15 Nisan 2011 Cuma

HÂLÂ BİZE "FAŞİST" DİYENLER VAR!!!

HÂLÂ BİZE "FAŞİST" DİYENLER VAR!!!
Aradan üç tane on yıl ile ilave bir yıl daha geçmiş olsa da...
"12 Eylül Mahkemeleri"nde, "12 Eylül Adaleti" huzurunda, "en üst seviye"den "faşist" olmadığımız "deklare" edilmiş ve "tekzip" edilmiş olsa da...
Onsekiz yıldır "Allah'ın rahmeti"nin de bir eseri olarak "bir tıkla" hemen hemen bütün "hakikat"lerin öğrenildiği bir zaman dilimini fiilen yaşamış olsak da...
"Yüzde yüz Türk, yüzde yüz Müslüman" olduğumuzu kaç defa ispat etmiş olsak da...
"Birileri"nin "nokta-ı nazarları"nda, "birileri"nin "bakış açıları"nda, "birileri"nin "gözünde", "kafasında", "beyninde", "hafızası"nda hâlâ bize "faşist", "faşist militanlar" denilmeye devam ediliyor...
"Marksist kartaloz" veya "sosyalist kartaloz" "Ömer LAÇİNER"den tutun da, "12 Eylül Edebiyatı" diyebileceğimiz "kategoriye" romanları ile katkı yapan "İnci ARAL"lar da, hâlâ bize "faşist", bize "faşist militanlar" demeye devam ediyorlar...
Adetâ bizleri ,"Bize de Faşist Diyenin", kertesine getiriyorlar..
"Bizlere", yani "Ülkücü Alperen Hareket Kadroları"na...
"Bizlere" , yani "Faşistcesine" işkence tezgâhlarından geçirilen güzelim bir "camiâ"ya...
Rahmetli "Başbuğ" Alparslan TÜRKEŞ'in bile "vatan hainliği"nden yargılandığı günlerden bu yana...
Nerde "12 Eylül" mevzûlu "kitap" çıkmış, hele de "edebiyat eserleri" yayınlanmış; romandı, hikâyedi, şiirdi vesaire, büyük bir ihtimalle, "12 Eylül Edebiyatı"na dahil etmişimdir..
Ne yazık ki, bir zamanlar "yusufîye"lerden "Bizim DERGÂH" isimli fikir mecmuaları çıkartan; bir ara  ki daha çok da "hapishane"de iken, adetâ peşi peşine "12 Eylül Romanları", "12 Eylül" temalı eserleri o güzelim "camiâ"ya kazandıranlar, şimdilerde adetâ "yok" oldular!
Son otuzbir yıldır, hadi kabaca diyelim, "solcular", "12 Eylül" mevzûlu ne "sinemalar", ne "televizyon dizileri" çekip, yayınlatırken; yine "12 Eylül" temalı ne "romanları" "edebiyatımıza" kazandırırlarken; bizlerde daha yeni yeni çekilmekte olan filmlerin "fragmanları"nı, "sanal ortamda" zar-zor" izleme iştiyakı ile yanıp tutuşmaya devam etmekteyiz..
Hadi yine kabaca diyelim, "solcular"ın belirlediği "gündemlere" büyük bir "tepkicilikle" karşı koyarken; sanki adetâ kendimizi ifade etmekten "aciz"miş gibi, hep "savunmalarla" avutulup durmaktayız..
Aslında belki de, muhtelif sebeplerden de olsa, "Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi-Teori" gibi eserleri ile "İdeolojiler Vadisinde Sistemli Düşünme"yi "Ülkücü Alperen Gençliğe" kazandırma gayretinde olmuş nam-ı diğer Ayhan TUĞCUGİL'in de, son zamanlarda dillendirdiği, yahut seslendirdiği üzere, "Türk Milliyetçiliği Fikir Hareketi, tarihinin en zayıf dönemini yaşamakta" ve maalesef çoğumuz, "Sivastopol Marşı"ndaki ufak bir değişiklikle; "Sivastopol önünde erat  yer tayın/ ÖLÜRSEK ŞEHİDİZ, KALIRSAK HAYIN" hâllerini yaşamaktayız!!!
Baksanıza, adetâ "Ülkücü Alperen Hareket"in "fikir babası", "kurucusu", lideri", "Başbuğ"u olan rahmetli Alparslan TÜRKEŞ'in oğlu, "Ahmet Kutalmış TÜRKEŞ"ler bile, "sosyolojik bir vakıa" olarak da, "savrulabilmekte", "hayınlaşabilmekte...." Tamamiyle "12 Eylül Nesilleri"nin adetâ bir "proto tipi" olan  1978 doğumlu, 33 yaşındaki "Ahmet Kutalmış TÜRKEŞ"lere bile "sahip" çıkamayacak bir "konum"a sürüklenmiş olan koskoca camiânın günümüzdeki çoğu gençleri de, "12 Eylül Nesilleri" de, yine nam-ı diğer TUĞCUGİL'in de vurguladığı üzere, "Erol GÜNGÖR de kimmiş?", diyebilmekte!!!
Zaman zaman "MHP Genel Başkanı" Dr. Devlet BAHÇELİ'nin de hatırlattığı; "Ülkücü Alperen Hareket" te, son 31 yılda yaşanan "nitelik kayıpları", "seviye düşüklükleri", "kalitesizlik", sonunda "Ahmet Kutalmış TÜRKEŞ"ler ile en yüksek seviyede "patlak" veriyor olsa gerek!!!
Koskoca "Ülkücü Alperen Hareket"in haftalık "mevkûteleri" olmadığı gibi, yayınlanmakta olan "aylık mevkûteleri" ise adetâ "camiâ"nın "elitist kesimi"ne hitap etmekte fakat ekseriyetle "milletten kopuk" bir şekilde "etkin"liği, "müessiriyeti", "efkâr-ı umumiye"deki, "fikirler camiâ"sında "yeri" tartışılır bir "hakikat" olarak belirmektedir..
Yine aslında belki de, hâlâ 2011'ler Türkiye'sinde, bize "faşist" diyenler, bize "faşist militanlar" diyenler bulunuyorsa, birazda kendimizi anlatamamanın eksikliğini de hissetmeliyiz. Günümüzde bilmem kaçıncısı tertiplen "İzmir Kitap Fuarı"nın "Söyleşi Etkinlikleri"ne bir tanecik "Milliyetçi-Ülkücü-Alperen Fikir Adamı"nın "çağrılmış" olmayışı, "davet" edilmiş olmayışı bile çok şeyleri de ispatlıyor olsa gerek!
Otuzbir yıl önceki "idealist"liğimiz, otuzbir yıl önceki "okuma iştihamız"a kavuşmadıkca; kelimenin tam anlamı ile "siyasî iktidar" olmadan önce "sosyal iktidar" olmanın eğitim, kültür ve fikir yollarını tesis etmedikçe, "Ülkücü Alperen Hareketi'nin Mukadderatı"nın pek de "parlak" olabileceğini, sahiden nasıl söyleyebiliriz ki?
Niye "Türkiye'mizin Mes'eleleri" çercevesinde, bilmem ne "Hareketi" bile "Kürtçe Özel Televizyon Yayınları" gerçekleştirirken; bizler, koskoca "camiâ", "Kürtçe Özel Televizyon Yayınları" gerçekleştiremiyor? "Yasal bir engel" mi var yoksa açıkca ifade etmek istersek; "teşkilatçılığımız" ile "meşhur" olmuş koskaca bir "camiâ"nın "becerisiksizliği" mi artmış?
Daha doğru-dürüst bile "internet ortamları"nda da olsa "radyo"larımız, "televizyonlar"ımız yok!!!
"Ey Türk! Titre ve Kendine Dön!" demek düşüyor bana...
15.04.2011
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

13 Nisan 2011 Çarşamba

"ÜLKÜCÜ ALPEREN" KADROLAR "MECLİS"E

"ÜLKÜCÜ ALPEREN" KADROLAR "MECLİS"E

Denildiği, yazıldığı ve artık da herkesce "genel kabul" gören ifadeye göre; Türkiye'miz tarihinin "en önemli", "en kritik", geleceğin Türkiye'sini de şekillendirecek "en kaderî" seçimin fiilen içerisinde..
12. Haziran. 2011, "Genel Seçimleri" sonrası, adetâ "kritik bir eşik", "aşılması gereken bir engel"  de geçilmiş, aşılmış olacak..
12 Eylül 1980 Askerî Darbe'nin "bizim çocuklar"ca uygulanıp; bugünlerde, "Yahu Türkiye'miz eskiden daha da "demokratik" imiş; Türkiye'mizde eskiden daha fazla "demokrasi" varmış", dedirten günleri de yaşıyoruz..
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; 1961-1980 arasında, "sıfır baraj"ın olduğunu yani "seçim barajının olmadığı"nı?
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; "yıllık ciro"ları ile adetâ "köşe" olan "12 Eylül Kurumları"nın asıl sorumlu olduğu "sınav skandalları"yaşanırken; 12 Eylül 1980 öncesi, "Her Ünversite'nin kendi öğrencisini seçme ve üniversitesine alma hakkı"nın olduğunu?
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; sahiden "çoğulcu düşünce"nin, sahiden "millî irade"nin ve tabiî "millî egemenlik" dediğimiz "nesne" nin de, 12 Eylül 1980 öncesinde "daha fazla oranda" mevcut olduğunu?
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; "iki partili" veya en fazla "iki buçuk partili" bir "siyasî yapı" arzusunun da, U.S.A.'ın "bizim çocukları"nın, hadi açık yazalım, "darbeci zihniyet"in "gönül arzusu" olduğunu?
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; "bir bıçkın" gibi, "devrimcisi" ile "ülkücüsü" ile "o güzelim idealist nesiller"in "Avrupa'nın Piç Zihniyeti"nce de, büyük bir "iştahla" biçildiğini yahut "biçilmek" istenildiğini?
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; nice "cemaat zihniyetleri"nin de, nice "cemaat yapıları"nın da, tabiî benim burada bahsetmek istediğim "İslamî Cemaatler"in de,"büyüme"lerinin yahut "büyütülmeleri"nin de, o "demokrasimizin tabiri caizse içine eden" 12 Eylül 1980 Askerî Darbe sonrasına "denk" geldiğini?
Bir zamanlar ellerinde bilmem ne gazeteleri ile otogar otogar dolaşıp gazete satan bilmem ne "İslamî Cemaat"ten tutun da; benim "Ha Pocana Dağı, Ha Pok Dağı" diye de tanımladığım "USA Kasırları"nda hayatını idame eden bilmem ne "cemaat"inin veya bilmem ne "hareket"inin de, maalesef çok azımızın bildiği "12 Eylül Darbe Şakşakçılığı" sonrası "büyütüldüğünü" ve bu "büyütülme"nin de adetâ bir "Devlet Politikası" hâline de getirildiğini?
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; "U.S.A. Zihniyeti"nin veyahut "12 Eylül Zihniyeti"nin; "Ne yaptık ne yaptık, iktidarı da TÜRKEŞ'çilere bırakmadık", dediğini?
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; "zorakî darbe vetireleri"yaşanmasaydı; "zorakî şiddet dolu millet düşmanlığı" yapılmasaydı; bugünkü Türkiye'mizin "iktidar" ve "muktedir" yapılarının, "yönetim kadroları"nın nasıl olcağını???
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; "zorakî bir siyasî ucube" olan "Anavatan Partisi"ni?
Ve yine aslında "bir proje"nin de uygulanmasının "uzantısı" olan ve yine "zorakî bir post modern darbe şiddeti" ile oluşturulan,benim taa yıllar önce "Ek Parti" diye tanımladığım "siyasî yapı"nın da, muhtemelen "geleceğin Türkiyesi"nde asla mevcut olmayacağını, olamayacağını?!
 Evet, her "siyasî yapı"nın ekseriyetle de "lider sultalığı" altında "seçilen" ve "millet"imize de "onaylattırılacak" olan "Milletvekili Listeleri", "Yüksek Seçim Kurulu"na verildi..
"Kıran kırana", "can hıraş feryatlarlar" fakat bazılarınca ve birilerince ise "gayet profesyonelce" gidilen "seçim vetiresi"ndeyiz...
Aslında, 12 Haziran 2011 Genel Seçim vetiresi, 12 Eylül Referandum vetiresi ile daha bir yıl önceden de başlamıştı..
Acaba kaçımız hatırlıyor ki; bu "12 Eylül 1980 Referandumu asla bir siyasî parti oylaması değil" deyip de; 13 Eylül 1980 sabahı, gazetelerinin birinci sayfalarında, "MHP Baraj Altı" manşetleri, başlıkları çekildiğini?
Bir "camiâ" düşününüz ki; "kadroları" "işkence tezgahları"ndan geçirilmiş!
Bir "camiâ" düşününüz ki; "kadroları" "serbest siyaset" yapması "zorakî kesintilere" uğratılmış?
Bir "camiâ" düşünüz ki; sadece "militarist generaller"in huzurunda, tabiri caizse "delikanlıca söylemler" yapmamış; sadece "mevkûteleri" kapatılmamış; "bütün teşkilatları lağvedilirken", "Avrupa'ya kaçanları" dışında, "bütün kadroları" "çok ağır işkenceler"den geçirilmişti...
Bugünün Türkiye'sinde, çok muhtelif sebeplerden; böyle bir "Ülkücü Camiâ"nın "iki partili siyasî yapısı"nın(MHP ile BBP), çok "spontane" ve "çok doğal" bir şekilde ortaya çıkışını bile "içlerine sindiremeyen"; ekseriyetle "12 Eylül 1980 öncesi"nden "kuyruk acıları" kalmış kimselerin; "zorakî husumet oluşturma" gayretlerine rağmen; "milliyetçi düşünce adamı" Mustafa ÇALIK'ın çok güzel mefhumu ile "Ülkücü Alperen Kadroları", her çeşit "tezgah" ve her çeşit "oyun"lara rağmen "var"dırlar...
"Eylüllere rağmen" de, "her türlü iblisce tezgahlara rağmen" de "var" olmaya devam edecek "kadrolar"dır "Ülkücü Alperen Kadrolar...."
Ne demek, "Ülkücü başka, Alperen başka"?!
Ne demek, hayatında bir kerecik "Ülkücü Alperen Kadroların teşkilatları"na çıkıp da, "bir bardak çay" bile içmemiş "İslamî Cemaat Zihniyeti" sahiplerinin "Ben de Ülkücüyüm" demeleri?
Ne demek, "rahmetli şehid Muhsin YAZICIOĞLU" yaşarken; 17 yıl boyunca, onca "seçimlere" gidilirken, "bir oy bile "vermeyen zihniyetleri"n, sonradan "timsahın gözyaşı"na bürünmeleri, "sahte övgüler" düzmeleri?
Bir "araştırma yazı"mız çapında "vurguladığımız" üzre, nasıl ki "Sosyalist Zihniyet'in Ülkücü Alperen Hareketi'ne bakışları asla değişmiyorsa; çok müşahhas bir vakıa olarak bilmem ne "cemaat zihniyeti"nin de, bilmem ne "cemaat zihniyeti"nin "hareketi"n de bakışları asla değişmemektedir..."
"Marksist, Leninist, Ateist, Stalinist", "Çin'ci mi olacağız, Rus'çu mu" "tartışmaları" da yaşamış olan ve "bugünün Türkiye"sinde, "İslâmî Gruplar" gibi "sayısız franksiyonlara" ayrılmış olunan "zihniyet" sahipleri ile "fikren" çok meşakkatli mücadeleleri ile dolu bir tarihi olan bir  "camiâ"dır; "Ülkücü Alperen Hareketi..."
Türkiye'mizin "İstiklâl-i Tam/ Tam İstiklâl"in adetâ "içine edildiği" son 30(otuz) yıllık "yakın tarihimize" rağmen; günümüzde çeşitli isimler altında da olsa "teşkilatları ile var olan" bir "camiâ"dır "Ülkücü Alperen Hareket..."
Yaşları ellilere yaklaşanlar; siz hiç "gidecek yeri", "gidecek teşkilatı" olmamanın getirdiği "psikoloji"yi yaşadınız mı ki?
Son bir yıldır "Ülkücü Alperen Hareket"in hadi diyelim, "Mefkûresi büyük, kendisi küçük" "siyasî teşkilâtları" bile "iblisce yok" edilmek istenildiğini, "oraya-buraya zorakî yamatılmak" istenildiğini?
Artık Türkiye'miz "tarihinin en ehemmiyetli bir seçim vetiresini" yaşamakta...
"Ülkücü Alperen Kadrolar", "Ülkücü Alperen Hareket"in teşkilat sorumlusu zihniyetleri, kendilerine, kendi zihin dünyalarına "çok dikkat" etmeli; "iblisce tezgah ve oyun"lara karşı daima "teyakkuz" hâlinde olmalı; asla birbirlerine sadece "seçim vetireleri"nde değil; "bir ömür boyu", "kendi mesleklerinin muhabbeti" ile dolu olarak yaşamalı, mücadele vermeli; "kırıcılık", "ötekileştirilik", "dışlayıcılık" "pozısyonları"na asla "düşmemeleri" elzemdir.
Bilhassa  "büyüklüğü"(!)n verdiği "kompleks" ile de olsa gerek; "M.H.P. teşkilatı" sorumluları", "Ülkücü Alperen Hareketi'nin Mukadderatı" namına da olsa, "B.B.P./Alperen Teşkilat" sorumlularınını "aşağılıcı", "küçümseyici", "aristokrat", "elitist zihniyetler"den de kurtulmalıdır...
Asla unutulmasın ki; günümüzde "Ahmet KUTALMIŞ" isimli "oğlu" bile "Ek Parti"lere "savrulurken; rahmetli "Başbuğ"umuz Alparslan TÜRKEŞ; asla "B.B.P./Alperen Teşkilatları"nı "küçümseyici ifadeler" kullanmamıştır..Bakmayınız siz, "internet ortamı"ndaki "zorakî montajlara"?!
Elli milyona yaklaşan "seçmen"lerimiz de, son 9(dokuz) yılda kendilerinde bir "artı değer" var mı?, diye "önce seçmen olarak fert fert kendilerine bakmalı"; şayet "seçmen olarak", son dokuz yılda "durumları"nda "pozitiflik" varsa "tercih"lerini "o yönde"; "negatiflik" varsa; benim tavsiye ve önerim, "MHP" si ile "BBP"si ile "Ülkücü Alperen Kadrolarını Meclis'e" göndermelidir...
Rabbim, 12 Haziran 2011 gecesini, "Türklüğün ve İslamlığın Kal'ası Türkiyemiz" hakkında "en hayırlı neticeyi" versin.(Âmin)
13.Nisan.2011
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

11 Nisan 2011 Pazartesi

KÜRE-İ ARZ "DEVRİM"DEN GEÇİLMİYOR!!!

KÜRE-İ ARZ "DEVRİM"DEN GEÇİLMİYOR!!!

Son aylarda "fikir hayatğiımız"da, "fikirler camiası"nda yapılan "tartışmalar"da ve yazılan "yazılar"da çokca kullanılmaya başlanılan bir kelime, bir kavram:Devrim...Neredeyse herşey amma herşey "devrimleştirildi" adetâ...
"Arap âlemi"nde son aylarda yaşanan hadiseleri izah etmede bile "düşünce adamları"mız farklı "tanımlamalar" kullanıyorlar. Kimi "büyük Türk tarihçileri", "Arap İhtilâli" derken; kimi "fikir adamları", "Arap İsyanı"; kimileri de "Arap Devrimi" demeye getiriyor,diyor da. Bazı "sosyalist fikir adamları" ise Türkçe'mize biraz daha "yakın" diyebileceğimiz "Arap Başkaldırısı" gibi tarifleri kullanıyorlar..
Bilhassa "Arap âlemi"nde muhtelif sebeplerden yaşanılan vakıaları izah etmede de "yaygın" bir şekilde, belki de "ulu orta" ve hiçbir "ilmî"liği dikkate almadan yapılan "Arap Devrimi" kavramı ise artık "can sıkmaya" başladı..
Hele de yaşanılan "vakıaları" çok farklı kavramlarla izah etme "yaygınlığı" ve "uzlaşma"dan çok uzak "tanımlamalar" dikkatleri çekmeye başladı..
Adetâ tabiri caizse küre-i arz "devrim"den geçilmemeye başlandı!!!
Bu "tartışmaları" fikr-i takip yaptıkca, yıllar önce, 1980'li yıllarda,haftalık "Yeni DÜŞÜNCE" gazetesinde de yayınlanan bir "makale"mi de hatırladım:"İnkılap mı, İhtilâl mi, Devrim mi?"
Ve tabiî 12 Eylül 1980 öncesi duvarları süsleyen sloganlar:" Tek yol devrim!" "Devrim kanla yazılır!"
"Devrim" de "devrim" yani!!!
Peki,"İnkılap", "İhtilâl", "İsyan", "Ayaklanma", "Islahat","Reform","Başkaldırı", "Ayaklanma", "Köklü Değişim", hattâ "sivil itaatsizlik", "pasif direniş" kavramları arasında hiç mi bir farklılık kalmadı?!
"Mefhumlar kargaşası", "kavramlar anarşisi" de diyebileceğimiz böyle bir "farklı tanımlamaları", birilerinin sadece ve sadece "devrim"e endekslemesi de ne derece doğru ki?
Elbetteki "fikir sistemleri"nde, "sistemli düşünme" de yani "ideolojiler" de "kelime" ve "kavramlar" ile "tarif"lerinin çok "derin" anlamları vardır.Bir "Devrimci"nin "Tam Bağımsız Türkiye" demesi ile bir "Ülkücü"nün "İstiklâl-i Tam Bir Türkiye" demesi arasında da çok "derin" farklılıklar var...
Benim "canımı sıkan", çok rahatlıkla ve ulu orta "devrim" kavramının kullanılması ve hattâ "bütün sosyal olayları" izah etmede "tek seçenek" hâline getirilmesidir. Tıpkı "Nizâm-Düzen Hokkabazlığı" başlıklı yazımızda da "vurgulamak" istediğimiz üzere, "düzen" kavramının da "çok yanlış" ve "çok rahat" kullanılmasıdır.Hâlâ "düzen" ile "nizâm" kavramı arasındaki "derin farklılığı" kavrayamayanlara; ne diye öyleyse "ilk siyasî parti"nizin adını "Millî Düzen Partisi" olarak belirlemedinizde, "Millî Nizâm Partisi" olarak belirlediniz? Ne diye hâlâ "Âdil düzen" deyip duruyorsunuz da, bir türlü "Âdil nizâm" diyemiyorsunuz?
Haydi, bu "toplumumuzun " huzurunda, "milyonlara" seslenin bakalım:"Biz nizâma karşıyız!", diye..Bakın o zaman "oy"larınız nasıl düşüyor..Ne diye hâlâ "Fransız Sosyalistleri"nin bilmem kaçınca asırda kullandığı "düzen" kavramını kullanıyorsunuz?..
Artık "efkâr-ı umumiye"de, "fikirler camiası"nda, "inkılap"ları, "ıslahatlar"ı, "ihtilâl"leri vs. hatırlayan kalmadı.. Niye ki? "İnkılap" ve "İhtilâl" "mefhumları"nın sadece "Arapça" olmasından dolayı mı?
Belki de..Baksanıza, "kitap" gibi çıkmaya başlayan aylık "Türk Yurdu" dergisinde bile "uydurukça sözcükler" den geçilmemeye başlandı..
"wikipedia.org"lardaki izahatlar ise "inkılap" ile "ihtilâl" ile "devrim" mefhumları arasında "farklılıklar" olduğunu ortaya koymakta...
"İslâm mütefekkiri" de olan rahmetli "Bediüzzaman Said NURSÎ" ise "Risale-i Nur Külliyatı"nın hiçbir yerinde "devrim" dememiştir...
Sahi, ister "elektronik gelişmişlik" sebebi ile diyelim, isterse "Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi" diyelim, isterse "Arap Halklarının demokrasi talebi" diyelim;bütün yaşanılan "vakıalara" "Arap Devrimi" ne derecede diyebiliriz ki?..
11.Nisan.2011
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

9 Nisan 2011 Cumartesi

ÇOCUKLARIMIZI "ÇOCUK DERGİLERİ"ile BULUŞTURMAK ve "TÜRKİYE ÇOCUK DERGİSİ"

ÇOCUKLARIMIZI "ÇOCUK DERGİLERİ" ile "BULUŞTURMAK
ve "TÜRKİYE ÇOCUK" DERGİSİ

"İnternet Teknolojisi"nin, "iletişim teknolojisi"nin bu kadar yaygın olmadığı zaman dilimlerindeki çocukluğumuz daha da bir başka idi. Makaralardan arabalar yapmak, çember çevirmek, plastik kamyonlarla kum taşımak, hatta tekerlekleri demirden üç tekerlekli bisikletler sürmek, çelik-çomak oymnamak, ellerimizin sırtlarının soyulmasına aldırış etmeden pıtık-misket oynamak..Ve tabiî buz üstünde de olsa, babalarımız yakaladıkları topları kesse de, futbol oynamak, çok üstün iddialarla mahalle müsabakaları yapmak.
Çocukluğumuzu doyasıya yaşamak, böyle birşeydi. Mektebe gider-gelirken, yaya yürüdüğümüz iki-üç kilometrelik yolu, birbirimizle şakalaşarak, arkadan ayaklarımıza çelmeler takarak, "çaylak" diyerek takılarak, günümüzde pek kalmayan çokca samimî bir şekilde tamamlamak. Mektep çıkışı ise henüz arabaların o kadar da yaygınlaşmadığı bir zaman diliminde, çeyrek ekmekler içinde koydurduğumuz bazen kışlık, bazen de "kırmızı helvalar"la, büyük bir iştahla yiyerek, yine şen-şakrak, neşe ile evlerimize dönüşümüz.
Henüz "küreselleşme"nin, "globalleşme"nin "değerlerimizi" şimdiki kadar altüst edemediği bir zaman diliminde, henüz "12 Eylül Askerî Darbesi"nin de yapılmadığı bir zaman diliminde, isminde "ticaret", "tüccar"lık, "kapital" asla çağrıştırmayan "Ülkü Ocakları"nın "Çarşamba Seminerleri"ni tıka-basa doldurmak; çokca seviyeli okumalar, tartışmalar ve seminerleri dinlemek, fikren gıdalanmak..Hiçbir riyakârlığın, hiçbir çıkarın insanların aklına bile gelmediği "Ocaklar" da, "Ülkücü Öğretmenler"imiz tarafından "önemsenmek", ancak bu "önemsenme"nin asla "istirmara" sebep olmadan, çok samimî ve sıcakkanlı, karşılıksız bir şekilde olabilmek. Daha o yıllarda, "Ülkücü öğrenci", sınıfında, okulunda, bulunduğu yerde "en birinci" olan ve "parmakla gösterilen"dir düşüncesinin hafızalarımıza yer ettirilmesi..Bizlerin de, öyle kalender "Ülkücü Öğretmenleri"mizi adetâ "rol model", "idol" olarak almamız.
"En çok kitap, dergi, gazete okuyan bir Ülkücü kitle, Ülkücü camia" içinde çocukluğumuzun idame etmesi. Bulunduğumuz yerdeki "Ülkü Ocakları Teşkilatı"nın, "bölge"deki "sivil teşkilatlar" nazarında, en geniş ve en büyük sayıda "kütüphane"ye sahip oluşu..
Ve "12 Eylül Askerî Darbesi"nin, "Ocaklar"ımızı, "kütüphaneleri"mizi "darmadağın" edişi..Ve şahsen bizlerinde, "12 Eylül 1980" tarihi itibariyle, günlük gazete okumaya geçişimiz, rahmetli Kemal ILICAK'ın "Tercüman"ını günü gününe okuyuşumuz. Haftalık "Milliyetçi-Ülkücü Mevkûteler"imizde, "Yeni SÖZCÜ" ve "Yeni HİZMET"i okuyuşumuz..Aylık "Yıllarboyu TARİH" dergilerini, "Millî Eğitim ve Kültür" dergilerini, "TÖRE" dergilerini, "KONEVÎ" dergilerini,"Birliğe ÇAĞRI" derglerini, "Doğuş EDEBİYAT" dergilerini, yaşadığımız zaman diliminde çokca yayınlanan "dergilerimizi" alıp, okuyuşumuz..
İşte "Çocuk Dergileri" ile de tanışmam, böyle bir "vetire"de meydana geldi. Rahmetli Ahmet KABAKLI Hoca'nın, rahmetli Ergun GÖZE'nin, şimdilerde başka gazetelerde yazmaya devam eden Nazlı ILICAK'ların, Rauf TAMER'lerin, Yavuz DONAT'ların yazdığı "Tercüman"ın çıkardığı "Tercüman Çocuk" dergisini bayiden alıp okuyuşumuz. Tommisk, Teksas,Zagor, Tarkan, Kara Murat gibi "çizgi romanları" büyük bir heyecan ve aşk ile okuyuşumuz,içinde "çizgi romanlar"ın da oluşu, derslerimizle ilgili mevzûların da yer alışı, "Tercüman Çocuk" dergisine, çocuk yaşta olmamız hasebiyle, hatta "ergenlik" ve "gençlik" dönemimizde bile, hattâ 50'ye yaklaşan yaşımıza rağmen bile hâlâ o sıcaklığımız devam ediyor..
Sadece "Tercüman Çocuk" değil, "Milliyet Çocuk" gibi yaşadığımız zaman dilimindeki "Çocuk Dergileri"ne olan ilgimiz, yakınlığımız...
21. YÜZYILIN ÇOCUKLARI
Bizler, tabiîki "20.Asrın Çocukları" idik. Şimdilerin "21. Yüzyılın Çocukları" gibi çokca "teknolojik imkânlar" içinde doğmadık, çokca "sanal imkânlar"la büyümedik.Ancak "çokca doğal"lıklar içinde doğduk, büyüdük, yetiştik..Bizim zamanımızda o kadar da "plastik çiçekler" yaygın değildi.Şimdilerde "internet teknolojisi"nin, "iletişim teknolojisi"nin sağladığı "müthiş imkânlar"la,  neredeyse "pıtırak" gibi "Çocuk Dergileri" çıkıyor. "Bedava" bir şekilde okuyabilmek, faydalanabilmek, istifade edebilmek, "bir tık kadar" yakın.Gel gör ki, "keretalar"ın aklına bile gelmiyor "Çocuk Dergileri..." Kendi çocuklarımız da dahil, işleri-güçleri "internet"te "oyun oynamak", "play staion" denilen, "futbol müsabakaları" oynamak veya "silâhlı, kanlı oyunlar" oynamak.  Hem de "bıkmamacasına..." Hem de saatlerce..."Keretalar"ın aklına "derslerimle ilgili ne şekilde faydalanırım" bile gelmiyor."Varsa yoksa oyun" derler ya, aynen öyle...
"Yavrum, çocuğum bak işte sizin seviyenize göre 'Çocuk Dergileri" var. Bu 'Çocuk Dergileri"nde hikâyeler, masallar, bilmeceler, çizgi-romanlar, derslerinizle ilgili bilgiler de var."Bir tık kadar" yakın olan bu "Çocuk Dergileri"nin de "web site adresleri"ni de "tıkla", "oku", yeni bilgiler "öğren", "üye" ol, çalışmalarını gönder, irtibatlı ol.."
"Sen söyle, sen işit!" derler ya, "keretalar" hiç "tın"mıyor"lar bile!
Günümüzde bazı gazetelerin ilâve olarak da verdiği "Çocuk Dergileri"ni alır, önlerine korsun fakat takip etmezsen, ilgilenmezsen, ne okurlar, ne de merakla dönüp şöyle bir bakarlar!
Burada yazamadığım fakat belki sizlerin de fiilen yaşadığı hâllerdir belkide...
Biraz da "mesleğimiz" icabı da olsa gerek, yine de "pes etmiyoruz" elbette. Okullarımıza ders olarak da konulan "Serbest Etkinlik"lerde, "Çocuk Dergileri"ni de hatırlamamak, bizim gibi yetişmiş-büyümüşlere de pek yakışmıyor..Geçenlerde, böyle bir "etkinlik"te, öğrencilerime "Türkiye Çocuk Dergisi"nin, bir ay önceki sayılarından temin ettim. "Allah(c.c.) razı olsun", "İhlas" ve "Türkiye Gazetesi" çalışanları ve sorumluları "karşılıksız" yardımda bulundular. Elbette çocuklar, önlerinde daha ambalajı bile açılmamış "Türkiye Çocuk Dergileri"ni görünce, "farklı bir faaliyet" olmasının da getirdiği bir duygu ile çok da sevindiler, memnun kaldılar ve ben de bütün yorgunluğumu unuttum tabiî..Hani derler ya, "karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak!" "Çokca şikayetler" yapacağımıza, "ben bu mevzûda ne yapabilirim?", diye düşünerek, karınca-kararınca "bir şeyler" yapmak yani!!!
Aradan ne kadar hafta geçti bilmiyorum, ders esnasında, "okul idaresi"nce, masamın üstüne,"TÜBİTAK"ın, Kasım 2010 tarihli "Bilim Çocuk Dergileri"ni görünce, "Çocuklar gibi sevindim", diyebilirim."Bilim Çocuk Dergileri"nin içindeki çok sayıdaki "eğitici ekler", beni daha da memnun etti. İşin doğrusu, her zaman "Beşiktaş Spor Dergileri"ni almaktan da "gına" gelmişti!
"İşte bu!", dedim. "İşte bu kadar basit!", dedim. Hele de mesleğimi fiilen yerine getirdiğim "Güney-Doğu Anadolu Bölgemiz"deki "okullara" da, keşke "her ay" böyle "koliler" hâlinde, eski sayılardan da olsa, yığın yığın gönderebilseler..Hâlen Türkiyemizde, çok sayıda çıkan, aylık periyotlarla yayınlanan "Çocuk Dergileri" mevcut..Ne olurdu da, bilhassa "Eğitimde Sondan Başarılar" sergileyen "Güney-Doğu Anadolu Bölgemiz"deki okullara, hem de öncelikli olarak "merkez-köy" ayırımı yapmadan, ellerinde kalan bütün "Çocuk Dergileri"ni, okullarımıza gönderebilseler?!
"Çocukları, 'Çocuk Dergileri' ile Buluşturmak" namına da çokca faydalı olabilecek böyle bir "teşebbüs", inanın çocuklarımıza "para" ve "oyuncak " dağıtmaktan da daha "kalıcı", daha "eğitici", daha "uzun vadeli", daha "faydalı" olacaktır, diye düşünüyorum..
Anneler, babalar, öğretmenler, bütün "yetkililer" ve "etkililer", bu mevzûda ellerinden geleni yapsalar, ülkemizin, bilhassa da "eğitim başarısı"nda "son sıralar"da olan "Güney-Doğu Anadolu Bölgemiz"in okullarında okuyan "çocuklarımıza" da sahiden "iyilik" yapmış olacaklar!!!
Çocuklarımızı, "çocuklar gibi şenlendiren"lere ne mutlu!!!
09.Nisan.2011
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

26 Mart 2011 Cumartesi

YOKSA "MEFKÛRE ADAMLARI"NIN DA MI "ÇILKI" ÇIKTI?!

YOKSA "MEFKÛRE ADAMLARI"NIN DA MI
"ÇILKI" ÇIKTI?!
Dünya küremizdeki, Türkiye yarımadasındaki, "vatanımız" daki "ucûbe" ve bir o kadar da "tuhaf" gidişattan ürpermeyen, endişelenmeyen var mı acep?
Yaşları elliye varan nesiller, çok "kıyamet dolu sahnelere" bizzat ta yaşamaya şahid olmaya başladılar."Teknoloji" dünya küresini "küresel köy" yapalı, neredeyse yıllar oldu.Onca acılar, onca ibret dolu vakıalar, "bırakalım insanlığı", "ben Müslümanlardanım" diyenler de bile "gerekli ve yeterli" dersleri almaya da yetmemeye başlamadı mı? Yıllar önce yazdığım bir yazımın başlığı, "Cehalet Çağı mı, İletişim Çağı mı?" idi.."İletişim Çağı", "Bilgisayar/İnternet Çağı", sahiden de "Cehalet Çağı" olup çıkmadı mı?
Hadi diyelim, yaşadığımız zaman diliminden elli, yüz veya üç yüz yıl önceki "vakıaları" anlayamıyoruz, muhtelif teviller" ortaya çıkıyor; onca "teknolojik gelişmelere" rağmen, yaşadığımız zaman dilimindeki "fiilî vakıaları" anlamaktan, kavramaktan "aciz" kalanlara ne demeli?
Mevcut bir "vakıa"nın sebeplerini biliyorsak, neticelerini de biliyorsak, ne diye "muhtelif teviller" ortaya çıkıyor ki?! Böyle bir gidişatla, yüzmirdört bin "Peygamber"in "kavimleri"nin yaşadığı "psikilojiyi" yaşayacağız gibi."Hakk Yolu'nun Yolcuları"nın huzurunda, "helâk edilmiş kavimler"in hâline düşeceğiz gibi..
"Biz"ler bir zamanlar "böyle değildik!" Hani "Gözyaşı Medeniyeti"nin "Çocukları" idik? Hani, "başkalarının da günahlarına ağlayanlar" idik? Hani, "dünya küresini altın etseler, bizi satın alamazlardı?" Hani, "bizleri satın alabilecek para henüz icat edilmemişti?" Hani, "zalimler" karşısında, "Zalimler için yaşasın cehennem" diyebilecek "tıynette" idik?. Hani, "zalimlere" "sizler zalimsiniz" diyebilecek bir "cesarete", bir "yüreğe", bir "kalb"e, bir "gönül"e, bir "zihin yapısı"na sahiptik? Hani, rahmetli şairin, "Durun kalabalıklar! Bu sokak çıkmaz sokak!", diye, haykırabilecek "tertemiz bir yüreğe" sahip idik? Şimdilerde ne de çok işitir olduk; "Bağırma!"; şimdiler de ne kadar da çok kullanır olduk; "Sakin olun?" lakırdılarını.Tıpkı, Irak Müslüman Halkına,sekiz yıldır "Sakin olun!" çağrıları yapan, "coniler" gibi; sokaklarda, işyerlerimizde, birbirlerimize, hatta "bacak kadar çocuklara" bile, demek mecburiyetinde kalıyoruz:"Sakin olun!" Tıpkı "necis Coniler"in, yıllardır Irak Müslüman Halkına dediği gibi...
Türkiyemizi "yönetenler" veya "idare edenler"in bile bir dediği bir dediğini tutmuyor artık? Muhtelif sebeplerden olsa gerek, belki de yine yıllar önce bir yazımızda da hatırlattığımız üzre, "yöneticilerimiz", rahmetli Hüseyin Nihal ATSIZ'ın meşhur "Z Vitamini"ni sürekli kullandıkları için olsa gerek; bazı "cemaat mensupları"nın tanımladığı "Deccal ATATÜRK" kadar bile "haysiyetli", "şerefli", "millî menfaatleri" önceleyici bir "duruş", bir "tavır", bir "aksiyon", bir "hareket" içinde olamıyorlar!!! "Hasta hâlinde" iken bile "Hatay"ı "Misak-ı Millî/Millî Yemin Projemize" dahil eden "Deccal ATATÜRK" kadar olabilecek "Mefkûre Adamları"mız da kalmadı gibi...Kimi "Batı Projeleri"ne, "Pocana/Pok Dağları"na sapına/dibine kadar "endekslenmiş" "cemaat taslakları"na, ve bir yazarın da çok güzel "betimlediği" "Batı'nın Kapıkulları","Sözde" "Sahte İslâmcılar", "Siyasal İslâmcılar/İslamcı Siyasal"lar, "Deccal ATATÜRK"ü de, benim "Mefkûre Adamları" kategorisine "dahil" etmeme "çok kızacaklar", farkındayım...Ancak, rahmetli Hüseyin Nihal ATSIZ'ın yine bir şiirinde dediği üzre, "bir kemiğin" değil, "binlerce kemiğin peşine" takılmış "sözde Müslüman taslakları", "Ben de Müslümanlardanım" diye haykırabilecek bir "iman/gönül bütünlüğü"ne sahip birini de çokca "hayretlerde" bırakıyor oldu!!! Sapına, "dibine", "köküne" kadar "Ecnebî Projelere Endekslenmiş" "sözde İman/Mü'min Taslakları"ndan çokca "rahatsız" olmaya başladım be! Bir "Libya Vakıası"n da bu kadar da mı "fırıldak", bu kadar da mı "figüran", bu kadar da mı "dönek" olunur be?! Daha Araplar gibi "Cahiliye Hayatı" bile olmayan, bence "Doğuştan Müslüman" olan "Türk"e, "Müslüman Türk Milleti" ne bu kadar da mı "Fransız" kalınır be? "İman "ile "amel "ile hiç de alakası "yok" dediklerimiz, belki de"Firavun'un Asiye"leri gibi, "Nemrut'un Zelihaları" gibi "Hakk" ve "Hakikat"ten yana "söylem", "eylem", "duruş", "hareket" gösterirken; gençlikleri "döğüşsüz", "kavgasız", "muhallebi çocukları" gibi "geçmiş" "dünün devlet düşmanları" "mini mini vatanımızı" ne hâle getiriyorlar be?!"Döğüş" etmesini, "kavga" etmesini bilemeyen rahmetli ERBAKAN HOCA'nın sapına, dibine, köküne kadar "Brütüsleri", sahiden "vatanımıza" sahip çıkamıyorlar be?! Tıpkı Azerî Türk'ü hanımın, "Çanakkale Döğüşleri" dediği o tatlı mı tatlı "Türkçesi", nasıl ki "bizlere", "Ulan bak bu döğüş demek ki, Müslüman olmayanlarla oluyormuş" dedirten düşüncelere dalarken; "döğüş/kavga" etmesini bilmeyen, belki de "yedi göbek sonraları", "endekslendikleri proje sahiplerince garanti altına alınmışlar"ın bu "acınası", bu "zavallı", bu "figüran", bu "fırıldak", bu "yalancı",bu "teslimiyetçi", bu "iradesiz", bu dilim varmıyor amma "ihanet dolu" "uygulamaları" artık "gına" getiriyor be?!!Sahiden, "döğüş/kavga bilmeden" yetişmiş bu" nesiller"in, ŞEHSUVAROĞLU'nun, "Geleceğin Türkiye Tasavvuru" olarak dillendirdiği, "2024" romanında, ismi, adı bile "aldatmaca" ve "kandırmaca" dolu "ANADOLU TÜRKMEN DEVLETİ" ni mi "kuracaklar" ne? Rahmetli Ömer SEYFETTİN'in, "Primo Türk Çocuğu" hikayesinde de "hatırlattığı", "muhtariyet/özerklik" dolu düşünceler, "100 yıl sonra", sahiden de "uygulanacak mı be?!İkiyüze yakın "Devlet" kurmuş, "Devlet'siz" kaldığı "elli yılı" aşmayan "Allah'ın yeryüzünde sevdiği Türkler", "biz"ler bu kadar da mı "yorgunlaştık", yahut "Hakk Dava"dan, "Allah(c.c.) Yolu"ndan, bu kadar da mı "uzaklaştık" da, Rabbim bizlere anlattığımız hususları "müstahak" ediyor?!
Yoksa, yıllardır "İslâmiyet'in milletleri zayıf düşürmeyeceğini, güçsüzleştirmeyeceğini, parçalamayacağını, bilakis milletleri daha da muhkemleştireceğini" ifâde etmiş olan, anlatmış olan, yazmış olan, söylemiş olan "Seyyid" olan rahmetli ARVASÎ HOCA'mızda mı "İslâmiyet'i" bilmiyordu da, "böyle" diyordu?! Yoksa rahmetli Mehmed Âkif ERSOY da mı "İslâmcı" değildi de, "Türk"ün, "vatanımızın dertleri ile "dertlenmiş", "Müslüman Türk Milleti"ni "Sırtlan Kümesi Avrupa/Batı" nazarında "haysiyetli", "şerefli" ve "omurgalı" bir şekilde "müdafaa" etmiş, sahiplenmişti?!
Bu yazımın başlığını, "Sinemacı", "Mefkûre Adamları" kategorisinde bir "rol model" olarak da değerlendirdiğim, Mesut UÇAKAN'ın mevcut "Hükûmet"in "Partisi"nden "aday adaylığı"nı okuduğumda bir kağıda yazmıştım. Demek ki, demiştim, düşünmüştüm, "Mefkûre Adamları"nın da "Çılkı" çıktı!!! Şahsen, "Mefkûre Adamları"nın "siyasette işi yok", demiyorum; "Mefkûre Adamları, mefkûresi olan siyasete yönelmeli" demek istiyorum..Sapına kadar, dibine kadar, köküne kadar "Ecnebî"ye, "Ecnebî Projelere", "Ecnebî Mefkûrelere" meftun "siyaset", "siyasî teşkilatlar", "Mefkûre Adamları"na asla ve kat'a "yakışmaz" demek istiyorum.."Türkiye'mizde herşey olur" demek istemiyorum..."Ecnebî Mefkûrelere" meftunluğu "içime sindiremiyorum, kabul edemiyorum..."Daha iyi hizmet edebilirim", düşüncesi ile "Devlet Kapıları"ndan mansıplanan "Cumhuriyet Çocukları"nı hatırladıkca, onların daha da "faziletli" olduğunu düşünüyorum...
"Ahde Vefasızlıklar", "yalan-dolanlar", her bakımdan sapına, dibine, köküne kadar "İslâm/Müslüman" olan "Türk"ün "aldatılışı", "kandırılışı" kahrediyor neredeyse. "Kuran-ı Kerim" deki "kıssa"lardan "ilham", "feyz" alarak, "yaradana sığınıyorum..."
Mini mini öğrencilerime de demek istiyorum ki, "Çocuklar, nasıl ki Rabbim, odunları balık, ateşleri su" yapmış; "nasıl ki bir damla meniden, sizleri, beni yaratmış; sozsuz kudret sahibi Allah'ım, yeryüzünde aslında sahipsiz, zayıf, güçsüz Müslümanlarını da, "zalimler" karşısında "çaresiz" bırakmaz; "galebe" ettirir, "zalimleri kahreder", zir ü zeber/ yerle bir eder..."
"Dayanacağız çocuklar, her türlü 'Psikolojik Taarruzlara", her türlü "eza ve cefa"ya...", demek istiyorum, yine "Yaradanıma sığınıyorum..."
Artık "çivileri çıka çıka tutacak çivileri kalmamış" bir "Dünya Küresi"nde yaşadığımızı düşünüyorum..Tıpkı Hazret-i Hüseyin Efendimiz(r.anh) gibi, "orantısız güç" karşısında, yine de "ölçülü", "mantıklı" ve "Müslümanca" olmaya gayret ediyorum..
Ve "Yaradanım"dan, yeryüzünde "sahipsiz, zayıf, kuvvetsiz kalmış Müslümanlarına", "zalimler" karşısında; "Fravun'un Asiye'leri", "Nemrut'ların Zeliha"ları bile olamamışların karşısında "zelil" etmemesini niyaz ediyorum..
Ve "Asiye" ve "Zeliha" bile olamamışları, üç defa "Yarabbi Islah et", dedikten sonra, "Islahları mümkün değilse Yarabbi, kahhar ism-i şerinle kahreyle"(Âmin) diye de "Yaradıma" yalvarıyorum...
Ve "develerime sahip çıkmaya" çalışıyorum...
27.Mart.2011
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com; metgultekin@hotmail.com

10 Ocak 2011 Pazartesi

"YAHŞİ BATI" ve "HÜR ADAM"



“YAHŞİ BATI” ve “HÜR ADAM”

(Bu bir “film eleştirisi”, “film kritiği” yazısıdır. Lütfen,filmlerin “orijinalleri”ni, mümkünse bizzat “sinema salonları”nda izleyiniz.)

Siz siz olun, asla ve kat’a “film eleştirileri”, “film kritikleri” yazılarını dikkate almayın, “takılıp” kalmayın..Hattâ yukarıda parantez içerisinde de “vurgulamak” istediğim üzre, okuyacağınız bu “yazı”mı bile!!!

Lütfen, “herşeyin orijinaline ulaşın” ve lütfen, filmlerin de “orijinalleri”ni –mümkünse sinema salonlarında- bizzat izleyiniz…Ve hayatınız boyunca, “film eleştirileri”ne, “film kritikleri”ne “takılıp” kalmamayı “düstur”, “prensib, “ilke” edininiz ve mutlaka filmlerin “orijinalleri”ni bizzat izleyiniz. Hele de bu “filmler”, “İslâmî Filmler” veya her ne şekilde isimlendiriliyorsa, mevzusu “İslâmiyet” olan “filmler” ise…

“Peygamberler Şehri”, “Putsuz Şehir” Şanlıurfa’da izlediğim –sinema salonlarında- iki film: “Yahşi Batı” ve “Hür Adam.” “Hür Adam”ı bugün(09.01.2011, Pazar) izledim. “Yahşi Batı”yı da uzun zamandır “yazı”ya aktarmak istiyordum. “Hür Adam”la “anmak”, “değerlendirmek” nasip oldu!

Öncelikle her iki filmin de “sinema tekniği”, “etkileyiciliği” ve “görselliği”, “Yeşilçam Sineması”nın geldiği seviyeyi göstermesi açısından “kalite” dolu…

“Hür Adam” filmine hiçbir “tenkid”im, hiçbir “eleştiri”m yok! Rabbim Mehmet TANRISEVER’e, daha nice “Hür Adam”vari filmler çekebilmeyi nasip etsin.(Âmin) Ancak “Yahşi Batı”ya getirebileceğim en mühim “tenkid”im, “eleştiri”m ise “ağız bozukluğu…”

“Hür Adam” filminin “görselliği”nin de “etkileyiciliği”, daha film başlar başlamaz hissediliyor. “13. Asrın Müceddidi”nin “Kosturma Hayatı”nın canlandırıldığı “film kareleri” de bir hayli “etkileyici…”Moskof Generali”ne ayağa kalkmayışı, “kurşuna dizilmek” üzere sergilenen “omurgalı duruş” ve cesareti, sadece “Rus Komutanı”nı değil, izleyenleri de “etkiliyor” olsa gerek!

Ve “Hür Adam” filmi sayesinde öğrendiğim; “Hür Adam’daki ‘Devlet Dostu’ İsmet”in yaşadığı “müsbet dönüşüm…” Filmde, bir hayli de yer verilmiş. Ve çok “şok edici” cümleler: “Bize Türkler zulmetmedi. Zaten hakikî Türkler zulmetmezler” ile “Osmanlı Ruhu”nun ‘yeniden dirilmemesi’ için “emperyal zındıka komitesi”nin sarfettiği cümleler…

Rahmetli anne ve babasının “mahkeme”de ve İstanbul’daki “mahkûm”ken ki kendisini ziyaretlerindeki “teşci” ve “tergip” ettiği, cesaretlendirdikleri ve manevî güç verici sözler sarfettikleri “film kareleri…”

“Kahverenkli, yeşilimsi” “rengarenk” diyebileceğimiz “sarığı” ile “Yusufiye Medresesi”nde iken ahenkli bir şekilde “namaz tesbihatı”nın okunuşu…

Elbette ki “M. Kemal” ile ilgili olan “film kareleri”, “film sahneleri…” Bence, kişi önce “onun-bunun dostu” olmanın yolunu öğrenmeden evvel “Allah(c.c.) dostu” olmanın yolunu öğrenmelidir…Belki de nice “devlet dostu” olanların “takılıp” kaldığı, aslında neticede “İslâmiyet”e ve “Türklüğe” de “büyük darbeler” indirildiği, “M.Kemal”in 1922, 1923 yılları sonrası yani “devrim yılları”ndaki icraatlarını, hangi “dünya görüşü”nden, hangi “fikriyat”tan, hangi “ideoloji”den veya “fikir sistemi”nden ve hangi “meşrep”ten olursa olsun; “Ben de Müslümanım” diyebileceklerin “onaylaması” muhal içinde muhaldir.”Urfa İstiklâl Mahkemeleri”nin astığı “hoca”larımızı bilemiyorum amma “Samsun İstiklâl Mahkemeleri”nin çok sayıda “hoca”mızı “darağaçları”nda sallandırdıklarını biliyorum. “İstiklâl Mahkemeleri” ve “Cumhuriyet Devri Din-Devlet İlişkileri” mevzusunda, “ezber bozucu eserler “olarak, muhterem Sadık ALBAYRAK’ın ve Hasan Hüseyin CEYLAN’ın eserlerini tavsiye ederim. Hele de CEYLAN’ın üç ciltlik “Cumhuriyet Devri Din-Devlet İlişkileri”, tamamiyle “ezber bozucu “ bir eser.

“O bir mürteci, mürteci, mürteci” olması hesabıyla(!) , bazıları “13. Asrın Müceddidi”nin “2. Said Dönemi Hayatı”nı, hiç mi hiç hatırlamak ve hatırlatmak istemiyorlar!!!

“Yahşi Batı”da, 1800’lü yıllarda, Osmanlı İstihbarat mensubu iki elemanın, Padişahın hediyesini “Amerika Birleşik Devletleri” Başkanı’na teslim etme hikâyesi…Hâlâ filmi çekilememiş olan rahmetli “Koca Yusuf” Pehlivanımızı da hatırlatırcasına yer alan “Güreş Sahneleri” ile de dolu filmin sonunda, U.S.A. Başkanı’nın “biz”i, “Osmanlı”yı, dönemin “Osmanlı Padişahı”nı “alay”a alan ve hattâ “hakaret”e varan sözlerini “sabır”la dinleyen “Cem YILMAZ”casına verilen şiirli cevab: “Efendim, size şöyle cevap vereyim:

Yalınayak, başı kabak

Gezdik hep Garb-ı âlem

Kimi yahşi, kimi vahşi,

Kimi erbâb-ı kalem;

Ünvanın hıyardır amma

Diyelim bari zadem.

Ben sokayım çizmene,

Hediye olsun madem….”

“Hür Adam”ı ise “anlamak” ve asla ve kat’a “her rengi ile emperyalist tuzaklara” düşmediğini hatırlamak elzemdir… Hattâ öyle hatırlamalıyız ki, “12 Eylül U.S.A Damgalı Askerî Darbe”yle “Mamak Zulüm Kaleleri”ni dolduran bir “nesil”den olan “mütefekkir” Nevzat KÖSOĞLU gibi de hatırlamak: “Hür Adam” bizlere, “Ülkücü-Alperen Şahsiyet böyle olmalıdır” dedirtmeli …

11.01.2011

İsmet GÜLTEKİN

İsmet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

11 Aralık 2010 Cumartesi

"KÜRTÇE" NEDEN BİLMİYORLAR? "KÜRTÇE" NEDEN KONUŞAMIYORLAR?


“KÜRTÇE” NEDEN BİLMİYORLAR?

“KÜRTÇE” NEDEN KONUŞAMIYORLAR?

“Türkiye’mizin mes’eleleri”ne, ‘Lise 2’den beri, hadi sahiden net tarih vererek söyleyelim; 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren, gazete bayiinden hergün “Tercüman” gazetesi alıp, okuyarak başladığım “kafa yormalar”ımı ve “yazılı mahsul”llerimi sürdürmeye devam ediyorum, elhamdülillah…

“Kürtçe” ile ilgili olarak, son iki yılda 3(üç) yazı yazdım.Bu yazacağım 4. yazı…

31. Aralık. 1988’de “daktilosunun başında iken” ‘sonsuzluğun sahibine kavuşan” rahmetli Seyyid Ahmed ARVASÎ HOCA’mızın “Doğu Anadolu Gerçeği” isimli eseri ağırlıklı yazdığımız iki yazımızı; “Doğu Anadolu Gerçeği” ve “Arvasî Hoca’nın ‘Kürtçe’ye Bakışı” başlıkları ile “mefkûre adamları” ‘blog”larında ve www.millimefkure.com sitemizden okuyabilirsiniz..En son “4 Ekim 2010”da yazdığımız “Kürtçe, ‘Dil/Lisan’ mı? ‘Ağız’ mı? yazımız ile “Son Dönem Osmanlı Aydınları”ndan olan “Asrın En Dahisi” ve “Asrın En Zekisi” rahmetli “İslâm Mütefekkiri” ‘Bediüzzaman’dan müphemle, 22. Vefat yıldönümüne yaklaştığımız rahmetli ARVASÎ HOCAmızın “yanlış düşünebileceği”ni de vurgulamıştık.

Ekim 2010’dan Aralık 2010’a, son iki ayda, Türkiye’mizde, “Kürtçe” mevzuunda birtakım “yeni gelişmeler” yaşandı.”Dokuz Kürtçe isme marka tescili yapılışı” belki de “Hükûmet”çe ve tabii “Devlet”çe yapılan “en müşahhas gelişme” oldu. ”Türk Patent Enstitüsü(TPE)”, “Kürtçe” isimli markaları onayladı. ”Kürt Star,Tevnepîr Mirov(Örümcek Adam), Keçka Kurda (Kürt Kızı),Keçka Şirin(Şirin Kız), Maşin (Otomobil), Cengawer(Savaşçı), Ciwane Şerwan(Genç Savaşçı), Roj, Rojin” isimleri “okul çantaları” gibi eşyalarda kullanılması serbest bırakıldı.(1) Demek ki önümüzdeki aylar ve yıllarda, çeşitli “sektör”lerde, “tescillenen” yukarıdaki “Kürtçe” isimlere çokça rastlayacağız..

“Kürtçe” hususunda bir diğer “yeni gelişme” ise “hukukî” sahada, neredeyse “yaşanacak”tı! Diyarbakır(Diyar-ı berk)’deki “KCK Duruşmaları”nda yaşanılan ve “Kurtlar Vadisi-Pusu” gibi “Star dizi”lerde de canlandırılan, “Kürtçe Savunma Hakkı” tartışmalarında sarfedilen cümleler.. ”Kürtçe” ile ilgili olarak, “Bilinmeyen Dil”, “Anlaşılmayan Dil” ifadelerinin kullanılışı. Hatta “Şark’ın Çocuğu” da diyebileceğimiz, “akademisyen” kökenli, eski Millî Eğitim Bakanı Doç Dr. Hüseyin ÇELİK’in, âdeta, “Sizler, nasıl Kürtçe’ye ‘bilinmeyen dil’, dersiniz. Kürtçe milyonlarca vatandaşımızın konuştuğu bir ‘ana dil’dir” serzenişleri.(2) Yani, “Kürtçe” ‘ağız’, ‘şive’, ‘lehçe’ olarak değil de, ‘dil’, ‘lisan’ hattâ ‘ana dil’ olarak zikredilişleri, kayda değer durumlardı. Yeri gelmişken “akademisyen” kökenli ÇELİK’e sormak lazım: “Kürtçe’ya Bakışınız Nedir?” ‘Dil/Lisan’ mı, ‘Lehçe’ mi, ‘Şive’ mi, ‘Ağız’ mı? Bir ikincisi; “Kürtçe, milyonlarca vatandaşımızın ‘ana dil’i ise, neden ‘toplumun önünde’ olan ‘Kürt’ sanatçılar, ‘Kürt’ siyasîler, “Kürtçe neden bilmiyorlar, Kürtçe neden konuşamıyorlar?”

“Büyük Türk Tarihçisi” Yılmaz ÖZTUNA ise neredeyse “Kürtçe resmî yazışma dili olsun”, “Kürtçe eğitim sektöründe de okutulsun” tartışmalarına, adetâ “son noktayı” koyan “Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun tek resmî dil’i olmuştur” (3)“ana temalı” yazısı ise dikkate değerdi. Nitekim bu hususta “Devlet’in en tepesi” de, Kazakistan seyahati öncesi sarfettiği cümleler ile benzer düşünceleri dile getirdi: “Türkiye’de resmî dil Türkçe ve bu böyle kalacak..Kürtçe kültürümüzün bir parçası, inkâr etmenin anlamı yok…Ancak büyük ülkelerde konuşulan birçok diller olur…”(4)

Maalesef “Şark’ın Çocuğu” olup da ‘Kürtçe’ konusunda “daha doyurucu” olamayanlar da bir gerçek. Hattâ öyle ki, “Güney-Doğu Anadolu”muzdaki muhtelif ‘Üniversiteler’deki “Öğretim Üyeleri” bile ekseriyetle denilebilecek şekilde “Kürtçe ana dil”, “Kürtçe resmî yazışma dili” ve “Eğitim’de Kürtçe” talepleri mevzuularında “tarafgirce” ve adetâ “propaganda” ölçüsünde “yanlı” düşüncelerini “medya” ile “fikirler camiası”na aktarmaktadırlar. Böyle “tip”lerin “son örneği” ise; yazdığı “yorum”da, “Kürtçe’yi tam dört madde” ile “savunan” “Öğretim Üyesi”, “ilim adamlığı”na “hiç” de yakışmaz bir tarzda, “sinsicesi”ne, “Nasıl olacak bu iş?”, sualini, yani “sosyolojik realite”yi hiç zikretmemekte, “yok farzetmekte…” Güya “Eğitim’de Kürtçe’nin Kullanılmasına iİişkin Önyargıları” (5) ‘izale’ etme gayretinde amma “Kürtçe bilen öğretmenlerimiz nerede?”, sualini soramamakta…

“Kürtçe” mevzuunda yaşanılan bir diğer “gelişme” ise 1946’da, İran’da kurulan “İran Kürt Mahabad Cumhuriyeti” isimli “parti’nin, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’deki ‘Kürtler’in güya ‘ortak millî marşı’, “Kürtlerin Millî Marşı” olarak ‘kabul’ ettiği “Kürtçe Marş”.: “Biz ki devrimin kızıl renkli çocuklarıyız / Seyret bu yolda döktüğümüz kanları” mısraların da yer aldığı “Kürtçe Marş”ın, Türkiye’mizdeki bir “Kürt Siyasî Hareketi”nin ‘partisi’nce okunması.(6) “Kürtçe”, “Kürt Bayrağı”,” Kürt Marşı” , “Kürt Askeri”, “Kürt Polisi” derken…

“KÜRTÇE” NEDEN BİLMİYORLAR? “KÜRTÇE” NEDEN KONUŞAMIYORLAR?!

Madem “milyonlarca vatandaşımızın ana dili Kürtçe, öyle ise neden sanatçıları, siyasîleri ‘Kürtçe’ bilmiyorlar, ‘Kürtçe’ konuşamıyorlar?!” Bu suâli ‘nasıl’ cevaplandıracağız? “Madem annelerinin dili ‘Kürtçe’ ise annelerin dili de kitaplardan öğrenilemeyeceğine göre TBMM çatısı altında ‘Kürtçe Kurs’lar tertipleme teşebbüsleri de ne demek oluyor?”

Evet, böyle bir “can alıcı” suâl ile meşhur “Kürt Sanatçı” Ahmet KAYA’nın eşi Gülten KAYA karşılaştı:” Suâl.: ‘Yaşasaydı(Ahmet KAYA) Kürtçe şarkı söyler miydi? Cevap.: ‘Ahmet Kürtçe bilmiyordu.” Sebep ise “Malatya” doğumlu “Kürt Ahmet KAYA”nın ‘babası Adıyamanlı Kürt, annesi ise Erzurumlu Türk” idi.(7) Hattâ rahmetli TÜRKEŞ ve rahmetli ‘süper vali’miz YAZICIOĞLU da, “APO’nun Kürtçe bile bilmediklerini” açıklamışlardı da; sebebini ise tarihçimiz ÖZTUNA’nın da yazdığı üzre annesinin “Türk” oluşu olsa gerek…Öyle ya, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu’lu AKP’li mebusların “anneleri Kürt” olanlar; Maliye Bakanı Mehmet ŞİMSEK gibi, Devlet Bakanı Zeki CEVHER gibi, ‘Kürtçe bilip, konuşabilirlerken…” Demek ki, “ana dil”imiz ‘Kürtçe’, ‘Eğitim’de de Kürtçe dersler yapılsın’, hattâ ‘resmî yazışma dilimiz Kürtçe olsun” diyenlerin-BDP’liler gibi- ekseriyetle “Kürtçe bilmemelerinin, Kürtçe konuşamamalarının bir sebebi de, “annelerinin Kürt değil de, Türk olmaları” olsa gerek…

“Ana dil”, “annenin konuştuğu dil”dir ve öncelikle “anneden öğrenilir”, belki de “kitaplar”dan “kuralları” kavranılır, geliştirilir…”Şanlıurfa” doğumlu “APO”; “Malatya” doğumlu “Ahmet KAYA” ve bilmem ne doğumlu “Kürtler”, “Kürtçe” bile bilmiyorlarsa, “Kürtçe” bile konuşamıyorlarsa, “Kurtlar Vadisi-Pusu” da da, “Hukukî” olarak “Kürtçe Savunma Hakkı” tanınan “militan kadın” gibi, sahiden neden “Kürtçe” bilemiyorlar ve konuşamıyorlar? ”Devlet” veya her neyse, geceleri geç saatlerdede mi “yatak odaları”na girmişti?!!!

Ne kadar çok da “zihnime” takıldı bilemezsiniz; “Kürt” olduğunu ısrarla vurgulayıp da, daha “Kürtçe” bile bilemeyen ve konuşamayanların “sebepleri”ni “anlayabilmek!”

Bazıları da, özellikle “İslâmî Düşünce”nin değişik “versiyonları” ve bir türlü “cemaat zihniyeti”nden kurtulamayan- Sanki “Asrın İmamı” Bediüzzaman Said NURSÎ, “cemaat zihniyetli” idi de?!- “kalem”ler de, “hızlarını alamayıp”, “ha bire Eğitim de Kürtçe olsun, dersler Kürtçe işlensin…Efendim, bir zamanlar, Doğu ve Güney-Doğu Anadolu Medreseleri’nde de, dersler Kürtçe işlenmişti” ısrarlı vurgulamaları…(8) Ve zaman zaman “azınlık milliyetçisi” gibi “duruş”lar ve “düşünceler” e sahip olup, yayınladığı “Dersim” konulu “dizi yazıları”nda serdettikleri fikirler: “Kürtçe bir dil’dir ve Kurmanca, Soranca, Goranca ve Zazaca olmak üzere dört lehçesi bulunmaktadır…Türkiye’mizin bilmem ne ilindeki Kürtlerin Kürtçesi ile bilmem ne ilindeki Kürtlerin Kürtçesi arasında “ağız” farklılıkları vardır ve birbirlerini anlamazlar…”(9)

NETİCE:

“Şanlıurfa” doğumlu sanatçı İbrahim TATLISES, ‘nam-ı diğer’ İBO’nun bir şarkısında da dediği üzre;

“Biz Türk’üz,

Biz Kürt’üz,

Yoktur farkımız.

Alevî, Sünnî’yiz,

Olmaz gayrımız.

Biz Laz’ız, Çerkez’iz,

Nedir farkımız?

Yıllardır söyleriz,

Budur şarkımız…”

Rahmetli Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’nin de vurguladığı üzre; “Kürtler ile Türkler arasında sadece bir ‘K’ ve ‘T’ harfi kadar farklılık vardır…”

“Kürt” olup da “Türkleri hakikî gardaşı” bilen ve asla “Emperyal Oyun ve Tuzaklara” düşmeyen, “Kürtçü” olmayan “Asrın En Dahi”sine, “Asrın En Zeki”sine ne kadar da ihtiyacımız var…

İsmet GÜLTEKİN

12.Aralık.2010

İsmet_gultekin@mynet.com ve metgultekin@hotmail.com

Dip Notlar:

1) Radikal, Yeni Şafak ve Milliyet Gazetesi, 19.Ekim.2010 tarihli sayıları

2) Bugün Gazetesi, 12.Kasım. 2010

3) Yılmaz ÖZTUNA, “Osmanlı Topraklarında Tek Resmî Dil Türkçe’ydi”, Türkiye Gazetesi, ‘Haftalık Durum’, 27.11.2010

4) Bugün Gazetesi,12.Kasım.2010

5) Vahap COŞKUN, “Eğitimde Kürtçe’nin Kullanılmasına İlişkin Önyargılar”, Zaman Gazetesi, 06.Aralık.2010, s.22

6) Milliyet Gazetesi, 25.Ekim.2010

7) Bülent GÜNAL, ‘Günün Adamı’,HaberTürk Gazetesi,17.Kasım.2010

8) Umut AKTAŞ, “Ana Dilde Eğitim”, Özgün DURUŞ Gazetesi, 22-28 Ekim.2010, sayı:59

9) Baskın ORAN, “Kutsal Dersim, Nam-ı Diğer Tunceli”, Radikal Gazetesi, 17.Kasım.2010