27 Ekim 2014 Pazartesi

"TASAVVUF TARİHİ"MİZİN EN ENTERASAN SİMALARINDAN BİRİ: NİYAZİ MİSRÎ(k.s.)

“TASAVVUF TARİHİ”MİZİN EN ENTERASAN SİMÂLARINDAN BİRİ:

NİYAZİ MİSRÎ(k.s.)


“Niyazi MİSRÎ(k.s.)” ismini “ilk” defa ,Ankara-Sincan’daki bir “Nur Talebesi” arkadaşımın kütüphanesindeki bir kitapta okumuştum.Bir şiir kitabı olsa gerekti ve kapağında Niyazi MİSRÎ(k.s.) yazıyordu.
Geçen yıllarda ise “Ülkücü Edebiyat”ımızın “kadın edebiyatçılarımız”dan Emine IŞINSU ÖKSÜZ Hanımefendinin , “İslâm Tasavvufu”nu, “tasavvuf tarihimi”zi  “roman tarzı”nda ele aldığı bir dizi eserinin, rahmetli Niyazi MİSRÎ’yi anlatan “Bukağı” isimli romanını okumuş ve bir şeyler kaleme almıştım.
Nihayet “Şeyh Şaban-ı Velî(k.s.)” Hazretlerini, “Halvetî Kardeşler”imle birlikte ziyarete gittiğimde ise -herhalde ikinci ziyaretim de olacak- Dr. Mustafa TATÇI’nın “Niyazi MİSRÎ(k.s.)” isimli eserini de almıştım.
O tarihten bu tarihe, Rabb’ül-âlemin bana da “Niyazi MİSRÎ(k.s.)” Hazretlerine bir muhabbet halketti, diyebilirim…
Daha geçenlerde  muhteşem “samizdat türü eserler”den,”ilhamen yazılmış eserler”den “Risale-i Nur Külliyatı”ndan veya başka bir isimlendirme ile “Sözler”den “Hanımlar Rehberi”ni okurken, ezberlemek için birkaç defa sesli okuduğum şiiri:
“ Bir ticaret yapmadım nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp nalân edip düştüm yola tenha garib,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran bîhaber.”
“Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi”nde ise Sadık YALSIZUÇANLAR’ın anlatımında rahmetli “Niyazi MİSRÎ(k.s.)”yi bir defa daha hatırladım.Üç defa yaşadığı “nefy/sürgün yılları”nı, onbeş kiloluk bukağı ile zencirlerle, Limni adasındaki hayatından kesitleri ve akabinde yine onbeş kiloluk zencirlerle, bukağı ile defnedilişini, iki yüzden fazla “halvet”e girişini, çilesini, “nefsini terbiye yolu”ndaki “erbain”lerini, devrin “devlet idarecileri”nin karşısındaki pervasızlığını, sözünü esirgemeyişini, aslında Malatyalı oluşunu, “kapı eşiliği”ni, dervişliğini ve şiirlerini…

ANEKDOTLAR
Sadık Beğ’in anlattığı şu anekdot hafızama nakşedildi: Rodos’ta, ilk “nefy/sürgün yılları”nda, bir “Kilise” önünden geçerken; ‘Papaz”ın daveti ve bu daveti şartlı kabul edişi: “Eğer kapı eşiğine uzanırsam” şartı. “Derviş= Kapı Eşiği…” Ve bu şartının kabul edilişi…Kilise’ye girenlerin , üzerinden geçerken; “lâilaheillallah”; Kilise’den çıkarlarken de,üzerinden geçerlerken; “Muhammedun Rasulullah” deyişleri…
Papazın nihayetinde ,”Siz bizi bin yıllık dinimizden edeceksiniz,gidin…” yalvarışları…
Antalya-Elmalı’nın ise rahmetli Niyazi MİSRÎ(k.s.)’nin  de “yetiştiği diyar” oluşu..
Sadık Beğ’in anlattığı bir başka anekdot da hafızama nakşedildi…Limni nefyinde, sürgününde, üçüncü ve son sürgününde ise Bursa’daki, yıllardır görmediği ailesine ve oğluna olan hasretini dile getiren bir mektup kaleme alışı ve gönderişi..
Nihayet 17.asrın ulaşım şartları düşünülürse, ailesinin oğlu ile birlikte Bursa’dan Limni adasına gelişleri…Velâkin “ailemin olduğunu bilirlerse, öğrenirlerse zarar verebilirler” niyet ve düşüncesi ile Limni’ye kadar gelmiş olan ailesi ve oğlu ile görüşmeyişi…

VESSELAM
Günümüzde günübirlik Limni’ye gidişin eskiye oranla daha kolay  olduğunu ifâde eden Sadık Beğ; vefâtında, yeninde bulunan bir kağıda yazılmış “son şiiri”ni de okudu…
“Ehl-i Beyt Muhabbeti” ile de dopdolu olan rahmetli Niyazi MİSRÎ(k.s.)’nin “Hasaneyn Risalesi” isimli bir “kitapçığı” nın da olduğunu hatırlattı…
Evet, benim de, “Risale-i Nur Külliyatı”nın, “Sözler”in “Hanımlar Rehberi”nde bizatihi okuduğum şiiri:
“Bir ticaret yapmadım nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber
Ağlayıp nalân edip düştüm yola tenha garib,
Dîde giryan, sîne bir yan , akıl hayran bîhaber…”

“Gözyaşı Medeniyeti”nin çocuklarının payına düşen:
“Dîde giryan/ Gözyaşı” olsa gerek….
Fatih, 01.Muharrem.1436/25.Ekim.2014
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

25 Ekim 2014 Cumartesi

"MAĞRİB'TEN MAŞRIK'A TÜRK GÖZÜ ile"


“MAĞRİB’TEN MAŞRIK’A TÜRK GÖZÜ ile”


“Hoca Ahmed Yesevî Vakfı”nın, Pazar günleri,  her onbeş günde bir tertiplediği “Kahvaltılı Yesevî Sohbetleri”nin 102. de yapıldı.
“Kahvaltı” akabinde yapılan “102. Yesevî Sohbeti”nde, Prof. Metin AKAR, bilhassa “Mağrib’ten Maşrık’a Türk Gözü ile” isimli eserinin tanıtımını yaptı.
tamamiyle irticalen yapılan “Mağrib’ten Maşrık’a Türk Gözü ile” isimli eserinin tanıtımı esnasında, “Pîr-i Türkistan” “Vakfı”nda, “Yesevî Dostları” çok sayıda tebessümler ve gülmeler de yaşadı.
“Fas”tan “Bosna”ya ; “Mağrib’ten Maşrık’a” “Türk Gözü” ile “Türk”ce nokta-i nazarı ile dolu yaşanılan hâtıralarda çok sayıda “acı ve katı hakikatler” de dillendirildi.”Fas”ın  nasıl ve ne şekilde “Fransa’nın  sömürgesi, müstemlekesi” altında olduğu, bizatihî yaşadığı vakıâlar ile anlatıldı. . “Fas üst düzey idarecileri”nin daima “Fransız gözetimi”nde oldukları ve böyle  bir “sözde istiklâl, “sözde bağımsızlık” yaşayan bir “ülke” olduğunu; lâkin bazı “Faslılar”ın yine de, rağmenlere rağmen ‘ümitvar’ olduklarını, “birgün mutlaka”, “hakikî istiklâl ve hürriyet”e kavuşacaklarına inandıklarını hatırlattı.
“Fas Coğrafyası”nda yaşanan “Üç Krallar Savaşı”nın anlatımın da ise hâfızalara nakşedildi. “Devlet-i Âliyeyi Osmaniye”nin, “Büyük Osmanlı Devleti”nin “Fas’ta hükümran olabilmek” için; “Osmanlı nüfûzu”altındaki “Kral”ı “Fas’ın Başına” getirebilmek için yapılan “Üç Krallar Savaşı”nın akabinde, hem mevcut “Fas Kralı”nın; hem “Fas’ın Başına” getirilmek istenilen “Kral”ın; hem de “Portekiz Kralı”nın bu savaşta öldüğünden; bu savaşa “Üç Krallar Savaşı” denildiğini hatırlattı.
“Maşrık”a, “Şark”a, “Bosna”ya uzanan ve mezkûr eserinde de mevcut olan “Bosnalı Mustafa Olayı”nın anlatımında ise hayli “acı ve katı hakikatler” dillendirildi. Prof. AKAR,         “Bosnalı Mustafa”nın “Devletimiz Ricali”nce eğitilmesi için “Üniversitesi”ne verildiğini, oradan da kendisinin sorumluluğuna girdiğini; Cuma namazı için abdest alıp mescide gittiklerinde, dönemin Bakanlarından Hasan Celâl GÜZEL’in de Cuma namazı için mescidde olduğunu ve “Bosnalı Mustafa”nın böyle bir “tarz-ı hayat”ı kendi ülkesinde göremeyeceğini, şimdi Türkiye’mizde gördüğünü ve Allah’a hamdettiğini hatırlattı.
Yine “Türk isen kaçamazsın, Türk kaçmaz…” sözünü de hatırlattı.
“Milis Yarbay Topal Osman Ağa”nın, nam-ı diğer “Topal Osman”ın memleketi Giresun’da iken ise “Keşkek’in Ermeni Yemeği” olduğu haberini bir gazetede okuduğunu; akabinde “Keşkek’in tamamiyle Türk Yemeği” olduğuna dair belgeli bir  yazı kaleme alıp, iddia sahibine gönderdiğini; iddia sahibinin ise bir zaman sonra, bir televizyon kanalındaki naklen yayınında, gerçekten de “Keşkek’in Türk Yemeği” olduğunu itiraf ettiğini nakletti.
Akıcı, neşeli, düşündürücü bir şekilde lâkin “acı ve katı hakikatleri” anlatan Prof. Metin AKAR , yazdığı eseri, “Mağrib’ten Maşrık’a Türk Gözü ie” isimli eseri “Yesevî Dostları”nı da meraklandırdı. Türk kültürü, Türk töresi ve Türk kimliği muhtevalı, Türk nokta-i nazarı ile şekillenmiş “güldürücü-düşündürücü” “102. Yesevî Dostları Sohbeti”ni dinleyenler ise adetâ mest oldular.
Fatih, 19.10.2014
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail.com

18 Ekim 2014 Cumartesi

GASPIRALI İSMAİL'LER-TURAN YAZGAN'LAR



GASPIRALI İSMAİL’LER-TURAN YAZGAN’LAR


“Medine-i İstanbul” da hemen hergün çok kesif bir şekilde “kültür-sanat faaliyetleri” olmakta. Öyle, meselâ hadi diyelim “Medine-i Urfa “daki gibi “kültür-sanat faaliyetleri”, sadece bir-iki aya, Mart-Nisan aylarına sığdırılmamakta. Ben de mümkün olduğunca “İBB Kültür”ün her ay ki “kültür-sanat faaliyetleri bülteni”nden, nerde ne var, öğrenmeye ve ilgi duyduklarıma iştirak etmeye gayret etmekteyim.
“Konevî Dergisi”nden çoğumzun hatırlayabileceği günümüzde “Hoca Ahmed YESEVÎ Vakfı” çatısı altında “Türk kültürü”ne her ay çıkarttığı “YESEVÎ Dergisi” ve onlarca yazılı-basılı eserleri ile katkı yapan muhterem Erdoğan ASLIYÜCE Beğ’i ziyarete gittiğimde, panoda “Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı-Turan Kültür Merkezi”nce ve “Avrasya Enstitüsü”nü”nce “Gaspıralı İsmail Beğ’in Vefatının 100. Yılı” anısına tertiplenen bir konferans duyurusu vardı. Rahmetli “Turan YAZGAN” Beği de yâd etmeyi kapsayan bir konferans duyurusu.
Şahsen, benim açımdan konferansı ilginç kılan en mühim husus ise konferansı verecek olan Prof. Dr. İsmail YAKIT Hocam olması idi. “Hocam” diyorum, çünkü 1990’lı yıllarda, yine “Medine-i İstanbul”da iken, sayesinde çok sayıda ilim meclislerinde bulunma bahtiyarlığına da erişmiş idim. Yine sayesinde “Kubbealtı Akademi”de, “Fetih Cemiyeti”nde, ilmî sohbetlerinde bulunmuş, hattâ rahmetli Hilmi OFLAZ gibi “aykırı-standart dışı şahsiyetler”in “kahvaltı sofraları”nda da bulunmuştum. Ve yıllardan beri de bizatihi görmemiştim.
“Eskimeyen günler”in hafızamda uyandırdığı hatıralarla da “Gaspıralı İsmail Beğ ve Turan Yazgan” mevzûlu konferans yerine vardığımda ise daha yeni yeni gelenler vardı. Adetâ “Bit Pazarı”nı andıran görüntüler ardından,  tarihî İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi binası yanındaki “Avrasya Enstitüsü”ne vardım. İki rahmetli “Türkçü”yü anlatan kitaplar, eserler de sergileniyordu. YAKIT Hocamın “Atatürk ve Din” isimli eseri, “kitapçığı” cay-ı dikkatti ve hemencecik aldım. Tahta iskemleye oturup, şöyle bir göz atmaya başladım. Geçenlerde “HaberTürk TV”nin “Tarihin Arka Odası Programı”nda dillendirilen “Emekli İmam”ın “Atatürk’ün Soy Kütüğü” çalışması ile değerlendiririm, bir kritik-tahlil yazısı yazarım, inşallah diye niyetlendim. Bugün aldığım “Derin Tarih Dergisi”nin promosyonu olarak verilen Mustafa ARMAĞAN’ın “Küller Altında Yakın Tarih” isimli çalışmasında da, şöyle hızlı bir gözatmam ile anladım ki, çok sayıda “ezber bozucu” mes’eleler de dillendirilmiş!!!

GASPIRALI İSMAİL’LER-TURAN YAZGAN’LAR


Yine “Medine-i İstanbul”umu da, “Türk Ocakları İstanbul Şubesi” de dahil sekiz kuruluşun öncülüğünde, “Gaspıralı İsmail Bey’in Ölümünün 100. Yılında Dilde Fikirde İşte Birlikte Neredeyiz?” mevzuulu, hafta içinde, iki gün süren “Uluslararası Sempozyum” da tertiplendiğini de öğrendim..
Konferans öncesi Prof. Dr. Abdulkadir DONUK Beğ’i de gördüm. Keşke “eskimeyen yıllarda”ki gibi daha aktif, tabiri caizse daha “popüler” olabilse diye de düşündüm. Prof. Dr. İsmail YAKIT Beğ ise çoğumuzun belki de bilemediği üzre Türkiye’mide “Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme “ üzerine çooook salahiyetli bir şahsiyette. Konferansı boyunca, iki büyük “Türkçü şahsiyet” de olan rahmetli Gaspıralı İsmail Beğ ve Gaspıralı İsmail Beğ’in mefkûrelerini 1980’li yıllarda kurduğu “Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı” ile Türkiye’mizde uygulamaya gayret etmiş olan ve hâlen de kurduğu müessesesi ile hizmetine devam eden rahmetli Prof. Dr. Turan YAZGAN Beğ’in hayat serencamı hakkında bilgiler vermesi, bizleri de o coğrafyalara götürdü. Mefkûre sahibi olmanın, ülkü sahibi olmanın zirve şahsiyetlerinden Gaspıralı İsmail Beğ’in Fransa’ya gidişi, Türkiye’ye gelişi, Hindistan’a gidişi, “Usul-u Cedit/Yeni Metod” ile Kırım’da, hattâ Hindistan’da “Eğitim Kurumları” açısı; kırk günde okuma-yazma öğretebilme metodu; “kadimciler” ile “ceditçiler” arasında nizalaşmalar vesaire. “Bir kalem, bin kılınca bedeldir” diyen rahmetli Gaspıralı İsmail Beğ’in, “Ha! Ha! Ha! “ isimli mizah dergilerine, “Alem-i Nisvan” isimli “kadın dergilerine” ve 23 ciltlik adetâ bütün Türk Dünyası’nca okunan kısaca “Tercüman” gazetesini neşredişi…Ve rahmetli Turan YAZGAN Beğ’in de sayıları ikiyüzleri bile geçmiş “Tarih Dergileri” neşri, bugün “800. Konferans”a ermiş konferansları ve yüzlerce neşredilmiş kitaplar ile yaptığı hizmetler…
Onca yokluklar, imkansızlıklar içinde ve “Kızıl Moskof”un  her türlü  engelleyici gayretlerine rağmen, “Türk Dünyası’nın Müşterek Sesi” kısaca “Tercüman” gazetesini neşretmesi…Günümüde onca teknolojik imkânlar mevcut iken bile aynı anda hem Türkiye’mizde, hem Azerbayban’da, hem Kazakistan’ta, hem Özbekistan’ta, hem Kırgızistan’da, hem Türkmenistan’da, hem hatta Tacikistan’da ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde okunan bir neşriyatımız hâlâ yok!!!
“Türk Dünyası”, “ortak bir alfabe”de, “müşterek bir alfabe”de buluşup da “Dil’de Birliği”, akabinde “Fikir’de Birliği”, “akabinde de “İş’te Birliği” tamamiyle sağlayamadı!!!
Konferans bitiminde bir suâle de mevzû olan bu mes’ele hâlen ehemmiyetini bence muhafaza etmekte…
Prof.İsmail YAKIT Hocamın, rahmetli Turan YAZGAN’ın “düşünce dünyası”nı izah ederken hatırlattığı üzre “bugünün Ulusalcıları, dünün ise Komünistleri”ile “Siyasal İslamcıların Türk Milliyetçilerine olan adavetleri, düşmanlıkları” da bitecek gibi değil!!!!
İsmail Gaspıralı’ların, Turan Yazganlar’ın da bitmemesi dileğimiz olsa gerek!
Fatih, 19.Ekim.2014
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail.com

"MÜZELER ŞEHRİ" "MEDİNE-İ İSTANBUL"



“MÜZELER ŞEHRİ” “MEDİNE-İ İSTANBUL”



“İstanbul Günlerim”e dahil olabilecek ehemmiyetli bir gün daha yaşadım. Yaşatan Rabb’ül âlemine sonsuz hamdolsun.
Bugün, 17. Ekim.2014, Cuma tarihi itibari ile öğrencilerim ile birlikte ‘İstanbul Büyük Postahane’deki “PTT Müzesi”ni ziyaret ettim.
Geçenlerde ikâme ettiğim bir namaz ibadeti sonrası, “Şeyhler Şeyhi”, “Güneşler Güneşi”; “mübarek, nurlu kademinin, öpülesi nurlu ayağının bütün evliyâların boyunları  üzerinde olan”Abdülkadir-i Geylanî(k.s.) Hazretlerinin evlâdlarına ait bir “yatır”daki mescidin duvarına monte edilmiş, “Sultan Fatih”in bir “fermanı”ndaki şu muhteşem terkipli mefhumu da “ilk “defa okumuş ve çoook hoşuma gitmişti: “Medine-i İstanbul”
Tamamiyle ‘İstanbul’un Fatih”i , “Sultan Muhammed Fatih Han(k.s.)’a ait orijinal bir terkipli mefhum. Gün boyunca, kendimce bu mefhuma ilâveler de yaptığımı hatırlıyorum: “Medine-i Bursa”, “Medine-i Konya”, “Medine-i Diyarıbekr”, “Medine-i Urfa” gibi.
Maateessüf  böyle bir ‘orijinal mefhum’un ise en fazla “İstanbul”umuza yakıştığını da ifâde etmeliyim: “Medine-i İstanbul.” Yani “İstanbul’daki Medine”, “İstanbul’un Medinesi”, “İstanbul Şehri.” Yani “bütün Peygamberlerin Başbuğu”, Peygamber Efendimizin nurlar dolu “Ravza-i Mutahhara”sının simetriği, uzantısı bir “İstanbul..”
Aslında bütün vilâyetlerimize de ne kadar çok yakışıyor böyle terkipli bir ifade: “Medine-i …………………”
Aslında bütün vatan sathımızda “Medinelileşmeli” değil mi ki? : “Medine-i Türkiye…”
Yarım asra yaklaşan bir ömrümde, bence ne rahmetli Yahya Kemal BEYATLI’nın “Aziz İstanbul”  mefhumu; ne de “Şairler Sultanı” rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK’in “Canım İstanbul” mefhumu, “İstanbul”umuzu tamamiyle ifâde edemiyor!
“İstanbul”umuzu en güzel şekilde ifâde eden mefhum; yine biiznillah “şehri fetheden”, “ne güzel kumandan” olan “Sultan Muhammed Fatih(k.s.)’ye ait: “Medine-i İstanbul”/ “İstanbul Medinesi”/ “İstanbul Şehri..” Hattâ ve hattâ “Şehr-i İstanbul” gibi terkipli ifâdeler bile  “Medine-i İstanbul” terkipli ifâde yanında esâmesi  bile okunmaz.

“Müzeler Şehri “Medine-i İstanbul”da “PTT Müzesi” Ziyareti


Evet, “Medine-i İstanbul”, külliyen “Müzeler Şehri..” Hele de “Medine-i İstanbul”un  “Tarihî Yarımadası”ndaki “müzeler..”Onlarca, belki de yüzlerce “müze.” “Müzelerin Nüvesi”, neredeyse “Medine-i İstanbul”umuzun  “Tarihî Yarımadası”nda, “Fatih”de…
“Medine-i İstanbul”umuzda, bir öğretmen olarak, bugün bir “ilki” yaşadım dedim.
Dün, ders saati bitimine yakın; “idarecilik”te, “okul müdürlüğü”nde gerçekten “kariyer” ve “kalite” sahibi de olan Kazım Beğ’in ; sınıfa girip, öğrencilerime ve bana, biraz kısık bir ses ile bir şeyler dedi. Ancak, ne ben, ne de öğrencilerim tam olarak ne dediğini anlamadık! Ben de şaşkınlıkla tekraren soramadım.
Lâkin, Cuma günü, bugün için, ikinci teneffüs sonrası bir yere gidilebilir ihtimali hep aklımda kaldı. Zaten, 21. Ekim .2014’de, “PTT Müzesi” gezimiz vardı. Ve Cuma sabahı, birinci teneffüste, birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar “Panoroma Fetih”e, bizler ise 4. sınıf öğrencilerimle  “PTT Müzesi”ni ziyaret edebilmek için ; “Fatih Belediyesi”nin otobüslerine binerek, görevlinin de nezaretinde araçlara bindik. “Büyük Postahane”ki “PTT Müzesi”ne yakın bir yerde otobüslerden indik.
Öğrenci velilerimde şaşkınlık, hayret-önceden haberdar edemedim-öğrencilerimde “uzun teneffüste yemek yiyeceğim telaşası” ile ben de  ise “Medine-i İstanbul” da böyle bir “ilki” yaşama heyecanım ile “PTT Müzesi”nden içeri girdik.
Hanımefendi görevlinin kısa bir “kırmızı halı” muhabbeti şaşkınlığı sonrası, daha girişteki artık “antika” olmuş ‘Posta Kutuları’nı, ‘Terazileri’ görmeye başlamıştık bile.
Yine Hanımefendi görevlinin rehberliğinde, üst kattaki “Pul Kolleksiyonu” kısmı ile “Manastırlı Osman Hamdi Bey” anısına açılan  “İstiklâl Harbi” döneminin fedakâr iletişim kahramanlarının resimlerini  ve dönemin iletişim araçlarını gördük. Telefonlar, telgraf çekme makineleri vesaire bakıp görmeye gayret ettik.
Dönemin “Düvel-i Muazzama”nın “Büyük Devletleri”n ve “Yedi Düvel”in, “Yedi Devlet”in  müthiş derecedeki iletişim araçları yanında, biz Türklerin , fedakârca gayretleri ile sergiledikleri , adetâ “iletişim kahramanları” dedirten mücadeleleri…
Bir şairimizin de dediği üzre; adetâ hissedilen “sapan taşları ile füze farkı” idi!
NETİCE-İ KELAM
Tamamiyle “Müzeler Şehri” olan hattâ mübalağa olmasın amma “her bir santimetresi bir asra bedel” olan “Medine-i İstanbul”umuzu tanıyarak, bilerek sevebilmeli ve sevdirebilmeliyiz.
“Taşra”dan, “Medine-i İstanbul”umuzun dışından, muhtelif idealler, ülküler ve mefkûrelerle gelmiş olan “Anadolu İnsanımız”ın, yaşadıkları, havasını teneffüs ettikleri, suyunu içtikleri, ekmeğini yedikleri şehri, “Medine-i İstanbul”u, bilerek, tanıyarak, şuurlu bir şekilde sevebilmelerini ve sevdirebilmelerini ne kadar da çok arzulardım!
Belki de, bunun için de, “Medine-i İstanbul”umuza, yine başka “taşra”lardan  gelen “Ecnebî/Yabancı Turistler” kadar da “merak”lı ve “tahkikci,araştırıcı”olmak da elzem!
Elbette ki, hâşâ, “Medine-i İstanbul”un dışında olan “Şehirlerin Anası” “Mekke-i Mükerreme”, “Ravza-ı Mutahhara”nın bulunduğu “Medine-i Münevvere”, “Mescid-i Aksa”nın bulunduğu “Kudus-ü Şerif”,“Şam-ı Şerif”, “Bağdad” ise “taşra” değildir!!!
“Medine-i İstanbul”umuz, malumdur ki “bütün güzelliği”ni mezkûr şehirlerden de almıştır. Hattâ “Tarihî Yarımada”daki “mescidler/camiiler” bile “Mekke-i Mükerreme”ye olan “coğrafî mesafeleri” ile de “meşhur”dur. “Akbıyık Mescidi” gibi…
Fatih, 17.10.2014
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail.com

28 Eylül 2014 Pazar

"3.Sarıyer Edebiyat Günleri"nin Hatırlattıkları

“3.Sarıyer Edebiyat Günleri”nin Hatırlattıkları


Ben de “Sarıyerli” olma yolunda bir “İlkokul öğretmeni/Sınıf Öğretmeni”yim. Sarıyer’de bu yıl , ikinci yılım. “Şebinkarahisarlı Bacanağım” sağolsun; hâlimden, vaziyetimden ve durumumdan anlayan biri. “Durumumuz yok!” çünkü.
“Hükûmet kadar çatık kaşlı”; “vergi denilince hâlâ akla gelen Devlet” denilen “nesne” gibi değil. Daha insanî, daha medenî, daha anlayışlı..
Ufak çapta da olsa; “Osmanlı Türkçesi”ni, “Osmanlıca”yı ‘tam olarak’ bilip yazamasam da, “Araştırmacı Yazar” olarak “yerel kitap”lara geçmiş biriyim.
Aslında “Sarıyer”e hiç de “yabancı” değilim. Bir zamanlar, can-ı gönülden sahiplendiğimiz ve desteklediğimiz, şimdilerde ise neredeyse “birden fazla franksiyonlara” ayrılmış ,” 500(beşyüz) bin seçmen tabanlı” bir “siyasî fikriyat”ın  da günlük periyotlu yayın organı olan “Gündüz Gazetesi”ne, Sarıyer’den, “internet”in olmadığı veya çok yaygın olarak kullanılmadığı yıllarda, “birden fazla yazımı”, “faks ile” gönderdiğimi de hatırlıyorum.
Bu fakir, o yıllar akabinde de “Gündüz Gazetesi”nde, “köşe yazarlığı” dayapmaktaydı.
“Müslümancı Mevkûteler”in bile “Edebiyat”a “Yazın”; “Edebî”ye “Yazınsal” dediği ve “Edepsiz Edebiyat”ın revaçta olduğu bir zaman diliminde, “Edebiyat’a Âşinalığım”  “Lise Yılları”ma, 1980’li yıllara dayanmakta. “Düz Lise”de, ‘Matematik Bölümü”nde olmama rağmen; “Lise”nin –Terme Lisesi- “Kültür ve Edebiyat Kolu Başkanlığı”nı da yapmakta ve gayet muhtevalı “duvar gazeteleri”ni de, bizatihi hazırlamakta idim. Sonraki yıllarda ise tamamiyle “mahz-ı  lütfu ilahi  ile” ve “ilahî inayet ile” , yine tamamiyle “anti-nepotistce”,dayısız, torpilsiz, kayırmasız bir şekilde, gayet doğal, gayet “spontane” bir şekilde, hadi diyelim “Türk Sağı”nın  “En Usta Edebiyatçısı”, rahmetli Ahmet KABAKLI Hocamızın ‘TEDEV’inde çalıştım. Hem “yüksek lisansı”mı yaparken; hem de “Türk Edebiyatı Dergisi”nin “dizgi servisi”nde çalışıyordum. “Türk Edebiyatı’nın Dev Adamı”, hattâ “Şark’ın Dev Adamı” rahmetli Ahmet KABAKLI Hocamız, “Türkiye Gazetesi”ne geçince, yine gayet doğal ve “spontane” bir şekilde “Türkiye Gazetesi”ndeki “İlk Sekreteri” oldum. Ömrümdeki “ilk maaşı”mı da sayesinde almış oldum..
“3. Sarıyer Edebiyat Günleri”

Diyeceğim o ki; hâlen yaşadığım İstanbul’un “sade bir semtleri”nden biri, belki de “ekolojik” ve “natural” açıdan “en sade semtleri”nden biri olan “Sarıyer”de, böyle bir “Edebiyat Günleri” olup da, “es geçmem” , muhal ender muhal idi.
Kabaca, “Sol Cenâh”ın , “Solcular”ın  “Edebiyatçılar Günü” de olsa; “farklı fikirlere”, “farklı görüşlere” de “açık” olmak gerekir saikiyle de ve elbette “merak” ile de , “bilboardlara” yapıştırılan “ilân”lardan ve mümkün olduğunca “internet”ten  “fikrî takibe” başladım.
Ve bugün, 27.Eylül 2014, Cumartesi günü, Sarıyer-Kireçburnu’ndaki, aslında ismini de bir rahmetli Elçibey kadar içime sindiremediğim “Haydar Aliyev Parkı”na gidip, tabiri caizse şöyle bir kolaçan ettim. Tabiî, “3. Sarıyer Edebiyat Günleri”nin üçüncü günü idi ve “hava şartları” da, aslında namüsait idi. Saat 14.30’ları gösterirken; yine de bazı “Edebiyatçılar” gelmişlerdi ve bazı görevliler ise kitapları yerleştirmeye çalışıyorlardı. Merhabalaşıp, kısa konuşmalardan sonra, bence çok güzel dizayn edilmiş “3. Sarıyer Edebiyat Günleri” standlarını şöyle bir temaşa ederek, fotoğraflar çektim.
Netice-i Kelam

Rahmetli Ahmet KABAKLI Hocamızın meşhur “dev eseri”,beş ciltlik,  “Türk Edebiyatı Tarihi”, en son kaç baskı yaptı, bilmiyorum. Diyeceğim o ki, “Edebiyatımıza küllî/geniş bir bakış açısı” ile hazırladığı mezkûr eseri “solcu-sağcı vesaire” diye “Edebiyatçılarımızı ayırmamıştı…” Yine diyeceğim o ki; meselâ bir “Yaşar Kemal”, “Edebiyat Dünyamız”da, nasıl ve ne şekilde bir “Yaşar Kemal” oldu? Yahut, hadi diyelim, kabaca, kaba ifâde ile “sağcı edebiyatçılar”, hele de günümüzde hayatta olanlar, meselâ bir “Yaşar Kemal”i ne derece tanıyorlar, biliyorlar ve kaç eserlerini okumuşlar?  Hele de  neredeyse “tabu” hâline getirilmiş olan “Üstâd  Necip Fazıl Sevdalıları”, hadi diyelim kaba ifâde ile “Solcu Edebiyatçılar”dan kaç tanesinin eserlerini okuyabilmişler?
“Sağcılar”ın hele de “ölçüsüz Necip Fazıl Sevdalılar”ca dersek; bir “Edebiyat Mahkemesi” kurulsa, “Solcu Edebiyatçılar” heptende mi “sıfır çekerler” acaba!?
Sahi, “Sağcı Edebiyatçılar”, niye meselâ “Maden İşçileri” ile ilgili “Edebî Ürünler” veremiyorlar!?
İstanbul’a ilk geldiği günlerde, “Gülhane Parkı”nda, sadece “Sağ’ın Üstadları” yatmamış; meselâ bir “Yaşar Kemal” bile “İnce Memed” ‘romanı”nın müsveddelerini yastık yaparak  yatmış!!!
Diyeceğim o ki, kaba ifâde ile “Solcular Cenâhı”nın “Edebî Gayretleri”, “Sağcılar Cenahı”nda yok gibi!!! Diyeceksiniz ki, “İBB Kültür A.Ş.”nin “İstanbul’un 100”leri seri kitaplarını görmedin galiba?! Bence yine de “yetersiz bakiye!!!”
Hele ki, son on iki yılda, “Nepotizmin Altın Çağı”nda, “sağcılar” çooook ‘kaypaklaştı’ çoooook…Hâlâ gözlerde “dar açılı gözlükler” herhalde!!!

“3. Sarıyer Edebiyat Günleri”nden hâtıra olarak bir de “İbrahim Balcı”nın “Sarıyerli Şaban Reis-Fırtınayla Yoldaş Denizlerle Kardeş”” isimli “roman”ı kaldı. Bakalım nasıl bir “roman”?

Sarıyer, 27.Eylül.2014
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

23 Eylül 2014 Salı

TERME "TERMİK SANTRALLER ŞEHRİ" OLSA NE OLUR!?



TERME “TERMİK SANTRALLER ŞEHRİ” OLSA NE OLUR!?


“Doğduğum memleket”im de, öğretmenlikte  ‘ilk görev yerim memleket”im de, tarihinde görmediklerini görüyor, yaşamadıklarını yaşıyor.
Terme ve Akçakale…
“Küre-i Arz”ın, “Mavi Gezegen”in, “Dünya”nın ‘bir köy hâline’ geldiği lakırdıları söyleneni yıllar oldu.
Geçen yıl Terme’mizdeki “su salgını mes’elesi”nde  görüldüğü üzre; “termik santraller mes’elesi”nde de tipik “idarî fırkası/yönetim partisi”nin çok sayıdaki “ikircikli”, “çelişkili” durumları yaşandı!
Mevcut “siyasî irade”nin neredeyse bütün “yönetici kadroları”nın, hattâ “asker/sivil bürokrasi”nin ekseriyetinin bile hem “hükûmet”i, hem de “devlet”i ‘temsil’ ettiği bir “Türkiye Gerçeği”nde; neredeyse bir “tesadüf” neticesi, “termik santral” mevzûnda “halka açık bir toplantı”nın yapılacağı öğrenildi ve bu durum, Samsun Yerel Basını aracılığı ile de ‘kamuoyu’ ile paylaşıldı…
Bir zamanlar-2006’da- “Sahipsiz bir memleketin batması haktır”. şiarı ile  6(altı) ay düzenli bir şekilde yayınladığım, aylık periyotlu , Terme’mizin “ilk blanner ebatlı/orta boy ebatlı” “Terme REFLEKS” isimli mahallî/yerel gazetemizin bir “manşet”i, “Trafo Bir Büyük Rakıya Gitti”, diye yazmıştık. Terme’mizde hem de ne “olumlu yatırımlar”ın “bir büyük rakıya” başka yerlere yapıldığını hatırlatmıştık. Başımıza da gelmedik kalmamıştı!!!
Hal bu ki, “DHA Terme Temsilcisi”nin bir başka yerel gazetenin köşeyazısında yazdıklarını, “Terme REFLEKS”in “manşet”ine çekerek, Terme halkını uyandırmak ve bilinçlendirmekti yapılan!!! 2014’lerde tekrar aynı “manşet”e baktığımızda ise aradan geçen sürede bazı “yatırımlar”ın da yapıldığını anlıyoruz!


“TERMİK SANTRALLER” NASIL BİR YATIRIM?

Terme’miz, tarihinde görmediği “ilkler”i yaşıyor, dedik ya; bu yaşanılan “ilkler”den belki de “en müspet”i, “en olumlusu” ise “Terme Tersanesi”nin kurulmuş ve hâlen de faaliyette olmasıdır.
Bu yaz, şöyle bir “gezinti” ile bizatihi gördüm ki, “Terme Tersanesi”nde neredeyse 4.(dördüncü) gemi de yapılmakta idi. “Terme Tersanesi” yatırımı gibi halkımıza, toplumumuza, insanımıza ve geleceğimize “meteorolojik-klimatolojik-ekolojik-sağlık” açılarından hiçbir zararı olmayan  bu tip “yatırımlar” a, ne de çok ihtiyaç var. “Çeltik Fabrikaları”, “Fındık Fabrikaları”, “Süt Ürünleri İşletmeciliği”  gibi “toplum sağlığı ve geleceği” namına  hiçbir za-ra-rı olmayan  bu tip “yatırımlar”, “istihdam/iş alanları” açısından da bir kâr elbette…
Ancak, “doğduğum memleket Terme”de bulunamadığım bir zaman diliminde, bir süreçte konuşlandırılmış olan “Doğalgazlı Termik Santral”inin, “Akçay” mevkiine nasıl ve ne şekilde konuşlandırıldığını bilemiyorum. Velâkin, sabık/eski Terme Sakarlı Beldesi MHP’li  Belediye Başkanı, şimdinin Terme Belediyesi MHP’li Meclis  üyesi  İzzet BODUR’un Terme yerel basına yansıyan açıklamalarından da öğrendiğimiz üzre(1), “Terme Termik Santraller Şehri”ne dönüştürülmek isteniliyordu. “Ağustos Sıcağı”nda Terme halkınını da fokur fokur kaynatan ve neticede ilgili “Sivil Toplum Kuruluşları”nın da tepkisini çeken “Termik Santraller Şehri Olma(ma)” mes’elesinde ise Samsun Bölge Gazeteleri de gerekli katkıları yaptılar…
“Termik”, İngilizce “Thermic”; ‘ısı ile ısı enerjisi ile ilgili’ demek olup; “Termik Santraller” de, kısaca “suyun ısınması ile oluşan ısı enerjisinin hareket enerjisine/kinetik enerjiye, mekanik enerjiye ve nihayetinde elektrik enerjisine dönüşümünü sağlayan santraller” demek. “Enerji Dönüşüm Santralleri” de denilen “Termik Santraller”,  “suyun ısınması” için  hangi tür yakıt kullanılırsa kullanılsın; neticede “elektrik enerjisi elde edilen santraller” demek.
Şöyle bir “internet”te, “arama motorları”ndan “incelemeler ve taramalar” yaptığımızda da; Türkiye’mizde 30(otuz) civarındaki “Termik Santraller”den 20(yirmi)’ye yakını hâlen faal durumda ve 80(seksen) civarında da yeni “Termik Santraller Yapımı” planlanmakta.
“Oh, ne güzel! Ne iyi! Bak, elektrik enerjisi de elde ediliyor, edilecek!”, gibi tipik “idarî fırkası/yönetim partisi” ‘zihniyeti”nce düşünebilirsiniz.Velâkin “kazın ayağı hiç de öyle değil!”
“Termik Santraller Mes’elesi”ne “Meteorolojik-Klimatolojik-Ekolojik ve Sağlık” açılarından bakabilmek yani asla ve kat’a “siyasî açılar”dan bakmadan, “araştırmalar”, “raporlar” hazırlamak elzem. . Meselâ “TEMA”nın “Termik Santrallerin Etkisi Uzman Raporu-Konya Kapalı Havzası ”(2) gibi. Uzun vâdede çok mes’elelerin ortaya çıkacağı  “ilmî”  ve “akademik” bir çalışma olarak belirtiliyor. İster yakıt olarak doğalgaz kullanılsın, isterse ‘en tehlikeli, en kirli yakıt’ “kömür”, hele de “linyit kömürü” kullanılsın; neticede “elektrik enerjisi” elde edilmiş olsun; hem “meteorolojik şartlar”da, dolayısıyla “klimatolojik/iklim değişikliği”nde , “ekolojik şartlarda” ve elbette “insan sağlığı” mes’elelerinde, gelecekte çok ciddî  sıkıntılar yaşanılacağı , bilhassa da vurgulanıyor.
Vurgulanan ve hatırlanan bir husus ise “Terme’miz özeli”nde yaşadığımız üzre mes’elenin hemencecik “siyasallaştırılmaması” ve böyle mes’elelerdeki “ilmî ve akademik çalışma” eksikliği…
Halbu ki, bilhassa ilgili üniversitemizin(OMÜ), ilgili fakülte ve bölüm hocalarının, başka üniversiteler ile de işbirliği içerisinde, tez zamanda, meselâ “Termik Santrallerin Etkisi-Terme Raporu”nu hazırlamaları ve hiçbir “siyasî baskı”dan korkmadan, bütün “hakikatleri” ‘kamuoyu’ ile paylaşmalarıdır.
Şahsen, aslında “mezuniyetim saham” da olan-İ.T.Ü. Meteoroloji Müh. Bölümü ve Master İ.Ü. Meteoroloji-Klimatoloji- “Termik Santraller Mes’elesi”nde, yıllardır “Sınıf Öğretmenliği” yapan biri olarak; bütün gücümle ve birikimimle, sadece “ilmî ve akademik açıdan” yani “Meteorolojik-Klimatolojik” hattâ “Ekolojik ve Sağlık” açılarından “Terme Termik Santraller Şehri Olsun mu?” suâline, nâkıssız, tam olarak cevap verebilmeyi ne de çok arzulardım. Hattâ bu yazımı da “siyasî” değil, sadece “ilmî ve akademik” açıdan yazmaya(!)  “niyet” ettiğim üzre !!!
Neticede çok yorucu ve uzun bir sürelik çalışma gerektiriyor.
Hem Terme ve Samsun’daki “yazılı basın”ı fikr-i takiplerim; hem de “internet”teki hızlı hızlı yaptığım tarama ve aramalarımdan; “Terme Termik Santraller Şehri Olsun mu?” suâline, “Evet, olsun!” demek, “ilmen” de pek “yakışık” olmamakta…
Kaldı ki, “Hidroelektrik Santraller”(HES) de Türkiye’mizin genelinde ve Karadeniz Bölgemizde, uzun vadede, insanlarımıza çok sıkıntılar yaşatacaktır!
“Termik Santraller” de, yine “elektrik enerjisi” elde edilen “Hidroelektrik Santralar”in yol açtığı “ikinci HES faciası” mı oluyor ne!?
BODUR’un açıklamalarından da anlıyoruz ki, Terme’mize çok sayıda “Termik Santraller” kurulması planlanıyor. Kaldı ki, birincisi zaten yapılmış; ikincisi ise “izin” aşamasında; üçüncüsü, dördüncüsü ve beşincisi ise kimbilir yolda!!!
NETİCE:
Baştaki suâlimi tekrar soralım:
Suâl: “Terme Termik Santraller Şehri Olursa Ne Olur!?”
Cevap: Terme olmaz!!!
Sarıyer, 21.09.2014
İsmet GÜLTEKİN
Dip Notlar:
(1): Terme BİLGİ Gazetesi, Ağustos 2014, ilgili sayı
(2): “Termik Santral Etkileri Uzman Raporu-Konya Karapınar Kapalı Havza(TEMA)”, “google” arama motoruna yazıldığında PDF’sine ulaşılıyor.
Ve yine “Meteoroloji Genel Müdürlüğü”nün www.mgm.gov.tr sitesindeki ‘ÇED Raporları’ ile www.karaatlas.org sitesinde de bilgilendirici yazılar ve santralanitigrubu.org sitesinde “Türkiye’de Termik Santraller” haritası…

14 Eylül 2014 Pazar

Yazı Dizisi: "12 Eylül Romanları-2" "12 EYLÜL-DÜŞTEN KABÛSA-Ayhan GÜNGÖR-HİVDA"(*)

Yazı Dizisi:

“12 EYLÜL ROMANLARI-2”

“12 EYLÜL-Düşten Kabûsa-Ayhan GÜNGÖR-HİVDA”(*)



Bugün “12 Eylül 2014,Cuma.” Hem “12 Eylül”,hem de “Cuma…”12 Eylül 1980-12 Eylül 2014.” Tam 34 yıl geçti. Neredeyse “medya”mızda hiiiiiç hatırlanmadı desek yeridir. Bir “Yurt Gazetesi”, bir “12 Eylül Yazı Dizisi”ile  “hatırlatma” yapmaya gayret etti gibi. Kimi “yandaş medya”, kimi “havuz medyası”, kimi “amiral gazete”, kimi bilmem ne gazete, sayıları 40’ı bulan gazetelerin “ilk sayfaları”nda, bir “Kara Eylül”ün 34. seney-i devriyesini, neredeyse sadece bir gazete “efkâr-ı umumiye”ye, “fikirler camiası”na, “kamuoyu”na hatırlatmak istedi.
Kimi “yandaş gazeteler”, “9(dokuz) seçim zaferi kazanmış”, “10.seçim zaferi de yolda” olan  ve “12 yıldır” ‘Tek Başına İktidar” olan “siyasî irade”ye “gaz, moral, motive, destek vermek modunda.” Kimi “cemaat gazeteleri” de, neredeyse 10(on) seneyi aşan bir süre “iktidar-muktedirliği paylaştığı siyasî iradenin “ 17 Aralık 2013 tarihi sonrası “hışmına marûz” kalmasının “şoku, tramwası” ile cansiperane “kendilerini müdafaa” etmekle meşguller..Bir de “Neredeydiniz?” demeleri yok mu? Sahi,  “Ey meşhur cemaat! Ey Küresel cemaat! Ey ‘Hizmet Hareketi!’ Ey ‘Gülen Hareketi!’ Ey ‘Gönüllüler Hareketi!’; Ya sizler 12 Eylül 1980’lerde, hattâ ve hattâ 28 Şubat 1997’lerde neredeydiniz Allah(c.c.) aşkına!? Çok mu “dört dörtlük bir hareket”, “dört dörtlük bir cemaat”siniz Allah(c.c.) aşkına? Yahu, daha 16 Aralık 2013’e kadar, mevcut “siyasî irade” ile “Büyük Ortadoğu Projesi”nin uygulayıcıları değil miydiniz Allah(c.c.) aşkına! Benim anlayamadığım; mevcut “siyasî irade” mi yoksa siz “Hizmet Hareketi” mi, “Büyük Ortadoğu Projesi”nin “kapağı” yahut “tenceresi” idiniz!?
Hele ki, bir “12 Eylül 2014,Cuma” tarihli “Zaman Gazetesi”nin “Köşeyazarları”nı vesair yazarlarını okuduğumda, sapına kadar “militanlaşmış kalemler” hissine kapıldım be yahu!
Yahu, sizler değil miydiniz “solculara oy atan”, “Demokratik Sol” gibi “solcuları” “iktidara taşıyan!?”       
Sahi, daha üç gün önce elime dokunan, “Üstad Tarihçi”nin “Tarihten Günümüze Tahrif Hareketleri” isimli üç ciltlik araştırma eserinin 3 . cildin de de genişce “masaya yatırıldığınız” üzre; sahi “Dinlerarası Diyalog” ne demek!? “Abant” ne demek yahu!?
Yahu, “Büyük Ortadoğu Projesi”ni kalın kalın kitaplarla inceleyen eserlerde, meselâ “Boğaziçi Yayınları”nın ilgili yayınlarında, “12. Reis-i Cumhur”un, aslında “Büyük Ortadoğu Projesi”(BOP)’nin “Eş Başkanı” olduğunu anlıyorsunuz yahu!
Sahi, 16 Aralık 2013’e kadar kim “BOP”un ‘kapağı’, kim “BOP”un ‘tenceresi’ idi? Bu ne “militanca” ve gayet de “subjectif”, “toz kondurmamacasına” “Gülen Hareketi”ni “müdafaa” etmektir öyle!!!

“12 EYLÜL-DÜŞTEN KABÛSA”

Bir tevafûk neticesi, bir “12 Eylül” öncesi de “Ayhan GÜNGÖR”ün “12 Eylül-Düşten Kabûsa” isimli gayet “otobiyografik” eserini okumak nasip oldu. Üç günde bitirdim. Bazen “koca İstanbul” da, hadi “Ayhan GÜNGÖR”’ce  diyelim, “Şehr-i İstanbul”da o derece kendimi kaptırdım ki..”Yürüyen merdivenleri”, aşağı inenden yukarı, hem de iki defa çıkan bir “Kürd çocuğu”na da şahidlik ettim. İşte, dedim “standart dışılık” budur..Bilmem sizler hiç “aşağı inen yürüyen merdivenden yukarıya doğru”, hem de iki defa koşarak çıkmayı düşünebildiniz mi? İşte öyle bir şey “Fransız Sosyalist Düzen”in “dışında” olmak!!!
“12 Eylül”ün 33. yıldönümünde de “Gözyaşı Geceleri”nin “mimarı” ‘Haşim AKTEN”in “Aşkı Cehenneme Attılar-Habibe” isimli yine “otobiyografik” ve çokca da “yakın siyasî tarih hatıratı”nı çağrıştıran  eserini okumuştum. Çoook farklı “cenahlar”da da olsalar, “Ayhan GÜNGÖR” de “12 Eylül Zindanları”na “Cehennem” diyordu.(s.120) Ve elbette çooook “işkence sahneleri” anlatıyordu.
Velâkin “Ayhan GÜNGÖR”ün anlattığı bir “12 Eylül İşkencesi” var ki; ben şahsen ilk defa okudum: “Çırılçıplak boş bir çuvalın içine kedi ile birlikte atılmak! Ve her çırpınışta kedi tarafından tırmalanmak!”(s. 106)
“12 Eylül-Düşten Kabûsa” “otobiyografik” eser, tamamen Bingöl-Solhan doğumlu bir “Kürd”ün başına gelenleri anlatıyor. “Ekrad”ın, “Kürdler”in “12 Eylül”ler de neler yaşadıklarını, hangi acıları tattıklarını anlıyorsunuz.. Diyorsunuz ki, “12 Eylül ile birlikte bütün vatan sathı iş-ken-ce-hâ-ne-ye dönüştürülmüş…”Merkez komutanlıkları”nda, “Polis karakolları”nda, hem de ne işkenceler diyeceğim amma şimdilerde yeniden “kodese alınmak” istenilen “Büyük Doğu-İBDA Hareketi Lideri “titrisiz mütefekkir” Salih MİRZABEYOĞLU’nun, nam-ı diğer “Kumandan”ın yaşadığı “Telegram İşkencesi”ni ise  hiçbir “12 Eylülzede” yaşamadı gibime geliyor!
‘Ayhan GÜNGÖR’ün eserinin sonuna geldiğinizde,ister istemez “Ne hayatmış be! Bu kaçıncı yere düşüş be!” diyorsunuz ve “İnşallah bir daha düşmemiştir” dediğiniz de “otobiyografik roman” nihayete eriyor zaten.
“Devrimci Doğu Kültür Derneği” çatısı altında “aktif” yer almış olan ‘Ayhan GÜNGÖR’ün, sık sık, hattâ bazen öyle ki, bıktırır kertede “Faşizm, Faşist Hareket” demesi ise gına getiriyor. “Askerlere” hem “faşist” derken, bazen de “cunta” diyor. Velâkin “Ülküdaşlara” “Faşist” demesi, günümüz 2014’ler imkanında çoook su götürür!! “Faşizm-İtalya; Faşistler İtalya’da yahu!!!”
Hele de “komün hayatı”nı hâlâ “bilinçle” yazması “fikriyatına yönelik bir eleştirisi” olmadığını da gösteriyor olsa gerek. “Kürdlerin ekseriyeti Müslüman değil mi yahu!?”
“12 Eylül 1980 Askerî Darbesi” sonrası “Kürd Dili”nin, “Kürtçe”nin daha ‘otoriter’ bir şekilde konuşulmasının men edilmesi ise cay-ı dikkat…

VELHASILI KELAM

Aslında “yazı dizisi” çapında ele almaya çalıştığım bu çalışmamda, Şevket Adnan ŞENEL’in bir “12 Eylül Romanı” olan “Elma ve Bıçak” isimli eserini okuyup, bildiklerimi yazıya aktaracaktım. Velâkin hâlâ  eseri elime değmedi..Nasip, “Ayhan GÜNGÖR”ün “12 Eylül-Düşten Kabûsa” isimli eserine oldu. “Nam-ı diğer”ini “internet”ten şimdilik araştıramadığım GÜNGÖR’ün bu “12 Eylül Romanı”nın yahut “otobiyografik” eserinin “bütün bölümleri” “Ömrümüz” ile başlıyor.. “13 Bölüm” deki “ömrümüz” tariflerini cümleten zikrederek yazımı bitireyim. Velâkin daha eserinin başında GÜNGÖR’ün de “vurguladığı” üzre “12 Eylül’ün acıları hâlâ yeterince dillendirilememiş olsa gerek!!!”
“ÖMRÜMÜZ: ÇOCUK-SÜRGÜN-DİYAR-I BERK-HAZAN-AĞIT-ACININ ORTA YERİNDE-KAHIR-ZEMHERİ-YANGIN YERİ-ÇİLE-HEP AYNI NAKARAT”
12.Eylül.2014, Cuma
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail
Dip Not.:

(*): Ayhan GÜNGÖR, “12 Eylül-Düşden Kabûsa”, HÎVDA İletişim, Birinci Baskı, 2013 İstanbul,Tel.: 0.212. 519 59 44, e-mail: hivdailetişim@hotmail.com