri gelmişken Lise Tarih öğretmenim Dr. Nuri YAZICI'yı hatırlamak isterim...- "bu dönemi" de diyelim, "militanlaşmadan" geçiştirmiş olduk..Amma okuyarak ve kısmen de yavaşa yavaş yazmaya başlayarak. Hatırlıyorum da, "altıncı ve son sınıfta", Matematik Bölümü"nde olmama rağmen, Lise'nin "Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanlığı"nı da "şahsım" yapmakta idi..."Duvar Gazeteleri" hazırlardık...
Rahmetli "Ergun GÖZE"ye de aşinalığımız işte o yıllara dayanıyor. "Vefat haberini okuduğumda", dilimden bir "makalesi"nin de başlığı olan; "Vatanın Bağrına Düşman Dayamış Kalaşinkofu" cümlesi döküldü. Hem de bu "makalesi"nin "sol yanına" da bir "Kalaşinkof" resmi koymuştu...
Rahmetli GÖZE'nin "kendi cümleleri ile "Dava yumağı bir kitap. Yirmibeş senelik bir fikir ve kalem mücadelesinin sicili bu kitapta.." dediği ve benim 1991'de aldığım "Türklük Kavgası" isimli eserini, "kütüphanemde" bulduğumda, hemencecik "bu makaleyi" aradım fakat bulamadım.
Rahmetli Ergun GÖZE, "Türk Milliyetçisi bir kalemdi..." Türk Milliyetçiliği fikriyatımızı, gerek "Kızıl Komünistlere", gerekse "Yeşil Komünistlere" karşı "kalemi" ile "fikirleri" ile savunmuştu. Maalesef 2009'lar Türkiye'sinde, "Türkiye Medyası"nda, "Türk Milliyetçiliği Fikriyatımızı" savunabilecek "kalemlerimizin sayısı" ne kadar da az; hattâ "yok" denecek kadar..."
"Türklük Kavgası" isimli kitabını şöyle bir "karıştırdığım"da, "Yılmaz GÜNEY'in Hakim Kaatilliği"ni; Millî Görüş/Erbakan Hareketi Lideri Prof.Necmettin ERBAKAN'ın zihniyetinin eleştirilerini; "aktüel" olması babından; günümüzde "Kürt Mes'elesi" denilen "mes'eleyi" "inşa" eden "solcuların /Komünistlerin marifetleri", hele de "Kürtçe İstiklâl Marşı" başlıklı yazısı-ki bu kısmı ileride paylaşacağım-; merhum Ârif Nihat ASYA'nın kendisine gönderdiği "edebî" değeri de yüksek, " Başörtüsü" başlıklı şiiri-ki bu şiiri de sizlerle paylaşmak istiyorum-ve "Ayasofya Açılsın" başlıklı nefis bir yazısı...
Elbetteki, rahmetli Ergun GÖZE, "materyalist/maddeci milliyetçi" yani "Ulusalcı" değildi.."Türklük sevgisi, İslamiyet ve Türk tarihi", her Türk Milliyetçisinin "beslenme kaynağı" olduğu gibi, "Sivaslı GÖZE"nin de "beslenme kaynağı "idi. Asla "ırkçı" da değildi.Hattâ "Türklük Kavgası" isimli eserinin "Önsöz"ünü, enfes bir cümle ile noktalıyor:"'Tevhid' Bayrağını asırlarca "Teslise" karşı yücelten Türk değil miydi?"..Ne kadar nefis bir cümle...Bu cümle, İsmet ÖZEL'in de enfes "Türk" tanımını da hatırlatıyor elbet:"Türk:Kafirlere karşı savaşan Müslümanın adı..."
"Sivaslı" olduğunu pek hatırlayamamıştım...
Allah(c.c.) rahmet eylesin(âmin)
Rahmetli GÖZE'nin "Boğaziçi Yayınları" içerisinde de, çok iyi hizmetler yaptığını, onun zamanında, rahmetli tarihçimiz Prof.Osman TURAN'ın eserlerinin yaniden neşredildiğini hatırlıyorum...
Rabbim mekanını cennet eylesin. Ailesine, aile efradına ve sevenlerine sabırlar versin...(âmin)
Yukarıda da belitttiğim üzre, onun "29.07.1975"de yazdığı "Komunistlerin Güneydoğu-Anadolu'muzdaki "marifetleri"ni ortaya koyan yazısında; "İstiklal Marşı'mızın 'Kürtçe' okunmuş şeklini de"bütün yetkililere işin vehametini arz" namına yazıyorum dediği kısımlar:
"Netırsın tıştık bıme nâbe
Devletame Jike tışkık pe nabe
Ev sıtırka millletimine ve hebe
Ev ameye ancak ve amebi
Vecheğe tırş neke ez krban tebım
Milletımıni ğurt kesne kâre tışteki pebıkı
Günama lıte ne helâlbı hegir tüğe vanibıkı
Hak aviyi ege hekiye bımeşini evji milltımını..."(*)
Ve merhum "Bayrak Şairi"miz Ârif Nihat ASYA'nın kendisine gönderdiği "Başörtüsü" başlıklı şiiri:
BAŞÖRTÜSÜ
Ne demekmiş
"Yasak!"
İşiniz mi kalmadı
Yapacak?
Ne diye karışırsınız
Saçımıza-başımıza;
Bizi oyuncağınız mı sandınız
Bakıp yaşımıza?
Sebebini anlatamayacağınız
Çocukca bir devrin hevesinden
Karşınızdaki en güzel portreleri
Mahrum ettiniz çercevesinden!
Kim demiş ki;
"Başörtüsüydü o?"
Başımızın sade örtüsü değil,
Süsüydü o!
Altında saçlarımız,
Arkadan, ne hoş sarkardı;
Kimimizde-örgü örgü-
sarmaşıklar...
Kimizde, su olup, akardı!
Şu,bu nâmına "Yasak!" demiş
Bulundunuz, tezelden;
Ne olurdu, anlasaydınız biraz da
Güzellikten, güzelden.
Siz, bizden değilsiniz,
Tanımıyoruz hiç birinizi;
Çekin başımızdan
Ellerinizi!
Bir gericilik tutturmuşsunuz;
Gericilik değil, Türk'ün köy
modasıdır bu...
Üstelik, ninemizin başımızda
Taşıdığımız hâtırasıdır bu!
Dediniz:"Çıkacak başımızdan
Başörtünüz!"
Alın-öyleyse- onunla
Yüzünüzü örtünüz!
Ârif Nihat ASYA(11.10.1973)(**)
"12 Eylül 1980" sonrası, "dâvâ adamı" olarak da "fırıldaklaşmadan" kalanlardandı....
"Muhakkak biz Allah'ın kullarıyız ve muhakkak Allah'a döneceğiz..."
(*):ERGUN GÖZE, "TÜRKLÜK KAVGASI", Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1990, s. 117
(**):ERGUN GÖZE, adı geçen eseri, s.627,628
13.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-2
Yazı Dizisi:
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-2
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(GÜLEN HAREKETİ ARAŞTIRMALARI 14 Din-Kent ve Cemaat
FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ(*))
Ali BULAÇ'ın "Sülasiyesi'nin/Üçlü Çalışması'nın" ikinci eseri olan "Gülen Hareketi Araştırmaları 14 Din-Kent ve Cemaat FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ" ile "yazı dizi"mizin ikinci bölümüne de başlamış bulunuyoruz.
BULAÇ, bu eserinin de "Önsöz"ünde,"20.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan büyük göç hareketlerinin, yeni kent ortamında ortaya koyduğu yapılar ve kendine özgü açtığı sosyal mecranın anlaşılmasını hedeflemektedir" demekte;"Fethullah GÜLEN" veya "Gülen Hareketi", "toplumsal pratiğin somut örneğidir" tesbitini yapmakta.
BULAÇ, tıpkı "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin "dinî" değil,"sosyolojik" olduğunu, "göç ve kent olgusu"na dayandığı gibi; "Gülen Hareketi'ni de , bilhassa1950'lerden sonra Türkiye'mizde yaşanılan "göç ve kent olgusu"nun "ortaya" çıkardığını belirtmek istemekte.
Sahiden de, günümüz "sivil-millî-İslamî-insanî" "Hareket"lerin "mazisi"ne, "yaş"larına baktığımızda, "40 yıl "ile örtüşmektedir. "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)-"Erbakan Hareketi" tanımı da "kabul" edilen "tanımlar"dan olduğundan, ikinci bir tanımlama da olsa ekleme zarureti vardır-"Ülkücü Hareket" ve "Gülen Hareketi"nin "mazisi", "yaş"ları "40 Yıl"dır. Ülkemizdeki büyük çaplı 'göç ve kent'leşme dalgalarının ortaya çıkardığı bu "Hareket"lerin, "birbirleri"nden "farklılıkları" olsa da, "örtüşen", "benzeşen" hususiyetleri de vardır.
BULAÇ, nasıl ki "yazı dizi"mizin ilk bölümde inceleğimiz ve "görüşleri"ni ortya koyduğumuz, "üçlü çalışması"nın ilkinde, "Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni" "tahlil" ettiyse, bu ikinci çalışmasında ise, "kabul" gören tanımı ile "Gülen Hareketi"ni "tahlil" etmektedir.
Evet, eser baştan sona "Gülen Hareketi"nin "analiz"idir. Ki, eserinin 'üst başlığı"nda da "Gülen Hareketi Araştırmaları 14' diye de belirtilmiş zaten. BULAÇ'ın bu eserinin , belki de "en temel vurgusu", 'küresel/global ölçekte açılım" yapan 'tek' "Hareket'in, "fiilî durum' itibari ile "Gülen Hareketi" olduğu vurgusudur. Ve "Dinlerarası Diyalog" ile "Türk Okulları"nı, 'esas'ta, böyle bir "zaviye"den değerlendirmekte. Hatta "Türkiye'mizin de(Devlet olarak)", "Gülen Hareketi" üzerinden "küresel açılımlar" yaptığını ifade etmekte.Ve tabii bu eserinde BULAÇ, "Dinlerarası Diyalog"u onaylamakta, "asla ihanet" olarak "vakıa"ya bakmamakta...
Halbuki çoğu okurların da bileceği üzre, hem "Millî Görüş/Erbakan Hareketi" içinden; hem de "Ülkücü Hareket" içinden" ve tabii bazı "cemaat"lerin içinden(Prof.Haydar BAŞ'ın cemaati gibi);"Dinlerarası Diyalog", âdeta "ihanet" olarak değerlendirilmiştir.
BULAÇ, yine bu eseri boyunca da "cemaat, tarikat" gibi "kavramları" korkusuzca kullanmaktan ve "irdelemke"ten de geri kalmamakta;aslında "göç ve kent" gibi "sosyolojik tarlalar"ın ortaya çıkardığı bu "Hareket"lerin,"yapı"ların; aslında "sistem içinde" çokca sayıda "olumlu katkılar" yaptığını da âdeta "vurgulamak" istemekte ve 'Modernlikle yüzyüze gelmiş bulunan İslam dünyası ve özellikle Türkiye'deki "cemaat gerçeği"ni, son iki yüzyılın modernleşme sürecinden bağımsız düşünmek mümkün değildir'(s.27)gibi 'tesbit'ler de yapmakta.
BULAÇ, "Cemaatler, 'modern sivil kuruluşlar';'manevî bir şahsiyetler';'sosyal İslam'ın türevleri ve tezahürleri';'sivil, medenî bir nitelik'" olarak tanımlamalar yapmakta(s.36,37,55,56) ve "bir başka gerçek olarakta, 'cemaatlerin kan ve akrabalık bağlarına dayanmadığını, cemaatlere giriş-çıkışların serbest olduğunu, 'bireyi yutan hapishaneler, gettolar'olmadığını "belirterek;"Cemaat değiştirmenin veya cemaat dışına çıkmanın hiç bir maddî-cezaî müeyyidesi yoktur. Bazıları İslamî cemaatleri bırakıp,'Laik-Seküler Cemaatler'den birine katılır' da(s.39) demekte.Hatta "tek başınabir cemaat ve millet" olmanın da mümkün olunabilineceğini de hatırlatmakta.(s.38)
"KERBELÂ VAKIASI"NI ANLAYABİLME
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli" nin "temel kavramları" olan "seçim-biat-şura"mefhumları çercevesinde, "sivil toplum", "sivil cemaat" arasındaki "farklılıkları" ele aldığı kısımlarda, "İslam Tarihi'nin En Acı" hadiselerinden "Kerbelâ Vakıası"nı anlamamıza katkı yapacak özellikle "üç olgu"yu dile getirmekte.:1)Muaviye ile 'biat ortadan kalktı', 'hilafet saltanata dönüştü.'2)Muaviye ile 'İslam'da ilk profesyonel Ordu kuruldu..'3)'Devlet'te görev alma, ilk kırılma.Ebu Yusuf'tan başlamak üzre âlimlerin devlet'te görev almayı kabul etmeleri...Resmî Ulema geleneği...Sivil Ulema geleneği...."(s.88,89)
"GÜLEN HAREKETİ" VE "ÖZLENEN İNSAN MODELİ"
AKYOL'un "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı ve İdeolog" olarak "kimlik tanımı" yaptığı "titrisiz münevver" kategorisine ekleyebileceğimiz BULAÇ; eserinin Üçüncü Bölümü"nde, "Fethullah Gülen Hocaefendi"nin "Hayat Hikâyesi"ni ayrıntılı şekilde anlatmakta.(s.115-155)
Ali BULAÇ'ın kaleminden "Hocaefendi"nin "hayat hikâyesi"ni okurken , 'altını çizdiğim kelime ve cümleler' ile yazdığım notlar şunlar:1)Babaannesi Munire Hanım ve Büyükbabası Şamil Ağa, birer saat arayla vefat etmiş.(s.116)2)'12 yaşında hafız olmuş, 14 yaşında "vaaz" vermeye başlamış. (s.118)3)'Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa 1957'de, Erzurum'da, Muzaffer Arslan'ın sohbetlerinde görmüş.(s.121)Bediüzzaman(k.s.)'ın Erzurum'a gönderdiği 'mektup' ta 'selamlananlar'arasında ilk defa isminin zikredilişi.(s.122) 4)"İlk resmî görevi, 'Devlet'in Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı'nda olmuş.'Hocaefendi', uzun yıllar ,"Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı'nda imam, vaaz" olarak çalışmış.5)Hem "Komünizmle Mücadele Derneği"nin kuruluşunda, hem de "Halk Evi" kadrosuna katılmış.(s.127) '6) 'Hocaefendi, 'Edirne, Kırklareli' gibi 'Evlad-ı Fatihan' diyarlarında, 'Diyanet Teşkilatı' içinde hizmetler vermiş.(s.129) 7) 'İlk Haccı'nı, Diyanet'ten vazifeli olarak 18.Şubat.1968'de yapmış.(s.130) BULAÇ, 'Hergün üç umre yapıyordum' dediğini de zikrediyor. 8) '04 Şubat 1998'de Vatikan'a gidişi,. 09.Şubat 1998'de Vatikan'da 'Dinlerarası Diyalog' adına Katolik dünyasının lideri ile 30 dakika görüşmesi.(s.146)
9)Ve 21. Mart 1999'da, ikinci defa tedavi için ABD'ye gidişi.(s.147)
Yazdığım notlar: 'Gülen Hareketi', 1990'lardan sonra 'yerel(Türkiye) ölçeği'nden; 'küresel(Dünya)ölçeği'ne sıçradılar.
'Gülen Hareketi' incelemelerine eklenmesi gerekli tesbitler:
1)Yöresel dönem:Erzurum(1941-1959)
2)'Ulusal' dönem:Edirne-İzmir-İstanbul(1959-1999)
3)Küresel dönem:ABD-Pensilvanya(21.Mart.1999)(s.148,149)
BULAÇ'ın cümleleri ile 'Hocaefendi'nin "hayat hikâyesi" "hülasası/özeti", 'tek cümle':"Kozadan Kelebeğe", Erzurum'dan Pensilvanya'ya".(s.149)
Ve BULAÇ'ın eserinin 153. sayfasına ,"Bediüzzaman Said-i Nursî(k.s.)-Fethullah GÜLEN Hocaefendi(k.s.) bağlamında serdeylediğim bir sual:"Hocaefendi Bediüzzaman Hazretleri(k.s.)'nin huzuruna hiç çıkmamış mı?"
BULAÇ:, 1990'larda "Gülen Hareketi"nin 'küresel açılım'lar, 'sıçrama'lar yaparken; "Ülkücü Hareket"in 'kadroları'nın, "12 Eylül Zindanları'ndan, ancak 1990'lı yıllarda(1991'de) "azad" edildiklerini 'unuturcasına', "milliyetçi" fikriyatın (Ulusalcılık gibi) "sıkışmışlık"(kabz) hâli içine girdiğini yazmakta.(s.156)Ve aynı sayfaya şu suali yazmışım:"Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi", sahiden 'sıkışmışlık(kabz)' hâlin de mi?
BULAÇ, "Fethullah GÜLEN Hocaefendi'nin, Türkiye'nin istikbali namına, "özlenen insan modeli" olarak, 'ne aydınları,ne entellektüelleri....."Mürşid"lere olan ihtiyaçtan dem vuruyor ve "Özlenen İnsan Modeli" olarak "Mürşid"leri gösteriyor..."Aydın'ların beslenme kaynağı 'aydınlanma'dır...Aydın sorun üretir; Mürşid sorun çözer" demekte.(s.205,207,208)
BULAÇ, "DİNLERARASI DİYALOG"U ONAYLIYOR
"Müfefekkir" de diyebileceğimiz BULAÇ, bahse konu eserinin 22. sayfasına geldiğimde ise şu notu yazmışım. Ali BULAÇ, "Dinlerarası Diyalog'a "sıcak" bakıyor. Bu sayfadan itibaren "muarızları"nca "Gülen Hareketi'nin Yumuşak Karnı" olarak da görülen "Dinlerarası Diyalog", etraflıca "savunuluyor..."
1) Öncelikli olarak "dışa açılma", hem de "küresel ölçekte" dışa açılmanın, 'sıçrama'nın "adımı" olarak görülmekte.
2)"Dinlerarası Diyalog, aslında "Din Mensupları arasındaki Diyalog"tur. Kaldı ki, "dinlerin "küreseleşme" akabinde, "ortak mes'elelere', 'ortak çözümler' getirebilirler.
3) "Dinlerarası Diayalog" çalışmaları, asla "Dinlerin birleştirilmesi" değildir. Ki, İslamiyet zaten "ed-Din'dir", "Dinlerin özü, kemalidir". Gaye, "dinleri tevhid etmek, yeni bir din ihbar etmek değildir. "Küreselleşme olgusu" karşısında "din müntesipleri arasındaki diyalog"tur.
4)"Dinlerarası Diyalog" ile Hıristiyanlaşma arttmıştır, diyemeyiz. Kaldı ki, "bugün, yakın ve orta gelecekte, "dinlerarasında büyük bir çatışma" da olmayacaktır.
5) BULAÇ'a göre, "Dinlerarası Diyalog", "Misyonerliğin de önünü açmamış, bilakis tıkamıştır. Aslında "Kemalistler Neden Misyonerleri Sevmez?" suali ile ilgilidir böyle açıklamalar..(s.259)
6)"Dinlerarası Diyalog"un "meşruiyeti" ve "referansı/delili" ise "Medine Vesikası" ve "Kur'an-ı Kerim'dir..."(s.238,239,240,241,242,243)
7) BULAÇ, "Hocaefendi'nin 'Dinlerarası Diyalog'da 'böyle niyet ve gayeler arayanlar"a verdiği cevabı da zikretmekte:"Onlar ne derlerse desin, niyetimizi Allah biliyor. Otuz seneden beri bu millet de biliyor. Allah'ın rızasını kazanmak ve tarihî birikimlerimizi dünya insanlarıyla paylaşarak, kanlı bir coğrafyada sulh adacıkları oluşturmaktan başka bir sevdamız yok bizim
."(s.243)Ve eserinin 244. sayfasında, "Dinlerarası Diyalog'un Künhü"nü de zikretmekte...
BULAÇ, "Gülen Hareketi"nin hatta "Türkiye'mizi(Devlet olarak zikrettiğmiz gibi) , 'Gülen Hareketi' üzerinden, 1990'lardan sonra "küresel açılımlar" yaptığını 'kabul' ediyor. Gerek "Dinlerarası Diyalog" ve gerekse "Türk Okulları"nı bu babda değerlendiriyor.
"Türk Okulları:Küresel Bir Açılım" başlıklı bölümde detaylıca "Türk Okulları" hakkındaki görüşlerini açıklıyor.Özetle, BULAÇ'a göre "Türk Okulları": 1)Özel Okullardır.2)Eğitim Paralıdır.3)İslamî ilimler öğretilmez.4)Finansını 'Anadolu'/'Türkiye' karşılamakta.5)"Türkiye Türkçesi" ön plandadır. 6)"Küresel açılım"ın gereğidir. (s.300)
"Titrisiz Mütefekkir" Ali BULAÇ, bu eserini de, "Türk Müslümanlığı" kavramı ve "Hazret-i İsa Alayhisselamın Nuzûlü" konularındaki görüşleri ile bitiriyor...
(*):Ali BULAÇ, "GÜLEN HAREKETİ ARAŞTIRMALARI 14, Din-Kent ve Cemaat FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ", Ufuk Kitap, 1. Baskı, Ocak 2008, İstanbul
13.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-2
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(GÜLEN HAREKETİ ARAŞTIRMALARI 14 Din-Kent ve Cemaat
FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ(*))
Ali BULAÇ'ın "Sülasiyesi'nin/Üçlü Çalışması'nın" ikinci eseri olan "Gülen Hareketi Araştırmaları 14 Din-Kent ve Cemaat FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ" ile "yazı dizi"mizin ikinci bölümüne de başlamış bulunuyoruz.
BULAÇ, bu eserinin de "Önsöz"ünde,"20.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan büyük göç hareketlerinin, yeni kent ortamında ortaya koyduğu yapılar ve kendine özgü açtığı sosyal mecranın anlaşılmasını hedeflemektedir" demekte;"Fethullah GÜLEN" veya "Gülen Hareketi", "toplumsal pratiğin somut örneğidir" tesbitini yapmakta.
BULAÇ, tıpkı "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin "dinî" değil,"sosyolojik" olduğunu, "göç ve kent olgusu"na dayandığı gibi; "Gülen Hareketi'ni de , bilhassa1950'lerden sonra Türkiye'mizde yaşanılan "göç ve kent olgusu"nun "ortaya" çıkardığını belirtmek istemekte.
Sahiden de, günümüz "sivil-millî-İslamî-insanî" "Hareket"lerin "mazisi"ne, "yaş"larına baktığımızda, "40 yıl "ile örtüşmektedir. "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)-"Erbakan Hareketi" tanımı da "kabul" edilen "tanımlar"dan olduğundan, ikinci bir tanımlama da olsa ekleme zarureti vardır-"Ülkücü Hareket" ve "Gülen Hareketi"nin "mazisi", "yaş"ları "40 Yıl"dır. Ülkemizdeki büyük çaplı 'göç ve kent'leşme dalgalarının ortaya çıkardığı bu "Hareket"lerin, "birbirleri"nden "farklılıkları" olsa da, "örtüşen", "benzeşen" hususiyetleri de vardır.
BULAÇ, nasıl ki "yazı dizi"mizin ilk bölümde inceleğimiz ve "görüşleri"ni ortya koyduğumuz, "üçlü çalışması"nın ilkinde, "Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni" "tahlil" ettiyse, bu ikinci çalışmasında ise, "kabul" gören tanımı ile "Gülen Hareketi"ni "tahlil" etmektedir.
Evet, eser baştan sona "Gülen Hareketi"nin "analiz"idir. Ki, eserinin 'üst başlığı"nda da "Gülen Hareketi Araştırmaları 14' diye de belirtilmiş zaten. BULAÇ'ın bu eserinin , belki de "en temel vurgusu", 'küresel/global ölçekte açılım" yapan 'tek' "Hareket'in, "fiilî durum' itibari ile "Gülen Hareketi" olduğu vurgusudur. Ve "Dinlerarası Diyalog" ile "Türk Okulları"nı, 'esas'ta, böyle bir "zaviye"den değerlendirmekte. Hatta "Türkiye'mizin de(Devlet olarak)", "Gülen Hareketi" üzerinden "küresel açılımlar" yaptığını ifade etmekte.Ve tabii bu eserinde BULAÇ, "Dinlerarası Diyalog"u onaylamakta, "asla ihanet" olarak "vakıa"ya bakmamakta...
Halbuki çoğu okurların da bileceği üzre, hem "Millî Görüş/Erbakan Hareketi" içinden; hem de "Ülkücü Hareket" içinden" ve tabii bazı "cemaat"lerin içinden(Prof.Haydar BAŞ'ın cemaati gibi);"Dinlerarası Diyalog", âdeta "ihanet" olarak değerlendirilmiştir.
BULAÇ, yine bu eseri boyunca da "cemaat, tarikat" gibi "kavramları" korkusuzca kullanmaktan ve "irdelemke"ten de geri kalmamakta;aslında "göç ve kent" gibi "sosyolojik tarlalar"ın ortaya çıkardığı bu "Hareket"lerin,"yapı"ların; aslında "sistem içinde" çokca sayıda "olumlu katkılar" yaptığını da âdeta "vurgulamak" istemekte ve 'Modernlikle yüzyüze gelmiş bulunan İslam dünyası ve özellikle Türkiye'deki "cemaat gerçeği"ni, son iki yüzyılın modernleşme sürecinden bağımsız düşünmek mümkün değildir'(s.27)gibi 'tesbit'ler de yapmakta.
BULAÇ, "Cemaatler, 'modern sivil kuruluşlar';'manevî bir şahsiyetler';'sosyal İslam'ın türevleri ve tezahürleri';'sivil, medenî bir nitelik'" olarak tanımlamalar yapmakta(s.36,37,55,56) ve "bir başka gerçek olarakta, 'cemaatlerin kan ve akrabalık bağlarına dayanmadığını, cemaatlere giriş-çıkışların serbest olduğunu, 'bireyi yutan hapishaneler, gettolar'olmadığını "belirterek;"Cemaat değiştirmenin veya cemaat dışına çıkmanın hiç bir maddî-cezaî müeyyidesi yoktur. Bazıları İslamî cemaatleri bırakıp,'Laik-Seküler Cemaatler'den birine katılır' da(s.39) demekte.Hatta "tek başınabir cemaat ve millet" olmanın da mümkün olunabilineceğini de hatırlatmakta.(s.38)
"KERBELÂ VAKIASI"NI ANLAYABİLME
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli" nin "temel kavramları" olan "seçim-biat-şura"mefhumları çercevesinde, "sivil toplum", "sivil cemaat" arasındaki "farklılıkları" ele aldığı kısımlarda, "İslam Tarihi'nin En Acı" hadiselerinden "Kerbelâ Vakıası"nı anlamamıza katkı yapacak özellikle "üç olgu"yu dile getirmekte.:1)Muaviye ile 'biat ortadan kalktı', 'hilafet saltanata dönüştü.'2)Muaviye ile 'İslam'da ilk profesyonel Ordu kuruldu..'3)'Devlet'te görev alma, ilk kırılma.Ebu Yusuf'tan başlamak üzre âlimlerin devlet'te görev almayı kabul etmeleri...Resmî Ulema geleneği...Sivil Ulema geleneği...."(s.88,89)
"GÜLEN HAREKETİ" VE "ÖZLENEN İNSAN MODELİ"
AKYOL'un "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı ve İdeolog" olarak "kimlik tanımı" yaptığı "titrisiz münevver" kategorisine ekleyebileceğimiz BULAÇ; eserinin Üçüncü Bölümü"nde, "Fethullah Gülen Hocaefendi"nin "Hayat Hikâyesi"ni ayrıntılı şekilde anlatmakta.(s.115-155)
Ali BULAÇ'ın kaleminden "Hocaefendi"nin "hayat hikâyesi"ni okurken , 'altını çizdiğim kelime ve cümleler' ile yazdığım notlar şunlar:1)Babaannesi Munire Hanım ve Büyükbabası Şamil Ağa, birer saat arayla vefat etmiş.(s.116)2)'12 yaşında hafız olmuş, 14 yaşında "vaaz" vermeye başlamış. (s.118)3)'Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa 1957'de, Erzurum'da, Muzaffer Arslan'ın sohbetlerinde görmüş.(s.121)Bediüzzaman(k.s.)'ın Erzurum'a gönderdiği 'mektup' ta 'selamlananlar'arasında ilk defa isminin zikredilişi.(s.122) 4)"İlk resmî görevi, 'Devlet'in Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı'nda olmuş.'Hocaefendi', uzun yıllar ,"Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı'nda imam, vaaz" olarak çalışmış.5)Hem "Komünizmle Mücadele Derneği"nin kuruluşunda, hem de "Halk Evi" kadrosuna katılmış.(s.127) '6) 'Hocaefendi, 'Edirne, Kırklareli' gibi 'Evlad-ı Fatihan' diyarlarında, 'Diyanet Teşkilatı' içinde hizmetler vermiş.(s.129) 7) 'İlk Haccı'nı, Diyanet'ten vazifeli olarak 18.Şubat.1968'de yapmış.(s.130) BULAÇ, 'Hergün üç umre yapıyordum' dediğini de zikrediyor. 8) '04 Şubat 1998'de Vatikan'a gidişi,. 09.Şubat 1998'de Vatikan'da 'Dinlerarası Diyalog' adına Katolik dünyasının lideri ile 30 dakika görüşmesi.(s.146)
9)Ve 21. Mart 1999'da, ikinci defa tedavi için ABD'ye gidişi.(s.147)
Yazdığım notlar: 'Gülen Hareketi', 1990'lardan sonra 'yerel(Türkiye) ölçeği'nden; 'küresel(Dünya)ölçeği'ne sıçradılar.
'Gülen Hareketi' incelemelerine eklenmesi gerekli tesbitler:
1)Yöresel dönem:Erzurum(1941-1959)
2)'Ulusal' dönem:Edirne-İzmir-İstanbul(1959-1999)
3)Küresel dönem:ABD-Pensilvanya(21.Mart.1999)(s.148,149)
BULAÇ'ın cümleleri ile 'Hocaefendi'nin "hayat hikâyesi" "hülasası/özeti", 'tek cümle':"Kozadan Kelebeğe", Erzurum'dan Pensilvanya'ya".(s.149)
Ve BULAÇ'ın eserinin 153. sayfasına ,"Bediüzzaman Said-i Nursî(k.s.)-Fethullah GÜLEN Hocaefendi(k.s.) bağlamında serdeylediğim bir sual:"Hocaefendi Bediüzzaman Hazretleri(k.s.)'nin huzuruna hiç çıkmamış mı?"
BULAÇ:, 1990'larda "Gülen Hareketi"nin 'küresel açılım'lar, 'sıçrama'lar yaparken; "Ülkücü Hareket"in 'kadroları'nın, "12 Eylül Zindanları'ndan, ancak 1990'lı yıllarda(1991'de) "azad" edildiklerini 'unuturcasına', "milliyetçi" fikriyatın (Ulusalcılık gibi) "sıkışmışlık"(kabz) hâli içine girdiğini yazmakta.(s.156)Ve aynı sayfaya şu suali yazmışım:"Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi", sahiden 'sıkışmışlık(kabz)' hâlin de mi?
BULAÇ, "Fethullah GÜLEN Hocaefendi'nin, Türkiye'nin istikbali namına, "özlenen insan modeli" olarak, 'ne aydınları,ne entellektüelleri....."Mürşid"lere olan ihtiyaçtan dem vuruyor ve "Özlenen İnsan Modeli" olarak "Mürşid"leri gösteriyor..."Aydın'ların beslenme kaynağı 'aydınlanma'dır...Aydın sorun üretir; Mürşid sorun çözer" demekte.(s.205,207,208)
BULAÇ, "DİNLERARASI DİYALOG"U ONAYLIYOR
"Müfefekkir" de diyebileceğimiz BULAÇ, bahse konu eserinin 22. sayfasına geldiğimde ise şu notu yazmışım. Ali BULAÇ, "Dinlerarası Diyalog'a "sıcak" bakıyor. Bu sayfadan itibaren "muarızları"nca "Gülen Hareketi'nin Yumuşak Karnı" olarak da görülen "Dinlerarası Diyalog", etraflıca "savunuluyor..."
1) Öncelikli olarak "dışa açılma", hem de "küresel ölçekte" dışa açılmanın, 'sıçrama'nın "adımı" olarak görülmekte.
2)"Dinlerarası Diyalog, aslında "Din Mensupları arasındaki Diyalog"tur. Kaldı ki, "dinlerin "küreseleşme" akabinde, "ortak mes'elelere', 'ortak çözümler' getirebilirler.
3) "Dinlerarası Diayalog" çalışmaları, asla "Dinlerin birleştirilmesi" değildir. Ki, İslamiyet zaten "ed-Din'dir", "Dinlerin özü, kemalidir". Gaye, "dinleri tevhid etmek, yeni bir din ihbar etmek değildir. "Küreselleşme olgusu" karşısında "din müntesipleri arasındaki diyalog"tur.
4)"Dinlerarası Diyalog" ile Hıristiyanlaşma arttmıştır, diyemeyiz. Kaldı ki, "bugün, yakın ve orta gelecekte, "dinlerarasında büyük bir çatışma" da olmayacaktır.
5) BULAÇ'a göre, "Dinlerarası Diyalog", "Misyonerliğin de önünü açmamış, bilakis tıkamıştır. Aslında "Kemalistler Neden Misyonerleri Sevmez?" suali ile ilgilidir böyle açıklamalar..(s.259)
6)"Dinlerarası Diyalog"un "meşruiyeti" ve "referansı/delili" ise "Medine Vesikası" ve "Kur'an-ı Kerim'dir..."(s.238,239,240,241,242,243)
7) BULAÇ, "Hocaefendi'nin 'Dinlerarası Diyalog'da 'böyle niyet ve gayeler arayanlar"a verdiği cevabı da zikretmekte:"Onlar ne derlerse desin, niyetimizi Allah biliyor. Otuz seneden beri bu millet de biliyor. Allah'ın rızasını kazanmak ve tarihî birikimlerimizi dünya insanlarıyla paylaşarak, kanlı bir coğrafyada sulh adacıkları oluşturmaktan başka bir sevdamız yok bizim
."(s.243)Ve eserinin 244. sayfasında, "Dinlerarası Diyalog'un Künhü"nü de zikretmekte...
BULAÇ, "Gülen Hareketi"nin hatta "Türkiye'mizi(Devlet olarak zikrettiğmiz gibi) , 'Gülen Hareketi' üzerinden, 1990'lardan sonra "küresel açılımlar" yaptığını 'kabul' ediyor. Gerek "Dinlerarası Diyalog" ve gerekse "Türk Okulları"nı bu babda değerlendiriyor.
"Türk Okulları:Küresel Bir Açılım" başlıklı bölümde detaylıca "Türk Okulları" hakkındaki görüşlerini açıklıyor.Özetle, BULAÇ'a göre "Türk Okulları": 1)Özel Okullardır.2)Eğitim Paralıdır.3)İslamî ilimler öğretilmez.4)Finansını 'Anadolu'/'Türkiye' karşılamakta.5)"Türkiye Türkçesi" ön plandadır. 6)"Küresel açılım"ın gereğidir. (s.300)
"Titrisiz Mütefekkir" Ali BULAÇ, bu eserini de, "Türk Müslümanlığı" kavramı ve "Hazret-i İsa Alayhisselamın Nuzûlü" konularındaki görüşleri ile bitiriyor...
(*):Ali BULAÇ, "GÜLEN HAREKETİ ARAŞTIRMALARI 14, Din-Kent ve Cemaat FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ", Ufuk Kitap, 1. Baskı, Ocak 2008, İstanbul
13.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
12 Ekim 2009 Pazartesi
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
Yazı Dizisi:
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)
Ali BULAÇ'ın "en son eseri" diyebileceğimiz ve "çok hacimli fakat "perspektif" kazandırıcı"Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)eseri;"Din-Kent ve Cemaat Fethullah GÜLEN ÖRNEĞİ" ve "İslâm'dan Korkmalı mıyız?(Fanatizm-Fundamentalizm-İslamofobia" isimli eserleri ile BULAÇ'ın "görüşlerini" öğrenmiş olacağız.
"Yazı Dizisi" şeklinde tasarladığım bu "yazılarım "ile , aslında çoktandır yapmak istediğim(neredeyse iki yıldır) "Millî Görüş/ERbakan Hareketi'ni ve "İslâmcılar"ı Anlama Cehdi"ne de fiilen başlamış oluyorum.Bu "yazı dizisi"nin akabinde, inşaallah, nice zaman önce okuduğum "Mehmet BEKAROĞLU'nun kısaca "Siyasetin Sonu" isimli "hacimli" eserin "analizi" ile "cehd"imizi devam ettireceğim.
Ali BULAÇ, bu "hacimli" eserinin "önsöz"ünde, "Üçlü çalışması(Sülasiyesi)ndan" bahisle;ilk çalışması olarak "İslamcıların Üç Nesli"-ki 1856-1924birinci nesil;1950-1997,ikinci nesil ve 1997 sonrası, üçüncü nesil-;ikinci çalışması, incelediğimiz bu eseri ve üçüncü çalışması olarak daha henüz yayınlamadığı "Göçün ve Kentin İktidarı-Millî Görüş'ten Muhafazakar Demokrasiye Ak Parti" eseri..
BULAÇ, incelediğimiz eserinin daha "önsöz"ünde, "...bir koluyla Saadet Partisi(SP)'yle devam eden, diğer koluyla Ak Parti'yle peşpeşe iki defa iktidar olan siyasî çizginin hikayesini konu edinir", diyerekten ;"Millî Görüş Gömleği'ni çıkardım" diyenlerin aksine, aslında Ak Parti'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)Partisi olduğunu da deklare etmektedir."Üçlü Çalışması"nda zikrettiği ilk ve üçüncü eseri ile "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'nin Türk siyasetini ve Türk siyasetinin "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'i nasıl etkilediğini anlatmaya çalıştık" demekte ve "kimlik" olarak da, "Batı-dışı Modernleşme"yi uygulan 'parti' tanımı yapmakta.
"AKP'yi", Ak Parti'yi,2009'lar Türkiyesi'nde, aslında "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi Partisi "kabul"ü, "postula"sı ile peşin peşin "ezber de bozmakta"dır..2002-2009, yedi yıllık döneminde AKP veya Ak Parti'nin Genel Başkanı ve Başbakan; "bir harf ile" de olsa "dün"üne, "mazi"sine tek bir "laf" etmedi. Ancak çok sayıda "kazanımlar" kazanmalarına da vesile oldu. Varsa-yoksa "Türk Milliyetçilerine, Ülkücü Hareket "mensuplarına "çatan"; "bizim milliyetçiliğimiz 'bölgesel' değildir, 'etnik köken'e dayanmaz, 'din'e dayanmaz" tekerlemeleri ile kendince sahte/uyduruk "milliyetçilikler" geliştirdi. Mevcut siyasî iradenin başı; "yenilikçiler" kategorisi ile "yan çizdiği" "dün"üne "bir harf ile" de olsa, "efkar-ı umumiye(fikirler camiası)" huzurunda " hiç çatma"dı...
Hâlen yerel seviyelerde AKP'yi aslında ayakta tutan, omuzlayan ve omurgasını oluşturan, yine Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır. Kaldı ki 3. Olağan Kongresi sonrası da baktığımızda, AKP'yi sahiden ayakta tutan kadrolar, "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır.
Aslında bütün bu açıklamalar, Ali BULAÇ'ın da neredeyse "postula"sı, "kabul"ü olan ;AKP'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'in Partisi olduğunu ispatlamaktadır da...
Ne yazık ki, "tek başına iktidar"ın yedinci yılında bile(belki de ömrü boyunca), hâlen "Ben de Türk'üm" diyemeyen bir Başbakan ile karşı karşıyayız.
DEMOKRASİYE GEÇİŞİMİZ
Henüz "Yanlış Cumhuriyet"in tam metnini okuyamamış olsak da, basında yazılıp çizilenlerden anladığımız kadarı ile "Atatürk ile Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile 'Demokrasi'de sonlandırılmıştır." tezine BULAÇ, eserinde, 1946'larda "Demokrasi'ye istemeye istemeye, zoraki, neredeyse "çok gönülsüz "bir şekilde, "dış kaynaklı gelişmeler"in, "konjonturel zorlamalar"ın sonucu geçtiğimiz vurgusunu da yapmakta.BULAÇ, "Aksine bir konjonktür oluşsa, iktidar seçkinleri, Türkiye'yi demokratik olmayan bir Cumhuriyet'e geri götürme konusunda hiç tereddüt etmezler"(s14) demekte.Zikrettiğine göre, "DP'nin kuruluşu ve 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelmesi ile '27 Mayıs İhtilali'ne de "karar" verilmiştir. Neticede de "gönülsüz, zoraki, istemeye istemeye, itikliye-kakıklıya, dış zorlamalarla 'demokrasiye yeniden geçişimizin 'faturası' is e,neredeyse 'her yıla bir darbe' olmuştur.(s.15)Ve "Emperyalist küresel sistem, bilhassa da 11 Eylül 2001'den sonra Müslümanları "öteki"leştirerek/yok ederek, hegemonik meşruiyetini sürdürmektedir".(s.16)
ALİ BULAÇ, "eseri" boyunca iki kavramı neredeyse "sıkca" kullanmaktadır:"İktidar Seçkinleri" ve "Merkezdeki Çekirdek" "İktidar Seçkinleri" ile "tepeden inmeci zihniyeti," baskıcıları, dayatmacıları ifade etmekte;"Merkezdeki Çekirdek" kavramı ile "iktidar seçkinleri"nin oluşturduğu dayanışma"yı, ekonomik, bürokratik ve politik ayrıcalıklara sahip zümreleri;"Cumhuriyetçiliği,Devletçiliği ve Laikliği";"bürokratik idarî merkezi"(s.17,106,391,529)çağrıştırmakta..BULAÇ", "Merkezdeki Çekirdek" kavramıni "asabiyyet" kavramı ile özdeşleştirerek; "hukuk dışı refleksleri" yani "darbe girişimçileri, darbecileri" vurgulamak istiyor.(s.11)
Yirmi yedi yıl(1923-1950)"Türkiye'yi bir başına yönetmiş" bir 'zihniyet'in "vesayetçi", "emrediciliği" ile "demokrasinin bağdaştırılamayacağını da belirtmekte. "Ankara kriterleri", aslında böyle bir zihniyetin "kriterleri"dir demekte.(s.17)
İşte Türkiyemi'zdeki "sancı"ların temelinde, "demokrasi"ye bu şekilde geçişimizin de payı olmalı elbette. "İktidar seçkinleri"nden oluşan "Merkezdeki çekirdek"in marifetleri ile Türkiyemizin "yakın tarihi" de ancak böyle şekillenirdi. Gerçekten, sahiden, Osmanlı'nın 'Meşrutiyetleri" ile başlayan "vetire"ler, "süreç"ler, "tabiî bir şekilde idame ettirebilinseydi, belki de "yakın tarihimiz " böyle şekillenmeyecekti.
SEÇİM-BİAT-ŞURA
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli"nin esas kavramları olan "seçim-biat-şura"nın uygulamalarının, aslında "arızalı" olduğunu belirtmekte. "Seçim"ler "tam adaletli" yapılamamakta; "biat yani hukukun üstünlüğü ise üstünlerin hukukuna dönüşmüş durumda; "şura" ise kayfiliklerle dolu "yönetim"leri, "yöneticiler"i ortaya çıkarmıştır. Ve yedi yıldır "tek başına iktidar" olan Ak Parti'nin, "adaletsiz seçim sistemi"ni değiştirmediğini, "adil olmayan 'seçim sistemleri ile "iktidar" olanlar, ne derece "meşru" olabiliyorlar ki ?",demekte. (s.10)
(1923-1938) ve (1938-1950)Mustafa Kemal ATATÜRK ve İNÖNÜ dönemleriyle "siyasî kültürümüzde, "rejim=devlet; devlet=milletin efendisi"ne dönüşmüştür.(s.20, 21)"Rejim tehlikededir"in "künhü" böyle bir siyasî kültüre sahip olmammızdandır. "Behice Boran bir zamanlar rejim için en büyük tehditti. Ölünce cenazesi resmî törenle defnedildi. Nazım Hikmet tehditti, itibarı iade edildi.Kürtçe konuşmak yasaktı, TRT-6(Şeş) Kürtçe yayına geçti, rejime birşey olmadı. (s.21)
"Çoğulcu" ve demokratlık" kavramlar da, "sağcı" ve "solcu" zihniyet sahiplerince ve seçkinlerce"kirletildi."
Faşizm'in, Komünizm'in "çöktüğü" bir çağda, hatta "günümüz Rus komünistlerinin bile "değiştiği" (eski Komunist zihneyette değiller artık)
"Türk ModernleşmeProjesi"nin askerler, sivil bürokrasi ve "kendi serasında yetiştirdiği" aydın zümre" olarak tarif eden BULAÇ, "siyasî kültürümüzün demokrasiyi engelleyen sebepleri ise üç maddede topluyor:1)Demokrasini bizim kültürümüzüm dışında meydana gelmesi. Halbuki "demokrasi "İslamla yüzleşmeden hiçbir İslam Ülkesinde kök salamaz. 2)"İslam dünyasının içinde bulunduğu hegemonik konjonktür demokrasiye doğrudan bir engel teşkil etmesi.3)"Aydınlanma"dan beslenen bir pozitivist despotizm olgusu;Cumhuriyet'in demokratikleşmesini engellemekte.(2.28, 32, 33)
"SİYASALLAŞMA" HEZEYANI
BULAÇ, "modern demokrasi"lerde, "siyasallaşmak, siyasallaşıyor" söyleminin bir "suç" olarak ortaya konulamayacağını belirtiyor ve tabiiki "ezber bozuyor." BULAÇ, "modern demokrasi"lerde "tek yol siyaset"tir. Çünkü "siyasetin ilgi alanına girmeyecek hiçbir konu yoktur. Çünkü hukukî(meşrû), kanunî(Legal) "tek yol siyaset"tir.(s.34)
Eserlerinde "ufuk açıcı" ve perspektif" kazandırıcı da olan BULAÇ'ın bu "görüşleri"ni okurken; Türkiyemizdeki tecrübeli "siyasetçiler"imizden dahi duyduğumuz"Ergenekon siyasallaşıyor....Başörtüsü siayasallaşıyor...."gibi cümlelerin, ne kadar da "sığ", "vulger", "yüzeysel" ve "kof" olduğunu da anlıyorsunuz.
Neticede BULAÇ, "Türk Modernleşme Projesi"ni, "tabiatı gereği anti-demokratiktir. Zira ne Batılı demokrasilere itimadı vardır: ne İslamiyet'in referans çercevesini çizdiği müzakereci siyasete hayat tanımaktadır."(s.35) demektedir.
"Devlet ve Siyaset" bölümünde BULAÇ'ın yaptığı "sistem" tanımı ise şöyle:Katılımı, şeffaflığı redden, demokratik rejimin işlemesine izin vermeyen bünyevî yapıdır.(s.41)"Siyasetin patronunun da Devlet" olduğunu ifade eden BULAÇ;Siyasetin en önemli aktörü ve yapıcısı sivil toplum değil, devlet olmaktadır"(s.43) demekte.
"Siyasî kombinazonda, asalak olmayan, devlet'ten beslenmeden varolabilenler" e ise "Devlet'in "zorluk üstüne zorluk" çıkarttığını, 'hayat alanlarını tıkadığını" ifade etmekte.(s.44)
Devlet'in "yerli burjuva zümresi", yani "bebeği"nin aslında "fil" olduğunu da eklemekte.(s.45)
Yine BULAÇ; "Türkiye'de siyaseti 'sivil siyasetçiler' değil; devlet yapıyor. Devlet, Türkiye'de herşeyi, herkesten en iyi bilen, en doğru kararı veren ve aslında kendisinden başka hiç kimseye güveni olmayan gayr-i şahsî bir aygıttır" şeklinde "devlet" tanımı da yapmakta.(s.35)
"Köy'den kent'lere göçün "siyaseti de şekilllendirdiğini ve "merkezdeki çekirdeği" de "rahatsız" ettiğini vurgulamakta. BULAÇ, Rusya-İran ve Türkiye'nin tarihî gelişim benzerliklerine de dikkat çekmekte ve "geleceğin Türkiyesi tasavvuru" namına şu cümleleri yazmakta:"Geleceğin Türkiyesi, ya İran ve Rusya gibi gerekli reformları yapacak; ya da çok daha derin krizin içine yuvarlanacak."(s75)Ve "reform" olarak da, "5 Mes'eleyi"; "Güneydoğu Mes'elesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kamu reformu, din-devlet ilişkileri ve dış politika alanı" olarak belirtmekte.(s75)
2009'lar Türkiyesi'ndeki "Devlet'in Çürümüşlüğü"nü ortaya koyan "Ergenekon Tartışmaları"na, daha 1996'larda MHP'nin Merhum Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ tarafından, "Devlet'in çürüme içinde olduğu"nun belirtildiğini ifade etmekte ve "Devlet eleştirisi, devlet düşmanlığı değildir" demekte.(s.98, 101)
Eserinin "Merkez Sağ ve Merkez Sol" bölümünde, "Türk Siyaseti'nde Demirel'in Yeri"ni ise BULAÇ, şu cümleleri ile ifade etmekte:"Aslında 'Konuşan Türkiye' , sadece Demirel'in konuştuğu; 'Kusursuz Demokrasi' ise sadece Demirel'in serbest siyaset yaptığı demokrasidir!"(s.123)"1991 seçimlerimde 'Konuşan Türkiye' dedi, insanları peşine taktı;ama Türkiye'yi konuşanların ağır cezalara çarptırıldığı ülke hâline getirdi...1980'lerden sonra din, laiklik, düşünce özgürlüğü gibi konularda ne söylediyese, iktidara geldiğinde tam tersini yaptı. "Kürt realitesi"ni tanıdığını ilan etti, arkasından bunu ağzına alan herkesin 'bölücü ve bölücülere destek veren gafiller' olduğunu söyledi...Turgut ÖZAL'a kan kusturdu...28 Şubat postmodern darbe sürecini ustalıkla yönetmek oldu.!(s.128)
BULAÇ, "Türk Siyaseti'nde Ecevit'in Yeri" diyebileceğimiz kısımlarda ise "18 senedir aynı elbiseyi giyiyorum.Çünkü bana bakıp da acı çekecek milyonlarca kız ve kadın var'diyen eşi Rahşan'ın sadeliğini, giyim-kuşam anlayışını 'takdir' ettiğini belirtiyor.(s.132)
Yine "Merkez Sağ ve Merkez Sol"un incelendiği bu bölümde, "Sağ Partiler" için iki önemli tesbitte bulunmakta:"'Sağ Partiler, her zaman çevre güçlere ihanet etmişlerdir. Önce desteklerini almış, arkasından onlara(millete demek istiyor İ.G.) sırtlarını çevirmişlerdir.'(s.140) 'Türkiye'de halkı(milleti dese daha doğru olurdu İ.G.) en çok aldatan, Sağ Partiler olmuştur.'(s.161)
ANAP, DYP, DSP,CHP,MHP hakkındaki "tahlil"lerinden sonra "BBP ve Gelecği" kısmında ise "Yazıcıoğlu Hareketi" hakkında şu görüşlerini belirtiyor:"YAZICIOĞLU ve arkadaşları TÜRKEŞ ve yakın çevresine başkaldırarak 'bağımsız' bir hareket başlattılar.YAZICIOĞLU ve çevresinde İslamî hassasiyet baskındır. En çok değer verdikleri şey dürüstlüktür ki, siyasetin buna ihtiyacı olduğu açıktır. BBP'liler zaman zaman bir İslamcı gibi hareket etmektedirler. Gençlik tabanı da çoğu zaman Millî Görüş'ün tabanı ile büyük bir örtüşme içindedirl.Ayrılma esnasında YAZICIOĞLU Hareketi'nin hem Türkiye'deki İslamî Hareket'e yeni ve dinamik bir boyut katacağına, hem de Türk Milliyetçilerini zaman içinde İslamcı bir çizgiye çekeceğine dair köklü bir inanç besledi. Ancak zaman geçtikçe seçmen tabanını genişletemedi, daha geniş kesimlere ulaşamadı.(s.176)
Bu kısmı okuduğumda "şu notu" yazmışım:"Ancak hiçbir BBP'li, Alperen, Nizam-ı Alem'ciye 'Ben İslamcıyım" dedirtemezsiniz. Çünkü "İslamcılar'ın veballerini" yüklenmek istemezler. İkincisi, 'YAZICIOĞLU HAREKETİ', BBP, Alperen, Nizam-ı Alem'ciler, "Ülkücü Hareket"ten başka birşey değildir.(09.08.09 tarihinde)
TÜRKİYE'DEKİ MÜSLÜMANLARIN SİYASETLE İŞTİGALLERİ
Ali BULAÇ, eserinin "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'deki Müslümanların "siyasetle uğraşmaları" ve yaşanılanlar hakkında biraz merak uyandırıcı şekilde şu görüşlerini ifade ediyor:
1)'Türkiye'de yaşayan Müslümanların açık kimlik beyanında bulunup, bağımsız bir parti bünyesinde, kamusal hayatın en önemli alanlarından biri olan siyasetle uğraşmaları, ancak 1970'li yıllarda başlar. 12 Mart Muhtırası öncesi Millî Nizam Partisi(MNP)'nin kuruluşu; sonrasında Millî Selamet Partisi(MSP)'nin kuruluşu.(s.183,184)
2)"Biz açıktan siyasete katılıp demokratik haklarımızı kullanacağız ve iktidar olmak için halkın desteğini alacağız'düşüncesinde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çizgisi;"sağ milliyetçi partileri destekleyip taleplerimizi dolaylı yoldan gerçekleştirmeye çalışacağız" düşüncesindeki "Nur Cemaatleri, Süleymancılar ve kısmen diğer cemaatler "ile "iki farklı tutum"un sergilenişi...((s.187)
Eserinin bu bölümleri, böyle "tavır/tutum alışlar"ın detaylarını meraklandırırken; BULAÇ yine eserinin "önsöz"ünde yaptığı "AKP, AK PARTİ de Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin diğer koludur"'kabul'üne izafen ; "..nihayetinde AK PARTİ, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) tarlasında yetişmiştir."(s.194) demekte ve "Eğer uluslararas konjonktür ve içerdeki şartlar müsait olsaydı, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin en son partisi veya AK PARTİ "Müslüman Demokrat" adını alırdı"(s.196) demekte.
1991'DEKİ 'SEÇİM İTTİFAKI, BİR PROJENİN PARÇASIYDI'
Ali BULAÇ, eserinin yine "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'de Müslümanların "siyasetle iştigalleri" ve "iki farklı tutum "alışlarını hatırlattıktan sonra; 1991'deki 'RP-MHP-IDP' arasında yapılan "seçim ittifakı"nın "basit bir siyasî ittifakın ötesinde, bir projenin parçasıydı" tesbitini de yapmakta.(s.204)"Bu sayede Kürtler ve Kürt hareketiyle İslam arasındaki ilişki koparılmak istendi ki, bu PKK'nın gelişmesini sağladı"(s.204) demekte.
Eğer 1991'deki "Seçim İttifakı" yapılmasaydı, "Masonik-Haçlı Gül"ünü partisinin "bayrağı" yapan "Demokratik Toplum Partisi" de olmazdı, dedirten BULAÇ'ın bu görüşleri;BBP'nin Merhum Genel Başkanı Şehid Muhsin YAZICIOĞLU'nun, bilinenin aksine "seçim ittifakı"na karşı çıkmasındaki "basiretliliği"ni de ortaya koyuyordu. BULAÇ, 'Refah Partisi'nin tepesine doğru çıkıldığında, söylemin giderek merkezileştiğini ve sistemden farklı politikalar üretmediği gözleniyordu"(s.205) diye de yazmakta. Ve yine RP'nin böyle bir "İttifak"ı ile "Kürt Mes'elesi" tıkanma noktasına gelmiştir " demekte.
Ayrıca RP'nin "büyüme" dönemlerinde türeyen "müraîler"i ise "profesyonel hacıyatmazlar" olarak tanımlamakta ve "İslamî Mafya Grupları..."(s.212)nı aynen yazabilmekte. Böyle bir tanımlamayı, doğrusu, başka yerlerde okuduğumu hatırlayamıyorum. Tamamiyle BULAÇ'a ait tanımlar. Bu tanımlarla ilgili ileride bir iki cümle daha ekleyeceğiz.
BULAÇ, RP'nin "Ermenistan Mes'elesi'nde de "çok yanlış' yaptığını; "(Haşa) "Muhammed Aleyhisselamı aşarcasına, (haşa) Allah'ı aşarcasına mes'eleye yaklaşıldığını" da vurgulamakta.(s.206)
ANEKDOT BİR
Ali BULAÇ'ın "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri" isimli "en son eser"inde, kendisini "yakînen" tanımamızı kolaylaştırıcı "ilginç anekdotlar" a yer vermiş. Eserinin 213 ve 214. sayfalarında anlattığı ilk anekdotunda, Suriyeli yaşlı bir zatın "semaye/kapital"in önemine dikkat çekici sohbeti akabinde; MSP Mardin Teşkilatı'na 'Toprak Ağaları'na (sermayeye) karşı astıkları bildirinin tekraren indirildiği ve bu işi de kendisi de "toprak ağası" olan dönemin Mardin MSP milletvekili Fehim ADAK'ın 'reel politik hareketle yaptığını, sonradan öğrendiklerini" de yazıyor.
ANEKDOT İKİ ve ÜÇ
BULAÇ, "Hayatının hiçbir döneminde aktif siyasete girmeyi düşünemiş ve İslamiyet'in doğru anlaşılmasından başka kaygısı olmamış bu satırların yazarı"(s.240) diye kendini tanımladıktan sonra, "Şevki YILMAZ" hakkında yazdığı yazıdan dolayı yaşadığı baskıyı da dile getirmiş."1978'de de ağır baskı yaşadığı"nı belirtmiş.1978'de "Şevki YILMAZ"la ilgili yazdığı yazıdan dolayı "tehdit telefonları" almaya başladığını, "Sen kim oluyorsun da Şevki YILMAZ aleyhinde böyle şeyler yazıyorsun?O geleceğin İslam lideri ve Türkiye'nin Başbakanı'dır. Erbakan bile onun eline su dökemez" diyorlardı.(s.240)"Derken , birgün belinde silahı iri yarı bir adam beni İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde kıstırdı. Bir odaya kapattı ve günlerdir beni öldürmek için aradığını söyledi. Yüzünde derin bir nefret vardı. Beni infaz etmekle davaya büyük bir hizmette bulunacağını düşünüyordu. Allah'dan durumdan haberdar olan birkaç arkadaş hemen odaya daldılar ve açıkca söylemem gerekirse belki de son anda elinden kurtardılar."(s.242)
BULAÇ, yine 1978'de, Tepebaşı'nda bir toplantıda yaptığı konuşmada, Necip Fazıl KISAKÜREK'i eleştirdiğinden dolayı , Ülkücü Gençlerin saldırı ve tacizine uğradığını da yazıyor. "Necip Fazıl'ı eleştirdiğim için saldırıya uğradım ve Ülkücü Gençler Fatih, Yavuz Selim'de oturduğum evde beni ve ailemi taciz etmeye başladılar. Sonunda iki üç gün içinde, sağanak yağmur altında Fatih'den Güngören'e taşınmak zorunda kaldım"(s.241) demekte...
MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ)'NİN HUSUSİYETLERİ
"Millî Görüş(/Erbakan Hareketi'ni) ve tabiki "İslamcılar"ı anlama cehdi adına BULAÇ, bu "Hareket"in bazı hususiyetlerini şöyle sıralıyor:
1) Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.), sanıldığının aksine "dinî" değil "sosyolojik bir zemin"(Göç ve Kent demek istiyor İ.G.) oturmaktadır...Hiçbir zaman teokratik bir fikir veya talep olmamıştır."
2)"...Hareket'in saf bir dinî hareket olduğunu söylemek yanıltıcı olur...Göçün ve kentin partisidir."(s.301)
3)"...Bir cemaat hareketidir de...Siyasî temsil rolünü üstlenen bir cemaat."
4)"...Çok partili siyasî hayatımızın en sivil ve yegane gerçek siyasî hareketi sayılır."
5)"Referans aldığı sosyolojik gövde, 'göçün ve kentin partisi yapmıştır."
6)"Millî Görüş (/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin içinden çıkan iki partinin, yani AKP ile SP'nin yine de ilk iki büyük parti durumunda olması..."
7)"...Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çoğulcu demokrasinin yumuşak karnıdır."(s.301, 302)
BULAÇ'ın bu eserinin 305. sayfasınada şu notları yazmışım:Şahsen "Kürt Mafyası", "Ülkücü Mafya" gibi kavramları çok duymuş ve okumuştum amma "İslamî Mafyalar" kavramını, "Cumhuriyet Gazetesi"nde bile okumamış, duymamıştım. Demek ki bir "vakıa", bir "olgu..."(11.08.09 tarihinde)
"MEDİNE VESİKASI/SÖZLEŞMESİ" TARTIŞMALARI
Belki de daha ayrıntılı bir şekilde ele alınması gereken bu "tartışmayı", eserinin 328. sayfasına geldiğinizde yine hatırlıyorsunuz.
"Siyasî toplumun ve kamusal hayatın ancak karşılıklı müzakere ve mutabakatla tayin ve tesbit edilebileceğini öngören "Vesika", "Sözleşme."Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Yahudiler ve bazı müşrik Putperestlerle yaptığı "Sözleşme..."
"...Daha fazla demokrasi...Daha fazla özgürlük...Herkes için demokrasi...Herkes için özgürlük..."
Belki de "yazı dizimiz"in bu kısımlarını yazarken; "titrisiz münevver" Taha AKYOL'un "Medine'den Lozan'a"(**) isimli eserini tekraren okumak gerekecek.
Hemen hemen tekraren okuduğumuzda ise "ufuk açıcı" AKYOL; temelde "Medine Sözleşmesi'nin 'pratik bir uygulama' olduğunu, tekrarının olmadığını, çünkü "Allah indinde tek din İslam'dır" ayetinin gelişi ile gayr-i müslimlere tanınan özgürlük değişmeyecek fakat statüleri değişecek' demekte ve "Sözleşme(veya Vesika)" yerine "zımmî statüsü"ne geçildiğini vurgulamakta.
"Medine'den Lozan'a" isimli eserinde, neredeyse müstakilen bu mes'eleyi masaya yatıran AKYOL;âdeta BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" tezini, "Çok-Hukuklu Sistem" görüşünü "çürütmekte"dir. BULAÇ'ı, "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı'(s.46) ve 'İdeolog' olarak "kimlik" tanımlaması yapan AKYOL;BULAÇ'ın böyle bir "görüş" veya "tez"i ile neticede "Türkiye'nin Konfederasyona dönüşebileceği, 'Halkların Kardeşliği' noktasına gidilebileceği, 'devlet içinde devlet'lerin oluşabileceğini; "hukuk kabileleri federasyonu"nun ortaya çıkacağını ve "parçalanabileceğini" belirmekte. Kaldı ki, AKYOL'a göre "çok-hukuklu sistem" düşüncesi bir "Sevr Projesi" ve "Sevr Antlaşması"nın 149. maddesidir.
Halbuki "millet" olma, "üniter(tekli)" hukuk" ile mümkündür.
AKYOL, bahse konu eserinin sonlarında, "BULAÇ'IN GETTOLARI" ismini verdiği toplam 18 sayfalık(s.182-190) kısımda, BULAÇ'ın "yanlışlığı"nı özetlemekte. Fakat bilhassa şu cümleleri ile BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" görüşünün papucunu dama atmakta:"...Medine Vesikası örneği tek kelime ile saçmadır! O yüzden hiçbir akademisyen bu arada hiçbir fıkıh âlimi tarafından itibar görmemiştir...Bu öneriler nitelik bakımından da Neo-Jakoben'dir."(s.184)
AKYOL, bahse konu eserinde, cümleler halinde de olsa, zaman zaman bu "görüşü" "sığ" dea olsa savunan Bahri ZENGİN'e de atıf lar yapmaktadır..Eserinin sonundaki "Pakistan Dersleri "ile "Medine Sözleşmesi" babında "çok-hukuklu sistemi"n yanlışlığını, millet olabilmek ve "milletleşebilmek" için "üniter/tekli hukuk"un önemini de vurgulamaktadır.
TÜRKİYE'DEKİ "SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI"(STK), ASLINDA "SİVİL DEVLET KURULUŞLARI"(SDK)'DIR
BULAÇ, eserinde, "28 Şubat Post Modern Darbe" bölümünde, yaşanılanları ayrıntılı bir şekilde (s.323-537) anlatmakla kalmamakta, "sorgulamalar" da yapmaktadır. "Sivil Toplum Mefhumu" sorgulaması bunlardan biri. Ve şu tesbiti yapıyor:"Bir 28 Şubat sürecinde anlaşılmıştır ki, Türkiyemizdeki "Sivil Toplum Kuruluşları"(STK), aslında "Sivil Toplum Kuruluşu" değil; "Sivil Devlet Kuruluşları"(SDK)'dır. (s.399, 400) Ki, yine eserinin iki yerinde CHP Genel Başkanı Dr. Deniz BAYKAL'ın, "En büyük sivil toplum örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri'dir" sözünü de hatırlatmakta.
Bana "ilginç" gelen ikinci açıklaması ise "Laiklerin Günahkar Psikolojisi" ile ilgili cümleleri. "28 Şubat Süreci"ne atfen, "Laikler, aynen Yahudi ve Hıritiyan günahkarın psikolojisini sergilediler. Yani "Haham"lar da, "Papaz"lar da,("Müslümanlar" da), kendileri gibi "günah işlesinler" talebi...Böyle bir talebin "Müslümanlar" da gerçekleşmesi arzusu. Kısaca, "Laikler demek istiyor ki; biz günah işliyoruz; Müslümanlar da bizim gibi günah işlesinler..."(s.434)
"İslamiyet'in belki de en az bilindiği ülke"(s.436) Türkiye tanımı yapan BULAÇ, "Laikler malum süreçte toplumun 'cehaleti'nden çokca faydalandılar"(s.436) demekte.
AK PARTİ DE MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ) PARTİSİ
BULAÇ, ayrıntılı bir şekilde anlattığı "28 Şubat Süreci" hakkındaki görüşlerinin akabinde, eserinin son bölümünde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'ndeki bölünme ve AKP'nin ortaya çıkışı hakkında ise şunları ifade ediyor:"...Kapatılan RP'nin bu soyguna karşı olduğu ve rantiyeci zümreleri ifşa etmeye çalıştığı için siyaseten linç edildiği gerçeği ortadaydı...RP'nin işlediği iki büyük suç vardı: Biri D-8'ler Projesi,diğeri denk bütçe ve havuz sistemi...
"Eğer 'Yenilikçiler' parti içinde kalıp mücadelelerine devam etselerdi, bir sonraki kongrede bu destek yüzde 70'e çıkacak ve olumlu yöndeki değişim talepleri daha somut çercevede karşılık bulacaktı. Böyle bir süreçte 'gelenekçiler'in değişimi algılaması daha kolay olurdu..."(s.596)
AK PARTİ de, RP'den "adalet"i,, MSP'den "kalkınma"yı miras almıştır..."(s.598)
SP, Millî Görüş Partilerinin son halkası değildi.Belki "ortodoks" formuydu; bu açıdan bakıldığında AK PARTİ de -bir miktar heretik- bir Millî Görüş Partisi olarak siyaset sahnesine giriş yaptı..."(s.600,601)
Eserin son sayfalarına şu notları yazmışım: 1)Son durum: AK PARTİ de, Millî Görüş/Erbakan Hareketi Partisi. Dolayısiyle ha SP, ha AK PARTİ...2)"11 aylık Başbakan Erbakan'ın yapamadığını, Başbakan Erdoğan yapıyor..."3)Dolayısiyle Millî Görüş'ün "tek partisi" AK PARTİ oluyor.4) Doğu ve Güney-Doğu Anadolu dahil, Saadet Partisi(SP), Türkiye'nin her yerinde "seçmen"lerce "siliniyor...""Seçmenler"i AKP'ye yöneliyor. Aslında zaten "Recep Tayyip ERDOĞAN da 'Millî Görüş Gömleği'ni çıkartmamıştı..."(15 Ağustos 2009 tarihinde)
(*): Ali BULAÇ, "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri), Çıra Yayınları, Mart 2009, 1.Basım, İstanbul
(**):Taha AKYOL, "Medine'den Lozan'a", Milliyet Yayınları,6. Baskı, Ocak 1998, İstanbul
12.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)
Ali BULAÇ'ın "en son eseri" diyebileceğimiz ve "çok hacimli fakat "perspektif" kazandırıcı"Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)eseri;"Din-Kent ve Cemaat Fethullah GÜLEN ÖRNEĞİ" ve "İslâm'dan Korkmalı mıyız?(Fanatizm-Fundamentalizm-İslamofobia" isimli eserleri ile BULAÇ'ın "görüşlerini" öğrenmiş olacağız.
"Yazı Dizisi" şeklinde tasarladığım bu "yazılarım "ile , aslında çoktandır yapmak istediğim(neredeyse iki yıldır) "Millî Görüş/ERbakan Hareketi'ni ve "İslâmcılar"ı Anlama Cehdi"ne de fiilen başlamış oluyorum.Bu "yazı dizisi"nin akabinde, inşaallah, nice zaman önce okuduğum "Mehmet BEKAROĞLU'nun kısaca "Siyasetin Sonu" isimli "hacimli" eserin "analizi" ile "cehd"imizi devam ettireceğim.
Ali BULAÇ, bu "hacimli" eserinin "önsöz"ünde, "Üçlü çalışması(Sülasiyesi)ndan" bahisle;ilk çalışması olarak "İslamcıların Üç Nesli"-ki 1856-1924birinci nesil;1950-1997,ikinci nesil ve 1997 sonrası, üçüncü nesil-;ikinci çalışması, incelediğimiz bu eseri ve üçüncü çalışması olarak daha henüz yayınlamadığı "Göçün ve Kentin İktidarı-Millî Görüş'ten Muhafazakar Demokrasiye Ak Parti" eseri..
BULAÇ, incelediğimiz eserinin daha "önsöz"ünde, "...bir koluyla Saadet Partisi(SP)'yle devam eden, diğer koluyla Ak Parti'yle peşpeşe iki defa iktidar olan siyasî çizginin hikayesini konu edinir", diyerekten ;"Millî Görüş Gömleği'ni çıkardım" diyenlerin aksine, aslında Ak Parti'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)Partisi olduğunu da deklare etmektedir."Üçlü Çalışması"nda zikrettiği ilk ve üçüncü eseri ile "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'nin Türk siyasetini ve Türk siyasetinin "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'i nasıl etkilediğini anlatmaya çalıştık" demekte ve "kimlik" olarak da, "Batı-dışı Modernleşme"yi uygulan 'parti' tanımı yapmakta.
"AKP'yi", Ak Parti'yi,2009'lar Türkiyesi'nde, aslında "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi Partisi "kabul"ü, "postula"sı ile peşin peşin "ezber de bozmakta"dır..2002-2009, yedi yıllık döneminde AKP veya Ak Parti'nin Genel Başkanı ve Başbakan; "bir harf ile" de olsa "dün"üne, "mazi"sine tek bir "laf" etmedi. Ancak çok sayıda "kazanımlar" kazanmalarına da vesile oldu. Varsa-yoksa "Türk Milliyetçilerine, Ülkücü Hareket "mensuplarına "çatan"; "bizim milliyetçiliğimiz 'bölgesel' değildir, 'etnik köken'e dayanmaz, 'din'e dayanmaz" tekerlemeleri ile kendince sahte/uyduruk "milliyetçilikler" geliştirdi. Mevcut siyasî iradenin başı; "yenilikçiler" kategorisi ile "yan çizdiği" "dün"üne "bir harf ile" de olsa, "efkar-ı umumiye(fikirler camiası)" huzurunda " hiç çatma"dı...
Hâlen yerel seviyelerde AKP'yi aslında ayakta tutan, omuzlayan ve omurgasını oluşturan, yine Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır. Kaldı ki 3. Olağan Kongresi sonrası da baktığımızda, AKP'yi sahiden ayakta tutan kadrolar, "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır.
Aslında bütün bu açıklamalar, Ali BULAÇ'ın da neredeyse "postula"sı, "kabul"ü olan ;AKP'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'in Partisi olduğunu ispatlamaktadır da...
Ne yazık ki, "tek başına iktidar"ın yedinci yılında bile(belki de ömrü boyunca), hâlen "Ben de Türk'üm" diyemeyen bir Başbakan ile karşı karşıyayız.
DEMOKRASİYE GEÇİŞİMİZ
Henüz "Yanlış Cumhuriyet"in tam metnini okuyamamış olsak da, basında yazılıp çizilenlerden anladığımız kadarı ile "Atatürk ile Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile 'Demokrasi'de sonlandırılmıştır." tezine BULAÇ, eserinde, 1946'larda "Demokrasi'ye istemeye istemeye, zoraki, neredeyse "çok gönülsüz "bir şekilde, "dış kaynaklı gelişmeler"in, "konjonturel zorlamalar"ın sonucu geçtiğimiz vurgusunu da yapmakta.BULAÇ, "Aksine bir konjonktür oluşsa, iktidar seçkinleri, Türkiye'yi demokratik olmayan bir Cumhuriyet'e geri götürme konusunda hiç tereddüt etmezler"(s14) demekte.Zikrettiğine göre, "DP'nin kuruluşu ve 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelmesi ile '27 Mayıs İhtilali'ne de "karar" verilmiştir. Neticede de "gönülsüz, zoraki, istemeye istemeye, itikliye-kakıklıya, dış zorlamalarla 'demokrasiye yeniden geçişimizin 'faturası' is e,neredeyse 'her yıla bir darbe' olmuştur.(s.15)Ve "Emperyalist küresel sistem, bilhassa da 11 Eylül 2001'den sonra Müslümanları "öteki"leştirerek/yok ederek, hegemonik meşruiyetini sürdürmektedir".(s.16)
ALİ BULAÇ, "eseri" boyunca iki kavramı neredeyse "sıkca" kullanmaktadır:"İktidar Seçkinleri" ve "Merkezdeki Çekirdek" "İktidar Seçkinleri" ile "tepeden inmeci zihniyeti," baskıcıları, dayatmacıları ifade etmekte;"Merkezdeki Çekirdek" kavramı ile "iktidar seçkinleri"nin oluşturduğu dayanışma"yı, ekonomik, bürokratik ve politik ayrıcalıklara sahip zümreleri;"Cumhuriyetçiliği,Devletçiliği ve Laikliği";"bürokratik idarî merkezi"(s.17,106,391,529)çağrıştırmakta..BULAÇ", "Merkezdeki Çekirdek" kavramıni "asabiyyet" kavramı ile özdeşleştirerek; "hukuk dışı refleksleri" yani "darbe girişimçileri, darbecileri" vurgulamak istiyor.(s.11)
Yirmi yedi yıl(1923-1950)"Türkiye'yi bir başına yönetmiş" bir 'zihniyet'in "vesayetçi", "emrediciliği" ile "demokrasinin bağdaştırılamayacağını da belirtmekte. "Ankara kriterleri", aslında böyle bir zihniyetin "kriterleri"dir demekte.(s.17)
İşte Türkiyemi'zdeki "sancı"ların temelinde, "demokrasi"ye bu şekilde geçişimizin de payı olmalı elbette. "İktidar seçkinleri"nden oluşan "Merkezdeki çekirdek"in marifetleri ile Türkiyemizin "yakın tarihi" de ancak böyle şekillenirdi. Gerçekten, sahiden, Osmanlı'nın 'Meşrutiyetleri" ile başlayan "vetire"ler, "süreç"ler, "tabiî bir şekilde idame ettirebilinseydi, belki de "yakın tarihimiz " böyle şekillenmeyecekti.
SEÇİM-BİAT-ŞURA
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli"nin esas kavramları olan "seçim-biat-şura"nın uygulamalarının, aslında "arızalı" olduğunu belirtmekte. "Seçim"ler "tam adaletli" yapılamamakta; "biat yani hukukun üstünlüğü ise üstünlerin hukukuna dönüşmüş durumda; "şura" ise kayfiliklerle dolu "yönetim"leri, "yöneticiler"i ortaya çıkarmıştır. Ve yedi yıldır "tek başına iktidar" olan Ak Parti'nin, "adaletsiz seçim sistemi"ni değiştirmediğini, "adil olmayan 'seçim sistemleri ile "iktidar" olanlar, ne derece "meşru" olabiliyorlar ki ?",demekte. (s.10)
(1923-1938) ve (1938-1950)Mustafa Kemal ATATÜRK ve İNÖNÜ dönemleriyle "siyasî kültürümüzde, "rejim=devlet; devlet=milletin efendisi"ne dönüşmüştür.(s.20, 21)"Rejim tehlikededir"in "künhü" böyle bir siyasî kültüre sahip olmammızdandır. "Behice Boran bir zamanlar rejim için en büyük tehditti. Ölünce cenazesi resmî törenle defnedildi. Nazım Hikmet tehditti, itibarı iade edildi.Kürtçe konuşmak yasaktı, TRT-6(Şeş) Kürtçe yayına geçti, rejime birşey olmadı. (s.21)
"Çoğulcu" ve demokratlık" kavramlar da, "sağcı" ve "solcu" zihniyet sahiplerince ve seçkinlerce"kirletildi."
Faşizm'in, Komünizm'in "çöktüğü" bir çağda, hatta "günümüz Rus komünistlerinin bile "değiştiği" (eski Komunist zihneyette değiller artık)
"Türk ModernleşmeProjesi"nin askerler, sivil bürokrasi ve "kendi serasında yetiştirdiği" aydın zümre" olarak tarif eden BULAÇ, "siyasî kültürümüzün demokrasiyi engelleyen sebepleri ise üç maddede topluyor:1)Demokrasini bizim kültürümüzüm dışında meydana gelmesi. Halbuki "demokrasi "İslamla yüzleşmeden hiçbir İslam Ülkesinde kök salamaz. 2)"İslam dünyasının içinde bulunduğu hegemonik konjonktür demokrasiye doğrudan bir engel teşkil etmesi.3)"Aydınlanma"dan beslenen bir pozitivist despotizm olgusu;Cumhuriyet'in demokratikleşmesini engellemekte.(2.28, 32, 33)
"SİYASALLAŞMA" HEZEYANI
BULAÇ, "modern demokrasi"lerde, "siyasallaşmak, siyasallaşıyor" söyleminin bir "suç" olarak ortaya konulamayacağını belirtiyor ve tabiiki "ezber bozuyor." BULAÇ, "modern demokrasi"lerde "tek yol siyaset"tir. Çünkü "siyasetin ilgi alanına girmeyecek hiçbir konu yoktur. Çünkü hukukî(meşrû), kanunî(Legal) "tek yol siyaset"tir.(s.34)
Eserlerinde "ufuk açıcı" ve perspektif" kazandırıcı da olan BULAÇ'ın bu "görüşleri"ni okurken; Türkiyemizdeki tecrübeli "siyasetçiler"imizden dahi duyduğumuz"Ergenekon siyasallaşıyor....Başörtüsü siayasallaşıyor...."gibi cümlelerin, ne kadar da "sığ", "vulger", "yüzeysel" ve "kof" olduğunu da anlıyorsunuz.
Neticede BULAÇ, "Türk Modernleşme Projesi"ni, "tabiatı gereği anti-demokratiktir. Zira ne Batılı demokrasilere itimadı vardır: ne İslamiyet'in referans çercevesini çizdiği müzakereci siyasete hayat tanımaktadır."(s.35) demektedir.
"Devlet ve Siyaset" bölümünde BULAÇ'ın yaptığı "sistem" tanımı ise şöyle:Katılımı, şeffaflığı redden, demokratik rejimin işlemesine izin vermeyen bünyevî yapıdır.(s.41)"Siyasetin patronunun da Devlet" olduğunu ifade eden BULAÇ;Siyasetin en önemli aktörü ve yapıcısı sivil toplum değil, devlet olmaktadır"(s.43) demekte.
"Siyasî kombinazonda, asalak olmayan, devlet'ten beslenmeden varolabilenler" e ise "Devlet'in "zorluk üstüne zorluk" çıkarttığını, 'hayat alanlarını tıkadığını" ifade etmekte.(s.44)
Devlet'in "yerli burjuva zümresi", yani "bebeği"nin aslında "fil" olduğunu da eklemekte.(s.45)
Yine BULAÇ; "Türkiye'de siyaseti 'sivil siyasetçiler' değil; devlet yapıyor. Devlet, Türkiye'de herşeyi, herkesten en iyi bilen, en doğru kararı veren ve aslında kendisinden başka hiç kimseye güveni olmayan gayr-i şahsî bir aygıttır" şeklinde "devlet" tanımı da yapmakta.(s.35)
"Köy'den kent'lere göçün "siyaseti de şekilllendirdiğini ve "merkezdeki çekirdeği" de "rahatsız" ettiğini vurgulamakta. BULAÇ, Rusya-İran ve Türkiye'nin tarihî gelişim benzerliklerine de dikkat çekmekte ve "geleceğin Türkiyesi tasavvuru" namına şu cümleleri yazmakta:"Geleceğin Türkiyesi, ya İran ve Rusya gibi gerekli reformları yapacak; ya da çok daha derin krizin içine yuvarlanacak."(s75)Ve "reform" olarak da, "5 Mes'eleyi"; "Güneydoğu Mes'elesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kamu reformu, din-devlet ilişkileri ve dış politika alanı" olarak belirtmekte.(s75)
2009'lar Türkiyesi'ndeki "Devlet'in Çürümüşlüğü"nü ortaya koyan "Ergenekon Tartışmaları"na, daha 1996'larda MHP'nin Merhum Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ tarafından, "Devlet'in çürüme içinde olduğu"nun belirtildiğini ifade etmekte ve "Devlet eleştirisi, devlet düşmanlığı değildir" demekte.(s.98, 101)
Eserinin "Merkez Sağ ve Merkez Sol" bölümünde, "Türk Siyaseti'nde Demirel'in Yeri"ni ise BULAÇ, şu cümleleri ile ifade etmekte:"Aslında 'Konuşan Türkiye' , sadece Demirel'in konuştuğu; 'Kusursuz Demokrasi' ise sadece Demirel'in serbest siyaset yaptığı demokrasidir!"(s.123)"1991 seçimlerimde 'Konuşan Türkiye' dedi, insanları peşine taktı;ama Türkiye'yi konuşanların ağır cezalara çarptırıldığı ülke hâline getirdi...1980'lerden sonra din, laiklik, düşünce özgürlüğü gibi konularda ne söylediyese, iktidara geldiğinde tam tersini yaptı. "Kürt realitesi"ni tanıdığını ilan etti, arkasından bunu ağzına alan herkesin 'bölücü ve bölücülere destek veren gafiller' olduğunu söyledi...Turgut ÖZAL'a kan kusturdu...28 Şubat postmodern darbe sürecini ustalıkla yönetmek oldu.!(s.128)
BULAÇ, "Türk Siyaseti'nde Ecevit'in Yeri" diyebileceğimiz kısımlarda ise "18 senedir aynı elbiseyi giyiyorum.Çünkü bana bakıp da acı çekecek milyonlarca kız ve kadın var'diyen eşi Rahşan'ın sadeliğini, giyim-kuşam anlayışını 'takdir' ettiğini belirtiyor.(s.132)
Yine "Merkez Sağ ve Merkez Sol"un incelendiği bu bölümde, "Sağ Partiler" için iki önemli tesbitte bulunmakta:"'Sağ Partiler, her zaman çevre güçlere ihanet etmişlerdir. Önce desteklerini almış, arkasından onlara(millete demek istiyor İ.G.) sırtlarını çevirmişlerdir.'(s.140) 'Türkiye'de halkı(milleti dese daha doğru olurdu İ.G.) en çok aldatan, Sağ Partiler olmuştur.'(s.161)
ANAP, DYP, DSP,CHP,MHP hakkındaki "tahlil"lerinden sonra "BBP ve Gelecği" kısmında ise "Yazıcıoğlu Hareketi" hakkında şu görüşlerini belirtiyor:"YAZICIOĞLU ve arkadaşları TÜRKEŞ ve yakın çevresine başkaldırarak 'bağımsız' bir hareket başlattılar.YAZICIOĞLU ve çevresinde İslamî hassasiyet baskındır. En çok değer verdikleri şey dürüstlüktür ki, siyasetin buna ihtiyacı olduğu açıktır. BBP'liler zaman zaman bir İslamcı gibi hareket etmektedirler. Gençlik tabanı da çoğu zaman Millî Görüş'ün tabanı ile büyük bir örtüşme içindedirl.Ayrılma esnasında YAZICIOĞLU Hareketi'nin hem Türkiye'deki İslamî Hareket'e yeni ve dinamik bir boyut katacağına, hem de Türk Milliyetçilerini zaman içinde İslamcı bir çizgiye çekeceğine dair köklü bir inanç besledi. Ancak zaman geçtikçe seçmen tabanını genişletemedi, daha geniş kesimlere ulaşamadı.(s.176)
Bu kısmı okuduğumda "şu notu" yazmışım:"Ancak hiçbir BBP'li, Alperen, Nizam-ı Alem'ciye 'Ben İslamcıyım" dedirtemezsiniz. Çünkü "İslamcılar'ın veballerini" yüklenmek istemezler. İkincisi, 'YAZICIOĞLU HAREKETİ', BBP, Alperen, Nizam-ı Alem'ciler, "Ülkücü Hareket"ten başka birşey değildir.(09.08.09 tarihinde)
TÜRKİYE'DEKİ MÜSLÜMANLARIN SİYASETLE İŞTİGALLERİ
Ali BULAÇ, eserinin "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'deki Müslümanların "siyasetle uğraşmaları" ve yaşanılanlar hakkında biraz merak uyandırıcı şekilde şu görüşlerini ifade ediyor:
1)'Türkiye'de yaşayan Müslümanların açık kimlik beyanında bulunup, bağımsız bir parti bünyesinde, kamusal hayatın en önemli alanlarından biri olan siyasetle uğraşmaları, ancak 1970'li yıllarda başlar. 12 Mart Muhtırası öncesi Millî Nizam Partisi(MNP)'nin kuruluşu; sonrasında Millî Selamet Partisi(MSP)'nin kuruluşu.(s.183,184)
2)"Biz açıktan siyasete katılıp demokratik haklarımızı kullanacağız ve iktidar olmak için halkın desteğini alacağız'düşüncesinde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çizgisi;"sağ milliyetçi partileri destekleyip taleplerimizi dolaylı yoldan gerçekleştirmeye çalışacağız" düşüncesindeki "Nur Cemaatleri, Süleymancılar ve kısmen diğer cemaatler "ile "iki farklı tutum"un sergilenişi...((s.187)
Eserinin bu bölümleri, böyle "tavır/tutum alışlar"ın detaylarını meraklandırırken; BULAÇ yine eserinin "önsöz"ünde yaptığı "AKP, AK PARTİ de Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin diğer koludur"'kabul'üne izafen ; "..nihayetinde AK PARTİ, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) tarlasında yetişmiştir."(s.194) demekte ve "Eğer uluslararas konjonktür ve içerdeki şartlar müsait olsaydı, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin en son partisi veya AK PARTİ "Müslüman Demokrat" adını alırdı"(s.196) demekte.
1991'DEKİ 'SEÇİM İTTİFAKI, BİR PROJENİN PARÇASIYDI'
Ali BULAÇ, eserinin yine "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'de Müslümanların "siyasetle iştigalleri" ve "iki farklı tutum "alışlarını hatırlattıktan sonra; 1991'deki 'RP-MHP-IDP' arasında yapılan "seçim ittifakı"nın "basit bir siyasî ittifakın ötesinde, bir projenin parçasıydı" tesbitini de yapmakta.(s.204)"Bu sayede Kürtler ve Kürt hareketiyle İslam arasındaki ilişki koparılmak istendi ki, bu PKK'nın gelişmesini sağladı"(s.204) demekte.
Eğer 1991'deki "Seçim İttifakı" yapılmasaydı, "Masonik-Haçlı Gül"ünü partisinin "bayrağı" yapan "Demokratik Toplum Partisi" de olmazdı, dedirten BULAÇ'ın bu görüşleri;BBP'nin Merhum Genel Başkanı Şehid Muhsin YAZICIOĞLU'nun, bilinenin aksine "seçim ittifakı"na karşı çıkmasındaki "basiretliliği"ni de ortaya koyuyordu. BULAÇ, 'Refah Partisi'nin tepesine doğru çıkıldığında, söylemin giderek merkezileştiğini ve sistemden farklı politikalar üretmediği gözleniyordu"(s.205) diye de yazmakta. Ve yine RP'nin böyle bir "İttifak"ı ile "Kürt Mes'elesi" tıkanma noktasına gelmiştir " demekte.
Ayrıca RP'nin "büyüme" dönemlerinde türeyen "müraîler"i ise "profesyonel hacıyatmazlar" olarak tanımlamakta ve "İslamî Mafya Grupları..."(s.212)nı aynen yazabilmekte. Böyle bir tanımlamayı, doğrusu, başka yerlerde okuduğumu hatırlayamıyorum. Tamamiyle BULAÇ'a ait tanımlar. Bu tanımlarla ilgili ileride bir iki cümle daha ekleyeceğiz.
BULAÇ, RP'nin "Ermenistan Mes'elesi'nde de "çok yanlış' yaptığını; "(Haşa) "Muhammed Aleyhisselamı aşarcasına, (haşa) Allah'ı aşarcasına mes'eleye yaklaşıldığını" da vurgulamakta.(s.206)
ANEKDOT BİR
Ali BULAÇ'ın "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri" isimli "en son eser"inde, kendisini "yakînen" tanımamızı kolaylaştırıcı "ilginç anekdotlar" a yer vermiş. Eserinin 213 ve 214. sayfalarında anlattığı ilk anekdotunda, Suriyeli yaşlı bir zatın "semaye/kapital"in önemine dikkat çekici sohbeti akabinde; MSP Mardin Teşkilatı'na 'Toprak Ağaları'na (sermayeye) karşı astıkları bildirinin tekraren indirildiği ve bu işi de kendisi de "toprak ağası" olan dönemin Mardin MSP milletvekili Fehim ADAK'ın 'reel politik hareketle yaptığını, sonradan öğrendiklerini" de yazıyor.
ANEKDOT İKİ ve ÜÇ
BULAÇ, "Hayatının hiçbir döneminde aktif siyasete girmeyi düşünemiş ve İslamiyet'in doğru anlaşılmasından başka kaygısı olmamış bu satırların yazarı"(s.240) diye kendini tanımladıktan sonra, "Şevki YILMAZ" hakkında yazdığı yazıdan dolayı yaşadığı baskıyı da dile getirmiş."1978'de de ağır baskı yaşadığı"nı belirtmiş.1978'de "Şevki YILMAZ"la ilgili yazdığı yazıdan dolayı "tehdit telefonları" almaya başladığını, "Sen kim oluyorsun da Şevki YILMAZ aleyhinde böyle şeyler yazıyorsun?O geleceğin İslam lideri ve Türkiye'nin Başbakanı'dır. Erbakan bile onun eline su dökemez" diyorlardı.(s.240)"Derken , birgün belinde silahı iri yarı bir adam beni İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde kıstırdı. Bir odaya kapattı ve günlerdir beni öldürmek için aradığını söyledi. Yüzünde derin bir nefret vardı. Beni infaz etmekle davaya büyük bir hizmette bulunacağını düşünüyordu. Allah'dan durumdan haberdar olan birkaç arkadaş hemen odaya daldılar ve açıkca söylemem gerekirse belki de son anda elinden kurtardılar."(s.242)
BULAÇ, yine 1978'de, Tepebaşı'nda bir toplantıda yaptığı konuşmada, Necip Fazıl KISAKÜREK'i eleştirdiğinden dolayı , Ülkücü Gençlerin saldırı ve tacizine uğradığını da yazıyor. "Necip Fazıl'ı eleştirdiğim için saldırıya uğradım ve Ülkücü Gençler Fatih, Yavuz Selim'de oturduğum evde beni ve ailemi taciz etmeye başladılar. Sonunda iki üç gün içinde, sağanak yağmur altında Fatih'den Güngören'e taşınmak zorunda kaldım"(s.241) demekte...
MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ)'NİN HUSUSİYETLERİ
"Millî Görüş(/Erbakan Hareketi'ni) ve tabiki "İslamcılar"ı anlama cehdi adına BULAÇ, bu "Hareket"in bazı hususiyetlerini şöyle sıralıyor:
1) Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.), sanıldığının aksine "dinî" değil "sosyolojik bir zemin"(Göç ve Kent demek istiyor İ.G.) oturmaktadır...Hiçbir zaman teokratik bir fikir veya talep olmamıştır."
2)"...Hareket'in saf bir dinî hareket olduğunu söylemek yanıltıcı olur...Göçün ve kentin partisidir."(s.301)
3)"...Bir cemaat hareketidir de...Siyasî temsil rolünü üstlenen bir cemaat."
4)"...Çok partili siyasî hayatımızın en sivil ve yegane gerçek siyasî hareketi sayılır."
5)"Referans aldığı sosyolojik gövde, 'göçün ve kentin partisi yapmıştır."
6)"Millî Görüş (/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin içinden çıkan iki partinin, yani AKP ile SP'nin yine de ilk iki büyük parti durumunda olması..."
7)"...Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çoğulcu demokrasinin yumuşak karnıdır."(s.301, 302)
BULAÇ'ın bu eserinin 305. sayfasınada şu notları yazmışım:Şahsen "Kürt Mafyası", "Ülkücü Mafya" gibi kavramları çok duymuş ve okumuştum amma "İslamî Mafyalar" kavramını, "Cumhuriyet Gazetesi"nde bile okumamış, duymamıştım. Demek ki bir "vakıa", bir "olgu..."(11.08.09 tarihinde)
"MEDİNE VESİKASI/SÖZLEŞMESİ" TARTIŞMALARI
Belki de daha ayrıntılı bir şekilde ele alınması gereken bu "tartışmayı", eserinin 328. sayfasına geldiğinizde yine hatırlıyorsunuz.
"Siyasî toplumun ve kamusal hayatın ancak karşılıklı müzakere ve mutabakatla tayin ve tesbit edilebileceğini öngören "Vesika", "Sözleşme."Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Yahudiler ve bazı müşrik Putperestlerle yaptığı "Sözleşme..."
"...Daha fazla demokrasi...Daha fazla özgürlük...Herkes için demokrasi...Herkes için özgürlük..."
Belki de "yazı dizimiz"in bu kısımlarını yazarken; "titrisiz münevver" Taha AKYOL'un "Medine'den Lozan'a"(**) isimli eserini tekraren okumak gerekecek.
Hemen hemen tekraren okuduğumuzda ise "ufuk açıcı" AKYOL; temelde "Medine Sözleşmesi'nin 'pratik bir uygulama' olduğunu, tekrarının olmadığını, çünkü "Allah indinde tek din İslam'dır" ayetinin gelişi ile gayr-i müslimlere tanınan özgürlük değişmeyecek fakat statüleri değişecek' demekte ve "Sözleşme(veya Vesika)" yerine "zımmî statüsü"ne geçildiğini vurgulamakta.
"Medine'den Lozan'a" isimli eserinde, neredeyse müstakilen bu mes'eleyi masaya yatıran AKYOL;âdeta BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" tezini, "Çok-Hukuklu Sistem" görüşünü "çürütmekte"dir. BULAÇ'ı, "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı'(s.46) ve 'İdeolog' olarak "kimlik" tanımlaması yapan AKYOL;BULAÇ'ın böyle bir "görüş" veya "tez"i ile neticede "Türkiye'nin Konfederasyona dönüşebileceği, 'Halkların Kardeşliği' noktasına gidilebileceği, 'devlet içinde devlet'lerin oluşabileceğini; "hukuk kabileleri federasyonu"nun ortaya çıkacağını ve "parçalanabileceğini" belirmekte. Kaldı ki, AKYOL'a göre "çok-hukuklu sistem" düşüncesi bir "Sevr Projesi" ve "Sevr Antlaşması"nın 149. maddesidir.
Halbuki "millet" olma, "üniter(tekli)" hukuk" ile mümkündür.
AKYOL, bahse konu eserinin sonlarında, "BULAÇ'IN GETTOLARI" ismini verdiği toplam 18 sayfalık(s.182-190) kısımda, BULAÇ'ın "yanlışlığı"nı özetlemekte. Fakat bilhassa şu cümleleri ile BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" görüşünün papucunu dama atmakta:"...Medine Vesikası örneği tek kelime ile saçmadır! O yüzden hiçbir akademisyen bu arada hiçbir fıkıh âlimi tarafından itibar görmemiştir...Bu öneriler nitelik bakımından da Neo-Jakoben'dir."(s.184)
AKYOL, bahse konu eserinde, cümleler halinde de olsa, zaman zaman bu "görüşü" "sığ" dea olsa savunan Bahri ZENGİN'e de atıf lar yapmaktadır..Eserinin sonundaki "Pakistan Dersleri "ile "Medine Sözleşmesi" babında "çok-hukuklu sistemi"n yanlışlığını, millet olabilmek ve "milletleşebilmek" için "üniter/tekli hukuk"un önemini de vurgulamaktadır.
TÜRKİYE'DEKİ "SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI"(STK), ASLINDA "SİVİL DEVLET KURULUŞLARI"(SDK)'DIR
BULAÇ, eserinde, "28 Şubat Post Modern Darbe" bölümünde, yaşanılanları ayrıntılı bir şekilde (s.323-537) anlatmakla kalmamakta, "sorgulamalar" da yapmaktadır. "Sivil Toplum Mefhumu" sorgulaması bunlardan biri. Ve şu tesbiti yapıyor:"Bir 28 Şubat sürecinde anlaşılmıştır ki, Türkiyemizdeki "Sivil Toplum Kuruluşları"(STK), aslında "Sivil Toplum Kuruluşu" değil; "Sivil Devlet Kuruluşları"(SDK)'dır. (s.399, 400) Ki, yine eserinin iki yerinde CHP Genel Başkanı Dr. Deniz BAYKAL'ın, "En büyük sivil toplum örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri'dir" sözünü de hatırlatmakta.
Bana "ilginç" gelen ikinci açıklaması ise "Laiklerin Günahkar Psikolojisi" ile ilgili cümleleri. "28 Şubat Süreci"ne atfen, "Laikler, aynen Yahudi ve Hıritiyan günahkarın psikolojisini sergilediler. Yani "Haham"lar da, "Papaz"lar da,("Müslümanlar" da), kendileri gibi "günah işlesinler" talebi...Böyle bir talebin "Müslümanlar" da gerçekleşmesi arzusu. Kısaca, "Laikler demek istiyor ki; biz günah işliyoruz; Müslümanlar da bizim gibi günah işlesinler..."(s.434)
"İslamiyet'in belki de en az bilindiği ülke"(s.436) Türkiye tanımı yapan BULAÇ, "Laikler malum süreçte toplumun 'cehaleti'nden çokca faydalandılar"(s.436) demekte.
AK PARTİ DE MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ) PARTİSİ
BULAÇ, ayrıntılı bir şekilde anlattığı "28 Şubat Süreci" hakkındaki görüşlerinin akabinde, eserinin son bölümünde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'ndeki bölünme ve AKP'nin ortaya çıkışı hakkında ise şunları ifade ediyor:"...Kapatılan RP'nin bu soyguna karşı olduğu ve rantiyeci zümreleri ifşa etmeye çalıştığı için siyaseten linç edildiği gerçeği ortadaydı...RP'nin işlediği iki büyük suç vardı: Biri D-8'ler Projesi,diğeri denk bütçe ve havuz sistemi...
"Eğer 'Yenilikçiler' parti içinde kalıp mücadelelerine devam etselerdi, bir sonraki kongrede bu destek yüzde 70'e çıkacak ve olumlu yöndeki değişim talepleri daha somut çercevede karşılık bulacaktı. Böyle bir süreçte 'gelenekçiler'in değişimi algılaması daha kolay olurdu..."(s.596)
AK PARTİ de, RP'den "adalet"i,, MSP'den "kalkınma"yı miras almıştır..."(s.598)
SP, Millî Görüş Partilerinin son halkası değildi.Belki "ortodoks" formuydu; bu açıdan bakıldığında AK PARTİ de -bir miktar heretik- bir Millî Görüş Partisi olarak siyaset sahnesine giriş yaptı..."(s.600,601)
Eserin son sayfalarına şu notları yazmışım: 1)Son durum: AK PARTİ de, Millî Görüş/Erbakan Hareketi Partisi. Dolayısiyle ha SP, ha AK PARTİ...2)"11 aylık Başbakan Erbakan'ın yapamadığını, Başbakan Erdoğan yapıyor..."3)Dolayısiyle Millî Görüş'ün "tek partisi" AK PARTİ oluyor.4) Doğu ve Güney-Doğu Anadolu dahil, Saadet Partisi(SP), Türkiye'nin her yerinde "seçmen"lerce "siliniyor...""Seçmenler"i AKP'ye yöneliyor. Aslında zaten "Recep Tayyip ERDOĞAN da 'Millî Görüş Gömleği'ni çıkartmamıştı..."(15 Ağustos 2009 tarihinde)
(*): Ali BULAÇ, "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri), Çıra Yayınları, Mart 2009, 1.Basım, İstanbul
(**):Taha AKYOL, "Medine'den Lozan'a", Milliyet Yayınları,6. Baskı, Ocak 1998, İstanbul
12.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
Yazı Dizisi:
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)
Ali BULAÇ'ın "en son eseri" diyebileceğimiz ve "çok hacimli fakat "perspektif" kazandırıcı"Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)eseri;"Din-Kent ve Cemaat Fethullah GÜLEN ÖRNEĞİ" ve "İslâm'dan Korkmalı mıyız?(Fanatizm-Fundamentalizm-İslamofobia" isimli eserleri ile BULAÇ'ın "görüşlerini" öğrenmiş olacağız.
"Yazı Dizisi" şeklinde tasarladığım bu "yazılarım "ile , aslında çoktandır yapmak istediğim(neredeyse iki yıldır) "Millî Görüş/ERbakan Hareketi'ni ve "İslâmcılar"ı Anlama Cehdi"ne de fiilen başlamış oluyorum.Bu "yazı dizisi"nin akabinde, inşaallah, nice zaman önce okuduğum "Mehmet BEKAROĞLU'nun kısaca "Siyasetin Sonu" isimli "hacimli" eserin "analizi" ile "cehd"imizi devam ettireceğim.
Ali BULAÇ, bu "hacimli" eserinin "önsöz"ünde, "Üçlü çalışması(Sülasiyesi)ndan" bahisle;ilk çalışması olarak "İslamcıların Üç Nesli"-ki 1856-1924birinci nesil;1950-1997,ikinci nesil ve 1997 sonrası, üçüncü nesil-;ikinci çalışması, incelediğimiz bu eseri ve üçüncü çalışması olarak daha henüz yayınlamadığı "Göçün ve Kentin İktidarı-Millî Görüş'ten Muhafazakar Demokrasiye Ak Parti" eseri..
BULAÇ, incelediğimiz eserinin daha "önsöz"ünde, "...bir koluyla Saadet Partisi(SP)'yle devam eden, diğer koluyla Ak Parti'yle peşpeşe iki defa iktidar olan siyasî çizginin hikayesini konu edinir", diyerekten ;"Millî Görüş Gömleği'ni çıkardım" diyenlerin aksine, aslında Ak Parti'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)Partisi olduğunu da deklare etmektedir."Üçlü Çalışması"nda zikrettiği ilk ve üçüncü eseri ile "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'nin Türk siyasetini ve Türk siyasetinin "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'i nasıl etkilediğini anlatmaya çalıştık" demekte ve "kimlik" olarak da, "Batı-dışı Modernleşme"yi uygulan 'parti' tanımı yapmakta.
"AKP'yi", Ak Parti'yi,2009'lar Türkiyesi'nde, aslında "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi Partisi "kabul"ü, "postula"sı ile peşin peşin "ezber de bozmakta"dır..2002-2009, yedi yıllık döneminde AKP veya Ak Parti'nin Genel Başkanı ve Başbakan; "bir harf ile" de olsa "dün"üne, "mazi"sine tek bir "laf" etmedi. Ancak çok sayıda "kazanımlar" kazanmalarına da vesile oldu. Varsa-yoksa "Türk Milliyetçilerine, Ülkücü Hareket "mensuplarına "çatan"; "bizim milliyetçiliğimiz 'bölgesel' değildir, 'etnik köken'e dayanmaz, 'din'e dayanmaz" tekerlemeleri ile kendince sahte/uyduruk "milliyetçilikler" geliştirdi. Mevcut siyasî iradenin başı; "yenilikçiler" kategorisi ile "yan çizdiği" "dün"üne "bir harf ile" de olsa, "efkar-ı umumiye(fikirler camiası)" huzurunda " hiç çatma"dı...
Hâlen yerel seviyelerde AKP'yi aslında ayakta tutan, omuzlayan ve omurgasını oluşturan, yine Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır. Kaldı ki 3. Olağan Kongresi sonrası da baktığımızda, AKP'yi sahiden ayakta tutan kadrolar, "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır.
Aslında bütün bu açıklamalar, Ali BULAÇ'ın da neredeyse "postula"sı, "kabul"ü olan ;AKP'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'in Partisi olduğunu ispatlamaktadır da...
Ne yazık ki, "tek başına iktidar"ın yedinci yılında bile(belki de ömrü boyunca), hâlen "Ben de Türk'üm" diyemeyen bir Başbakan ile karşı karşıyayız.
DEMOKRASİYE GEÇİŞİMİZ
Henüz "Yanlış Cumhuriyet"in tam metnini okuyamamış olsak da, basında yazılıp çizilenlerden anladığımız kadarı ile "Atatürk ile Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile 'Demokrasi'de sonlandırılmıştır." tezine BULAÇ, eserinde, 1946'larda "Demokrasi'ye istemeye istemeye, zoraki, neredeyse "çok gönülsüz "bir şekilde, "dış kaynaklı gelişmeler"in, "konjonturel zorlamalar"ın sonucu geçtiğimiz vurgusunu da yapmakta.BULAÇ, "Aksine bir konjonktür oluşsa, iktidar seçkinleri, Türkiye'yi demokratik olmayan bir Cumhuriyet'e geri götürme konusunda hiç tereddüt etmezler"(s14) demekte.Zikrettiğine göre, "DP'nin kuruluşu ve 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelmesi ile '27 Mayıs İhtilali'ne de "karar" verilmiştir. Neticede de "gönülsüz, zoraki, istemeye istemeye, itikliye-kakıklıya, dış zorlamalarla 'demokrasiye yeniden geçişimizin 'faturası' is e,neredeyse 'her yıla bir darbe' olmuştur.(s.15)Ve "Emperyalist küresel sistem, bilhassa da 11 Eylül 2001'den sonra Müslümanları "öteki"leştirerek/yok ederek, hegemonik meşruiyetini sürdürmektedir".(s.16)
ALİ BULAÇ, "eseri" boyunca iki kavramı neredeyse "sıkca" kullanmaktadır:"İktidar Seçkinleri" ve "Merkezdeki Çekirdek" "İktidar Seçkinleri" ile "tepeden inmeci zihniyeti," baskıcıları, dayatmacıları ifade etmekte;"Merkezdeki Çekirdek" kavramı ile "iktidar seçkinleri"nin oluşturduğu dayanışma"yı, ekonomik, bürokratik ve politik ayrıcalıklara sahip zümreleri;"Cumhuriyetçiliği,Devletçiliği ve Laikliği";"bürokratik idarî merkezi"(s.17,106,391,529)çağrıştırmakta..BULAÇ", "Merkezdeki Çekirdek" kavramıni "asabiyyet" kavramı ile özdeşleştirerek; "hukuk dışı refleksleri" yani "darbe girişimçileri, darbecileri" vurgulamak istiyor.(s.11)
Yirmi yedi yıl(1923-1950)"Türkiye'yi bir başına yönetmiş" bir 'zihniyet'in "vesayetçi", "emrediciliği" ile "demokrasinin bağdaştırılamayacağını da belirtmekte. "Ankara kriterleri", aslında böyle bir zihniyetin "kriterleri"dir demekte.(s.17)
İşte Türkiyemi'zdeki "sancı"ların temelinde, "demokrasi"ye bu şekilde geçişimizin de payı olmalı elbette. "İktidar seçkinleri"nden oluşan "Merkezdeki çekirdek"in marifetleri ile Türkiyemizin "yakın tarihi" de ancak böyle şekillenirdi. Gerçekten, sahiden, Osmanlı'nın 'Meşrutiyetleri" ile başlayan "vetire"ler, "süreç"ler, "tabiî bir şekilde idame ettirebilinseydi, belki de "yakın tarihimiz " böyle şekillenmeyecekti.
SEÇİM-BİAT-ŞURA
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli"nin esas kavramları olan "seçim-biat-şura"nın uygulamalarının, aslında "arızalı" olduğunu belirtmekte. "Seçim"ler "tam adaletli" yapılamamakta; "biat yani hukukun üstünlüğü ise üstünlerin hukukuna dönüşmüş durumda; "şura" ise kayfiliklerle dolu "yönetim"leri, "yöneticiler"i ortaya çıkarmıştır. Ve yedi yıldır "tek başına iktidar" olan Ak Parti'nin, "adaletsiz seçim sistemi"ni değiştirmediğini, "adil olmayan 'seçim sistemleri ile "iktidar" olanlar, ne derece "meşru" olabiliyorlar ki ?",demekte. (s.10)
(1923-1938) ve (1938-1950)Mustafa Kemal ATATÜRK ve İNÖNÜ dönemleriyle "siyasî kültürümüzde, "rejim=devlet; devlet=milletin efendisi"ne dönüşmüştür.(s.20, 21)"Rejim tehlikededir"in "künhü" böyle bir siyasî kültüre sahip olmammızdandır. "Behice Boran bir zamanlar rejim için en büyük tehditti. Ölünce cenazesi resmî törenle defnedildi. Nazım Hikmet tehditti, itibarı iade edildi.Kürtçe konuşmak yasaktı, TRT-6(Şeş) Kürtçe yayına geçti, rejime birşey olmadı. (s.21)
"Çoğulcu" ve demokratlık" kavramlar da, "sağcı" ve "solcu" zihniyet sahiplerince ve seçkinlerce"kirletildi."
Faşizm'in, Komünizm'in "çöktüğü" bir çağda, hatta "günümüz Rus komünistlerinin bile "değiştiği" (eski Komunist zihneyette değiller artık)
"Türk ModernleşmeProjesi"nin askerler, sivil bürokrasi ve "kendi serasında yetiştirdiği" aydın zümre" olarak tarif eden BULAÇ, "siyasî kültürümüzün demokrasiyi engelleyen sebepleri ise üç maddede topluyor:1)Demokrasini bizim kültürümüzüm dışında meydana gelmesi. Halbuki "demokrasi "İslamla yüzleşmeden hiçbir İslam Ülkesinde kök salamaz. 2)"İslam dünyasının içinde bulunduğu hegemonik konjonktür demokrasiye doğrudan bir engel teşkil etmesi.3)"Aydınlanma"dan beslenen bir pozitivist despotizm olgusu;Cumhuriyet'in demokratikleşmesini engellemekte.(2.28, 32, 33)
"SİYASALLAŞMA" HEZEYANI
BULAÇ, "modern demokrasi"lerde, "siyasallaşmak, siyasallaşıyor" söyleminin bir "suç" olarak ortaya konulamayacağını belirtiyor ve tabiiki "ezber bozuyor." BULAÇ, "modern demokrasi"lerde "tek yol siyaset"tir. Çünkü "siyasetin ilgi alanına girmeyecek hiçbir konu yoktur. Çünkü hukukî(meşrû), kanunî(Legal) "tek yol siyaset"tir.(s.34)
Eserlerinde "ufuk açıcı" ve perspektif" kazandırıcı da olan BULAÇ'ın bu "görüşleri"ni okurken; Türkiyemizdeki tecrübeli "siyasetçiler"imizden dahi duyduğumuz"Ergenekon siyasallaşıyor....Başörtüsü siayasallaşıyor...."gibi cümlelerin, ne kadar da "sığ", "vulger", "yüzeysel" ve "kof" olduğunu da anlıyorsunuz.
Neticede BULAÇ, "Türk Modernleşme Projesi"ni, "tabiatı gereği anti-demokratiktir. Zira ne Batılı demokrasilere itimadı vardır: ne İslamiyet'in referans çercevesini çizdiği müzakereci siyasete hayat tanımaktadır."(s.35) demektedir.
"Devlet ve Siyaset" bölümünde BULAÇ'ın yaptığı "sistem" tanımı ise şöyle:Katılımı, şeffaflığı redden, demokratik rejimin işlemesine izin vermeyen bünyevî yapıdır.(s.41)"Siyasetin patronunun da Devlet" olduğunu ifade eden BULAÇ;Siyasetin en önemli aktörü ve yapıcısı sivil toplum değil, devlet olmaktadır"(s.43) demekte.
"Siyasî kombinazonda, asalak olmayan, devlet'ten beslenmeden varolabilenler" e ise "Devlet'in "zorluk üstüne zorluk" çıkarttığını, 'hayat alanlarını tıkadığını" ifade etmekte.(s.44)
Devlet'in "yerli burjuva zümresi", yani "bebeği"nin aslında "fil" olduğunu da eklemekte.(s.45)
Yine BULAÇ; "Türkiye'de siyaseti 'sivil siyasetçiler' değil; devlet yapıyor. Devlet, Türkiye'de herşeyi, herkesten en iyi bilen, en doğru kararı veren ve aslında kendisinden başka hiç kimseye güveni olmayan gayr-i şahsî bir aygıttır" şeklinde "devlet" tanımı da yapmakta.(s.35)
"Köy'den kent'lere göçün "siyaseti de şekilllendirdiğini ve "merkezdeki çekirdeği" de "rahatsız" ettiğini vurgulamakta. BULAÇ, Rusya-İran ve Türkiye'nin tarihî gelişim benzerliklerine de dikkat çekmekte ve "geleceğin Türkiyesi tasavvuru" namına şu cümleleri yazmakta:"Geleceğin Türkiyesi, ya İran ve Rusya gibi gerekli reformları yapacak; ya da çok daha derin krizin içine yuvarlanacak."(s75)Ve "reform" olarak da, "5 Mes'eleyi"; "Güneydoğu Mes'elesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kamu reformu, din-devlet ilişkileri ve dış politika alanı" olarak belirtmekte.(s75)
2009'lar Türkiyesi'ndeki "Devlet'in Çürümüşlüğü"nü ortaya koyan "Ergenekon Tartışmaları"na, daha 1996'larda MHP'nin Merhum Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ tarafından, "Devlet'in çürüme içinde olduğu"nun belirtildiğini ifade etmekte ve "Devlet eleştirisi, devlet düşmanlığı değildir" demekte.(s.98, 101)
Eserinin "Merkez Sağ ve Merkez Sol" bölümünde, "Türk Siyaseti'nde Demirel'in Yeri"ni ise BULAÇ, şu cümleleri ile ifade etmekte:"Aslında 'Konuşan Türkiye' , sadece Demirel'in konuştuğu; 'Kusursuz Demokrasi' ise sadece Demirel'in serbest siyaset yaptığı demokrasidir!"(s.123)"1991 seçimlerimde 'Konuşan Türkiye' dedi, insanları peşine taktı;ama Türkiye'yi konuşanların ağır cezalara çarptırıldığı ülke hâline getirdi...1980'lerden sonra din, laiklik, düşünce özgürlüğü gibi konularda ne söylediyese, iktidara geldiğinde tam tersini yaptı. "Kürt realitesi"ni tanıdığını ilan etti, arkasından bunu ağzına alan herkesin 'bölücü ve bölücülere destek veren gafiller' olduğunu söyledi...Turgut ÖZAL'a kan kusturdu...28 Şubat postmodern darbe sürecini ustalıkla yönetmek oldu.!(s.128)
BULAÇ, "Türk Siyaseti'nde Ecevit'in Yeri" diyebileceğimiz kısımlarda ise "18 senedir aynı elbiseyi giyiyorum.Çünkü bana bakıp da acı çekecek milyonlarca kız ve kadın var'diyen eşi Rahşan'ın sadeliğini, giyim-kuşam anlayışını 'takdir' ettiğini belirtiyor.(s.132)
Yine "Merkez Sağ ve Merkez Sol"un incelendiği bu bölümde, "Sağ Partiler" için iki önemli tesbitte bulunmakta:"'Sağ Partiler, her zaman çevre güçlere ihanet etmişlerdir. Önce desteklerini almış, arkasından onlara(millete demek istiyor İ.G.) sırtlarını çevirmişlerdir.'(s.140) 'Türkiye'de halkı(milleti dese daha doğru olurdu İ.G.) en çok aldatan, Sağ Partiler olmuştur.'(s.161)
ANAP, DYP, DSP,CHP,MHP hakkındaki "tahlil"lerinden sonra "BBP ve Gelecği" kısmında ise "Yazıcıoğlu Hareketi" hakkında şu görüşlerini belirtiyor:"YAZICIOĞLU ve arkadaşları TÜRKEŞ ve yakın çevresine başkaldırarak 'bağımsız' bir hareket başlattılar.YAZICIOĞLU ve çevresinde İslamî hassasiyet baskındır. En çok değer verdikleri şey dürüstlüktür ki, siyasetin buna ihtiyacı olduğu açıktır. BBP'liler zaman zaman bir İslamcı gibi hareket etmektedirler. Gençlik tabanı da çoğu zaman Millî Görüş'ün tabanı ile büyük bir örtüşme içindedirl.Ayrılma esnasında YAZICIOĞLU Hareketi'nin hem Türkiye'deki İslamî Hareket'e yeni ve dinamik bir boyut katacağına, hem de Türk Milliyetçilerini zaman içinde İslamcı bir çizgiye çekeceğine dair köklü bir inanç besledi. Ancak zaman geçtikçe seçmen tabanını genişletemedi, daha geniş kesimlere ulaşamadı.(s.176)
Bu kısmı okuduğumda "şu notu" yazmışım:"Ancak hiçbir BBP'li, Alperen, Nizam-ı Alem'ciye 'Ben İslamcıyım" dedirtemezsiniz. Çünkü "İslamcılar'ın veballerini" yüklenmek istemezler. İkincisi, 'YAZICIOĞLU HAREKETİ', BBP, Alperen, Nizam-ı Alem'ciler, "Ülkücü Hareket"ten başka birşey değildir.(09.08.09 tarihinde)
TÜRKİYE'DEKİ MÜSLÜMANLARIN SİYASETLE İŞTİGALLERİ
Ali BULAÇ, eserinin "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'deki Müslümanların "siyasetle uğraşmaları" ve yaşanılanlar hakkında biraz merak uyandırıcı şekilde şu görüşlerini ifade ediyor:
1)'Türkiye'de yaşayan Müslümanların açık kimlik beyanında bulunup, bağımsız bir parti bünyesinde, kamusal hayatın en önemli alanlarından biri olan siyasetle uğraşmaları, ancak 1970'li yıllarda başlar. 12 Mart Muhtırası öncesi Millî Nizam Partisi(MNP)'nin kuruluşu; sonrasında Millî Selamet Partisi(MSP)'nin kuruluşu.(s.183,184)
2)"Biz açıktan siyasete katılıp demokratik haklarımızı kullanacağız ve iktidar olmak için halkın desteğini alacağız'düşüncesinde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çizgisi;"sağ milliyetçi partileri destekleyip taleplerimizi dolaylı yoldan gerçekleştirmeye çalışacağız" düşüncesindeki "Nur Cemaatleri, Süleymancılar ve kısmen diğer cemaatler "ile "iki farklı tutum"un sergilenişi...((s.187)
Eserinin bu bölümleri, böyle "tavır/tutum alışlar"ın detaylarını meraklandırırken; BULAÇ yine eserinin "önsöz"ünde yaptığı "AKP, AK PARTİ de Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin diğer koludur"'kabul'üne izafen ; "..nihayetinde AK PARTİ, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) tarlasında yetişmiştir."(s.194) demekte ve "Eğer uluslararas konjonktür ve içerdeki şartlar müsait olsaydı, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin en son partisi veya AK PARTİ "Müslüman Demokrat" adını alırdı"(s.196) demekte.
1991'DEKİ 'SEÇİM İTTİFAKI, BİR PROJENİN PARÇASIYDI'
Ali BULAÇ, eserinin yine "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'de Müslümanların "siyasetle iştigalleri" ve "iki farklı tutum "alışlarını hatırlattıktan sonra; 1991'deki 'RP-MHP-IDP' arasında yapılan "seçim ittifakı"nın "basit bir siyasî ittifakın ötesinde, bir projenin parçasıydı" tesbitini de yapmakta.(s.204)"Bu sayede Kürtler ve Kürt hareketiyle İslam arasındaki ilişki koparılmak istendi ki, bu PKK'nın gelişmesini sağladı"(s.204) demekte.
Eğer 1991'deki "Seçim İttifakı" yapılmasaydı, "Masonik-Haçlı Gül"ünü partisinin "bayrağı" yapan "Demokratik Toplum Partisi" de olmazdı, dedirten BULAÇ'ın bu görüşleri;BBP'nin Merhum Genel Başkanı Şehid Muhsin YAZICIOĞLU'nun, bilinenin aksine "seçim ittifakı"na karşı çıkmasındaki "basiretliliği"ni de ortaya koyuyordu. BULAÇ, 'Refah Partisi'nin tepesine doğru çıkıldığında, söylemin giderek merkezileştiğini ve sistemden farklı politikalar üretmediği gözleniyordu"(s.205) diye de yazmakta. Ve yine RP'nin böyle bir "İttifak"ı ile "Kürt Mes'elesi" tıkanma noktasına gelmiştir " demekte.
Ayrıca RP'nin "büyüme" dönemlerinde türeyen "müraîler"i ise "profesyonel hacıyatmazlar" olarak tanımlamakta ve "İslamî Mafya Grupları..."(s.212)nı aynen yazabilmekte. Böyle bir tanımlamayı, doğrusu, başka yerlerde okuduğumu hatırlayamıyorum. Tamamiyle BULAÇ'a ait tanımlar. Bu tanımlarla ilgili ileride bir iki cümle daha ekleyeceğiz.
BULAÇ, RP'nin "Ermenistan Mes'elesi'nde de "çok yanlış' yaptığını; "(Haşa) "Muhammed Aleyhisselamı aşarcasına, (haşa) Allah'ı aşarcasına mes'eleye yaklaşıldığını" da vurgulamakta.(s.206)
ANEKDOT BİR
Ali BULAÇ'ın "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri" isimli "en son eser"inde, kendisini "yakînen" tanımamızı kolaylaştırıcı "ilginç anekdotlar" a yer vermiş. Eserinin 213 ve 214. sayfalarında anlattığı ilk anekdotunda, Suriyeli yaşlı bir zatın "semaye/kapital"in önemine dikkat çekici sohbeti akabinde; MSP Mardin Teşkilatı'na 'Toprak Ağaları'na (sermayeye) karşı astıkları bildirinin tekraren indirildiği ve bu işi de kendisi de "toprak ağası" olan dönemin Mardin MSP milletvekili Fehim ADAK'ın 'reel politik hareketle yaptığını, sonradan öğrendiklerini" de yazıyor.
ANEKDOT İKİ ve ÜÇ
BULAÇ, "Hayatının hiçbir döneminde aktif siyasete girmeyi düşünemiş ve İslamiyet'in doğru anlaşılmasından başka kaygısı olmamış bu satırların yazarı"(s.240) diye kendini tanımladıktan sonra, "Şevki YILMAZ" hakkında yazdığı yazıdan dolayı yaşadığı baskıyı da dile getirmiş."1978'de de ağır baskı yaşadığı"nı belirtmiş.1978'de "Şevki YILMAZ"la ilgili yazdığı yazıdan dolayı "tehdit telefonları" almaya başladığını, "Sen kim oluyorsun da Şevki YILMAZ aleyhinde böyle şeyler yazıyorsun?O geleceğin İslam lideri ve Türkiye'nin Başbakanı'dır. Erbakan bile onun eline su dökemez" diyorlardı.(s.240)"Derken , birgün belinde silahı iri yarı bir adam beni İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde kıstırdı. Bir odaya kapattı ve günlerdir beni öldürmek için aradığını söyledi. Yüzünde derin bir nefret vardı. Beni infaz etmekle davaya büyük bir hizmette bulunacağını düşünüyordu. Allah'dan durumdan haberdar olan birkaç arkadaş hemen odaya daldılar ve açıkca söylemem gerekirse belki de son anda elinden kurtardılar."(s.242)
BULAÇ, yine 1978'de, Tepebaşı'nda bir toplantıda yaptığı konuşmada, Necip Fazıl KISAKÜREK'i eleştirdiğinden dolayı , Ülkücü Gençlerin saldırı ve tacizine uğradığını da yazıyor. "Necip Fazıl'ı eleştirdiğim için saldırıya uğradım ve Ülkücü Gençler Fatih, Yavuz Selim'de oturduğum evde beni ve ailemi taciz etmeye başladılar. Sonunda iki üç gün içinde, sağanak yağmur altında Fatih'den Güngören'e taşınmak zorunda kaldım"(s.241) demekte...
MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ)'NİN HUSUSİYETLERİ
"Millî Görüş(/Erbakan Hareketi'ni) ve tabiki "İslamcılar"ı anlama cehdi adına BULAÇ, bu "Hareket"in bazı hususiyetlerini şöyle sıralıyor:
1) Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.), sanıldığının aksine "dinî" değil "sosyolojik bir zemin"(Göç ve Kent demek istiyor İ.G.) oturmaktadır...Hiçbir zaman teokratik bir fikir veya talep olmamıştır."
2)"...Hareket'in saf bir dinî hareket olduğunu söylemek yanıltıcı olur...Göçün ve kentin partisidir."(s.301)
3)"...Bir cemaat hareketidir de...Siyasî temsil rolünü üstlenen bir cemaat."
4)"...Çok partili siyasî hayatımızın en sivil ve yegane gerçek siyasî hareketi sayılır."
5)"Referans aldığı sosyolojik gövde, 'göçün ve kentin partisi yapmıştır."
6)"Millî Görüş (/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin içinden çıkan iki partinin, yani AKP ile SP'nin yine de ilk iki büyük parti durumunda olması..."
7)"...Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çoğulcu demokrasinin yumuşak karnıdır."(s.301, 302)
BULAÇ'ın bu eserinin 305. sayfasınada şu notları yazmışım:Şahsen "Kürt Mafyası", "Ülkücü Mafya" gibi kavramları çok duymuş ve okumuştum amma "İslamî Mafyalar" kavramını, "Cumhuriyet Gazetesi"nde bile okumamış, duymamıştım. Demek ki bir "vakıa", bir "olgu..."(11.08.09 tarihinde)
"MEDİNE VESİKASI/SÖZLEŞMESİ" TARTIŞMALARI
Belki de daha ayrıntılı bir şekilde ele alınması gereken bu "tartışmayı", eserinin 328. sayfasına geldiğinizde yine hatırlıyorsunuz.
"Siyasî toplumun ve kamusal hayatın ancak karşılıklı müzakere ve mutabakatla tayin ve tesbit edilebileceğini öngören "Vesika", "Sözleşme."Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Yahudiler ve bazı müşrik Putperestlerle yaptığı "Sözleşme..."
"...Daha fazla demokrasi...Daha fazla özgürlük...Herkes için demokrasi...Herkes için özgürlük..."
Belki de "yazı dizimiz"in bu kısımlarını yazarken; "titrisiz münevver" Taha AKYOL'un "Medine'den Lozan'a"(**) isimli eserini tekraren okumak gerekecek.
Hemen hemen tekraren okuduğumuzda ise "ufuk açıcı" AKYOL; temelde "Medine Sözleşmesi'nin 'pratik bir uygulama' olduğunu, tekrarının olmadığını, çünkü "Allah indinde tek din İslam'dır" ayetinin gelişi ile gayr-i müslimlere tanınan özgürlük değişmeyecek fakat statüleri değişecek' demekte ve "Sözleşme(veya Vesika)" yerine "zımmî statüsü"ne geçildiğini vurgulamakta.
"Medine'den Lozan'a" isimli eserinde, neredeyse müstakilen bu mes'eleyi masaya yatıran AKYOL;âdeta BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" tezini, "Çok-Hukuklu Sistem" görüşünü "çürütmekte"dir. BULAÇ'ı, "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı'(s.46) ve 'İdeolog' olarak "kimlik" tanımlaması yapan AKYOL;BULAÇ'ın böyle bir "görüş" veya "tez"i ile neticede "Türkiye'nin Konfederasyona dönüşebileceği, 'Halkların Kardeşliği' noktasına gidilebileceği, 'devlet içinde devlet'lerin oluşabileceğini; "hukuk kabileleri federasyonu"nun ortaya çıkacağını ve "parçalanabileceğini" belirmekte. Kaldı ki, AKYOL'a göre "çok-hukuklu sistem" düşüncesi bir "Sevr Projesi" ve "Sevr Antlaşması"nın 149. maddesidir.
Halbuki "millet" olma, "üniter(tekli)" hukuk" ile mümkündür.
AKYOL, bahse konu eserinin sonlarında, "BULAÇ'IN GETTOLARI" ismini verdiği toplam 18 sayfalık(s.182-190) kısımda, BULAÇ'ın "yanlışlığı"nı özetlemekte. Fakat bilhassa şu cümleleri ile BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" görüşünün papucunu dama atmakta:"...Medine Vesikası örneği tek kelime ile saçmadır! O yüzden hiçbir akademisyen bu arada hiçbir fıkıh âlimi tarafından itibar görmemiştir...Bu öneriler nitelik bakımından da Neo-Jakoben'dir."(s.184)
AKYOL, bahse konu eserinde, cümleler halinde de olsa, zaman zaman bu "görüşü" "sığ" dea olsa savunan Bahri ZENGİN'e de atıf lar yapmaktadır..Eserinin sonundaki "Pakistan Dersleri "ile "Medine Sözleşmesi" babında "çok-hukuklu sistemi"n yanlışlığını, millet olabilmek ve "milletleşebilmek" için "üniter/tekli hukuk"un önemini de vurgulamaktadır.
TÜRKİYE'DEKİ "SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI"(STK), ASLINDA "SİVİL DEVLET KURULUŞLARI"(SDK)'DIR
BULAÇ, eserinde, "28 Şubat Post Modern Darbe" bölümünde, yaşanılanları ayrıntılı bir şekilde (s.323-537) anlatmakla kalmamakta, "sorgulamalar" da yapmaktadır. "Sivil Toplum Mefhumu" sorgulaması bunlardan biri. Ve şu tesbiti yapıyor:"Bir 28 Şubat sürecinde anlaşılmıştır ki, Türkiyemizdeki "Sivil Toplum Kuruluşları"(STK), aslında "Sivil Toplum Kuruluşu" değil; "Sivil Devlet Kuruluşları"(SDK)'dır. (s.399, 400) Ki, yine eserinin iki yerinde CHP Genel Başkanı Dr. Deniz BAYKAL'ın, "En büyük sivil toplum örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri'dir" sözünü de hatırlatmakta.
Bana "ilginç" gelen ikinci açıklaması ise "Laiklerin Günahkar Psikolojisi" ile ilgili cümleleri. "28 Şubat Süreci"ne atfen, "Laikler, aynen Yahudi ve Hıritiyan günahkarın psikolojisini sergilediler. Yani "Haham"lar da, "Papaz"lar da,("Müslümanlar" da), kendileri gibi "günah işlesinler" talebi...Böyle bir talebin "Müslümanlar" da gerçekleşmesi arzusu. Kısaca, "Laikler demek istiyor ki; biz günah işliyoruz; Müslümanlar da bizim gibi günah işlesinler..."(s.434)
"İslamiyet'in belki de en az bilindiği ülke"(s.436) Türkiye tanımı yapan BULAÇ, "Laikler malum süreçte toplumun 'cehaleti'nden çokca faydalandılar"(s.436) demekte.
AK PARTİ DE MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ) PARTİSİ
BULAÇ, ayrıntılı bir şekilde anlattığı "28 Şubat Süreci" hakkındaki görüşlerinin akabinde, eserinin son bölümünde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'ndeki bölünme ve AKP'nin ortaya çıkışı hakkında ise şunları ifade ediyor:"...Kapatılan RP'nin bu soyguna karşı olduğu ve rantiyeci zümreleri ifşa etmeye çalıştığı için siyaseten linç edildiği gerçeği ortadaydı...RP'nin işlediği iki büyük suç vardı: Biri D-8'ler Projesi,diğeri denk bütçe ve havuz sistemi...
"Eğer 'Yenilikçiler' parti içinde kalıp mücadelelerine devam etselerdi, bir sonraki kongrede bu destek yüzde 70'e çıkacak ve olumlu yöndeki değişim talepleri daha somut çercevede karşılık bulacaktı. Böyle bir süreçte 'gelenekçiler'in değişimi algılaması daha kolay olurdu..."(s.596)
AK PARTİ de, RP'den "adalet"i,, MSP'den "kalkınma"yı miras almıştır..."(s.598)
SP, Millî Görüş Partilerinin son halkası değildi.Belki "ortodoks" formuydu; bu açıdan bakıldığında AK PARTİ de -bir miktar heretik- bir Millî Görüş Partisi olarak siyaset sahnesine giriş yaptı..."(s.600,601)
Eserin son sayfalarına şu notları yazmışım: 1)Son durum: AK PARTİ de, Millî Görüş/Erbakan Hareketi Partisi. Dolayısiyle ha SP, ha AK PARTİ...2)"11 aylık Başbakan Erbakan'ın yapamadığını, Başbakan Erdoğan yapıyor..."3)Dolayısiyle Millî Görüş'ün "tek partisi" AK PARTİ oluyor.4) Doğu ve Güney-Doğu Anadolu dahil, Saadet Partisi(SP), Türkiye'nin her yerinde "seçmen"lerce "siliniyor...""Seçmenler"i AKP'ye yöneliyor. Aslında zaten "Recep Tayyip ERDOĞAN da 'Millî Görüş Gömleği'ni çıkartmamıştı..."(15 Ağustos 2009 tarihinde)
(*): Ali BULAÇ, "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri), Çıra Yayınları, Mart 2009, 1.Basım, İstanbul
(**):Taha AKYOL, "Medine'den Lozan'a", Milliyet Yayınları,6. Baskı, Ocak 1998, İstanbul
12.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)