Yazı Dizisi:
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-2
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(GÜLEN HAREKETİ ARAŞTIRMALARI 14 Din-Kent ve Cemaat
FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ(*))
Ali BULAÇ'ın "Sülasiyesi'nin/Üçlü Çalışması'nın" ikinci eseri olan "Gülen Hareketi Araştırmaları 14 Din-Kent ve Cemaat FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ" ile "yazı dizi"mizin ikinci bölümüne de başlamış bulunuyoruz.
BULAÇ, bu eserinin de "Önsöz"ünde,"20.Yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan büyük göç hareketlerinin, yeni kent ortamında ortaya koyduğu yapılar ve kendine özgü açtığı sosyal mecranın anlaşılmasını hedeflemektedir" demekte;"Fethullah GÜLEN" veya "Gülen Hareketi", "toplumsal pratiğin somut örneğidir" tesbitini yapmakta.
BULAÇ, tıpkı "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin "dinî" değil,"sosyolojik" olduğunu, "göç ve kent olgusu"na dayandığı gibi; "Gülen Hareketi'ni de , bilhassa1950'lerden sonra Türkiye'mizde yaşanılan "göç ve kent olgusu"nun "ortaya" çıkardığını belirtmek istemekte.
Sahiden de, günümüz "sivil-millî-İslamî-insanî" "Hareket"lerin "mazisi"ne, "yaş"larına baktığımızda, "40 yıl "ile örtüşmektedir. "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)-"Erbakan Hareketi" tanımı da "kabul" edilen "tanımlar"dan olduğundan, ikinci bir tanımlama da olsa ekleme zarureti vardır-"Ülkücü Hareket" ve "Gülen Hareketi"nin "mazisi", "yaş"ları "40 Yıl"dır. Ülkemizdeki büyük çaplı 'göç ve kent'leşme dalgalarının ortaya çıkardığı bu "Hareket"lerin, "birbirleri"nden "farklılıkları" olsa da, "örtüşen", "benzeşen" hususiyetleri de vardır.
BULAÇ, nasıl ki "yazı dizi"mizin ilk bölümde inceleğimiz ve "görüşleri"ni ortya koyduğumuz, "üçlü çalışması"nın ilkinde, "Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni" "tahlil" ettiyse, bu ikinci çalışmasında ise, "kabul" gören tanımı ile "Gülen Hareketi"ni "tahlil" etmektedir.
Evet, eser baştan sona "Gülen Hareketi"nin "analiz"idir. Ki, eserinin 'üst başlığı"nda da "Gülen Hareketi Araştırmaları 14' diye de belirtilmiş zaten. BULAÇ'ın bu eserinin , belki de "en temel vurgusu", 'küresel/global ölçekte açılım" yapan 'tek' "Hareket'in, "fiilî durum' itibari ile "Gülen Hareketi" olduğu vurgusudur. Ve "Dinlerarası Diyalog" ile "Türk Okulları"nı, 'esas'ta, böyle bir "zaviye"den değerlendirmekte. Hatta "Türkiye'mizin de(Devlet olarak)", "Gülen Hareketi" üzerinden "küresel açılımlar" yaptığını ifade etmekte.Ve tabii bu eserinde BULAÇ, "Dinlerarası Diyalog"u onaylamakta, "asla ihanet" olarak "vakıa"ya bakmamakta...
Halbuki çoğu okurların da bileceği üzre, hem "Millî Görüş/Erbakan Hareketi" içinden; hem de "Ülkücü Hareket" içinden" ve tabii bazı "cemaat"lerin içinden(Prof.Haydar BAŞ'ın cemaati gibi);"Dinlerarası Diyalog", âdeta "ihanet" olarak değerlendirilmiştir.
BULAÇ, yine bu eseri boyunca da "cemaat, tarikat" gibi "kavramları" korkusuzca kullanmaktan ve "irdelemke"ten de geri kalmamakta;aslında "göç ve kent" gibi "sosyolojik tarlalar"ın ortaya çıkardığı bu "Hareket"lerin,"yapı"ların; aslında "sistem içinde" çokca sayıda "olumlu katkılar" yaptığını da âdeta "vurgulamak" istemekte ve 'Modernlikle yüzyüze gelmiş bulunan İslam dünyası ve özellikle Türkiye'deki "cemaat gerçeği"ni, son iki yüzyılın modernleşme sürecinden bağımsız düşünmek mümkün değildir'(s.27)gibi 'tesbit'ler de yapmakta.
BULAÇ, "Cemaatler, 'modern sivil kuruluşlar';'manevî bir şahsiyetler';'sosyal İslam'ın türevleri ve tezahürleri';'sivil, medenî bir nitelik'" olarak tanımlamalar yapmakta(s.36,37,55,56) ve "bir başka gerçek olarakta, 'cemaatlerin kan ve akrabalık bağlarına dayanmadığını, cemaatlere giriş-çıkışların serbest olduğunu, 'bireyi yutan hapishaneler, gettolar'olmadığını "belirterek;"Cemaat değiştirmenin veya cemaat dışına çıkmanın hiç bir maddî-cezaî müeyyidesi yoktur. Bazıları İslamî cemaatleri bırakıp,'Laik-Seküler Cemaatler'den birine katılır' da(s.39) demekte.Hatta "tek başınabir cemaat ve millet" olmanın da mümkün olunabilineceğini de hatırlatmakta.(s.38)
"KERBELÂ VAKIASI"NI ANLAYABİLME
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli" nin "temel kavramları" olan "seçim-biat-şura"mefhumları çercevesinde, "sivil toplum", "sivil cemaat" arasındaki "farklılıkları" ele aldığı kısımlarda, "İslam Tarihi'nin En Acı" hadiselerinden "Kerbelâ Vakıası"nı anlamamıza katkı yapacak özellikle "üç olgu"yu dile getirmekte.:1)Muaviye ile 'biat ortadan kalktı', 'hilafet saltanata dönüştü.'2)Muaviye ile 'İslam'da ilk profesyonel Ordu kuruldu..'3)'Devlet'te görev alma, ilk kırılma.Ebu Yusuf'tan başlamak üzre âlimlerin devlet'te görev almayı kabul etmeleri...Resmî Ulema geleneği...Sivil Ulema geleneği...."(s.88,89)
"GÜLEN HAREKETİ" VE "ÖZLENEN İNSAN MODELİ"
AKYOL'un "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı ve İdeolog" olarak "kimlik tanımı" yaptığı "titrisiz münevver" kategorisine ekleyebileceğimiz BULAÇ; eserinin Üçüncü Bölümü"nde, "Fethullah Gülen Hocaefendi"nin "Hayat Hikâyesi"ni ayrıntılı şekilde anlatmakta.(s.115-155)
Ali BULAÇ'ın kaleminden "Hocaefendi"nin "hayat hikâyesi"ni okurken , 'altını çizdiğim kelime ve cümleler' ile yazdığım notlar şunlar:1)Babaannesi Munire Hanım ve Büyükbabası Şamil Ağa, birer saat arayla vefat etmiş.(s.116)2)'12 yaşında hafız olmuş, 14 yaşında "vaaz" vermeye başlamış. (s.118)3)'Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa 1957'de, Erzurum'da, Muzaffer Arslan'ın sohbetlerinde görmüş.(s.121)Bediüzzaman(k.s.)'ın Erzurum'a gönderdiği 'mektup' ta 'selamlananlar'arasında ilk defa isminin zikredilişi.(s.122) 4)"İlk resmî görevi, 'Devlet'in Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı'nda olmuş.'Hocaefendi', uzun yıllar ,"Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilatı'nda imam, vaaz" olarak çalışmış.5)Hem "Komünizmle Mücadele Derneği"nin kuruluşunda, hem de "Halk Evi" kadrosuna katılmış.(s.127) '6) 'Hocaefendi, 'Edirne, Kırklareli' gibi 'Evlad-ı Fatihan' diyarlarında, 'Diyanet Teşkilatı' içinde hizmetler vermiş.(s.129) 7) 'İlk Haccı'nı, Diyanet'ten vazifeli olarak 18.Şubat.1968'de yapmış.(s.130) BULAÇ, 'Hergün üç umre yapıyordum' dediğini de zikrediyor. 8) '04 Şubat 1998'de Vatikan'a gidişi,. 09.Şubat 1998'de Vatikan'da 'Dinlerarası Diyalog' adına Katolik dünyasının lideri ile 30 dakika görüşmesi.(s.146)
9)Ve 21. Mart 1999'da, ikinci defa tedavi için ABD'ye gidişi.(s.147)
Yazdığım notlar: 'Gülen Hareketi', 1990'lardan sonra 'yerel(Türkiye) ölçeği'nden; 'küresel(Dünya)ölçeği'ne sıçradılar.
'Gülen Hareketi' incelemelerine eklenmesi gerekli tesbitler:
1)Yöresel dönem:Erzurum(1941-1959)
2)'Ulusal' dönem:Edirne-İzmir-İstanbul(1959-1999)
3)Küresel dönem:ABD-Pensilvanya(21.Mart.1999)(s.148,149)
BULAÇ'ın cümleleri ile 'Hocaefendi'nin "hayat hikâyesi" "hülasası/özeti", 'tek cümle':"Kozadan Kelebeğe", Erzurum'dan Pensilvanya'ya".(s.149)
Ve BULAÇ'ın eserinin 153. sayfasına ,"Bediüzzaman Said-i Nursî(k.s.)-Fethullah GÜLEN Hocaefendi(k.s.) bağlamında serdeylediğim bir sual:"Hocaefendi Bediüzzaman Hazretleri(k.s.)'nin huzuruna hiç çıkmamış mı?"
BULAÇ:, 1990'larda "Gülen Hareketi"nin 'küresel açılım'lar, 'sıçrama'lar yaparken; "Ülkücü Hareket"in 'kadroları'nın, "12 Eylül Zindanları'ndan, ancak 1990'lı yıllarda(1991'de) "azad" edildiklerini 'unuturcasına', "milliyetçi" fikriyatın (Ulusalcılık gibi) "sıkışmışlık"(kabz) hâli içine girdiğini yazmakta.(s.156)Ve aynı sayfaya şu suali yazmışım:"Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi", sahiden 'sıkışmışlık(kabz)' hâlin de mi?
BULAÇ, "Fethullah GÜLEN Hocaefendi'nin, Türkiye'nin istikbali namına, "özlenen insan modeli" olarak, 'ne aydınları,ne entellektüelleri....."Mürşid"lere olan ihtiyaçtan dem vuruyor ve "Özlenen İnsan Modeli" olarak "Mürşid"leri gösteriyor..."Aydın'ların beslenme kaynağı 'aydınlanma'dır...Aydın sorun üretir; Mürşid sorun çözer" demekte.(s.205,207,208)
BULAÇ, "DİNLERARASI DİYALOG"U ONAYLIYOR
"Müfefekkir" de diyebileceğimiz BULAÇ, bahse konu eserinin 22. sayfasına geldiğimde ise şu notu yazmışım. Ali BULAÇ, "Dinlerarası Diyalog'a "sıcak" bakıyor. Bu sayfadan itibaren "muarızları"nca "Gülen Hareketi'nin Yumuşak Karnı" olarak da görülen "Dinlerarası Diyalog", etraflıca "savunuluyor..."
1) Öncelikli olarak "dışa açılma", hem de "küresel ölçekte" dışa açılmanın, 'sıçrama'nın "adımı" olarak görülmekte.
2)"Dinlerarası Diyalog, aslında "Din Mensupları arasındaki Diyalog"tur. Kaldı ki, "dinlerin "küreseleşme" akabinde, "ortak mes'elelere', 'ortak çözümler' getirebilirler.
3) "Dinlerarası Diayalog" çalışmaları, asla "Dinlerin birleştirilmesi" değildir. Ki, İslamiyet zaten "ed-Din'dir", "Dinlerin özü, kemalidir". Gaye, "dinleri tevhid etmek, yeni bir din ihbar etmek değildir. "Küreselleşme olgusu" karşısında "din müntesipleri arasındaki diyalog"tur.
4)"Dinlerarası Diyalog" ile Hıristiyanlaşma arttmıştır, diyemeyiz. Kaldı ki, "bugün, yakın ve orta gelecekte, "dinlerarasında büyük bir çatışma" da olmayacaktır.
5) BULAÇ'a göre, "Dinlerarası Diyalog", "Misyonerliğin de önünü açmamış, bilakis tıkamıştır. Aslında "Kemalistler Neden Misyonerleri Sevmez?" suali ile ilgilidir böyle açıklamalar..(s.259)
6)"Dinlerarası Diyalog"un "meşruiyeti" ve "referansı/delili" ise "Medine Vesikası" ve "Kur'an-ı Kerim'dir..."(s.238,239,240,241,242,243)
7) BULAÇ, "Hocaefendi'nin 'Dinlerarası Diyalog'da 'böyle niyet ve gayeler arayanlar"a verdiği cevabı da zikretmekte:"Onlar ne derlerse desin, niyetimizi Allah biliyor. Otuz seneden beri bu millet de biliyor. Allah'ın rızasını kazanmak ve tarihî birikimlerimizi dünya insanlarıyla paylaşarak, kanlı bir coğrafyada sulh adacıkları oluşturmaktan başka bir sevdamız yok bizim
."(s.243)Ve eserinin 244. sayfasında, "Dinlerarası Diyalog'un Künhü"nü de zikretmekte...
BULAÇ, "Gülen Hareketi"nin hatta "Türkiye'mizi(Devlet olarak zikrettiğmiz gibi) , 'Gülen Hareketi' üzerinden, 1990'lardan sonra "küresel açılımlar" yaptığını 'kabul' ediyor. Gerek "Dinlerarası Diyalog" ve gerekse "Türk Okulları"nı bu babda değerlendiriyor.
"Türk Okulları:Küresel Bir Açılım" başlıklı bölümde detaylıca "Türk Okulları" hakkındaki görüşlerini açıklıyor.Özetle, BULAÇ'a göre "Türk Okulları": 1)Özel Okullardır.2)Eğitim Paralıdır.3)İslamî ilimler öğretilmez.4)Finansını 'Anadolu'/'Türkiye' karşılamakta.5)"Türkiye Türkçesi" ön plandadır. 6)"Küresel açılım"ın gereğidir. (s.300)
"Titrisiz Mütefekkir" Ali BULAÇ, bu eserini de, "Türk Müslümanlığı" kavramı ve "Hazret-i İsa Alayhisselamın Nuzûlü" konularındaki görüşleri ile bitiriyor...
(*):Ali BULAÇ, "GÜLEN HAREKETİ ARAŞTIRMALARI 14, Din-Kent ve Cemaat FETHULLAH GÜLEN ÖRNEĞİ", Ufuk Kitap, 1. Baskı, Ocak 2008, İstanbul
13.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
13 Ekim 2009 Salı
12 Ekim 2009 Pazartesi
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
Yazı Dizisi:
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)
Ali BULAÇ'ın "en son eseri" diyebileceğimiz ve "çok hacimli fakat "perspektif" kazandırıcı"Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)eseri;"Din-Kent ve Cemaat Fethullah GÜLEN ÖRNEĞİ" ve "İslâm'dan Korkmalı mıyız?(Fanatizm-Fundamentalizm-İslamofobia" isimli eserleri ile BULAÇ'ın "görüşlerini" öğrenmiş olacağız.
"Yazı Dizisi" şeklinde tasarladığım bu "yazılarım "ile , aslında çoktandır yapmak istediğim(neredeyse iki yıldır) "Millî Görüş/ERbakan Hareketi'ni ve "İslâmcılar"ı Anlama Cehdi"ne de fiilen başlamış oluyorum.Bu "yazı dizisi"nin akabinde, inşaallah, nice zaman önce okuduğum "Mehmet BEKAROĞLU'nun kısaca "Siyasetin Sonu" isimli "hacimli" eserin "analizi" ile "cehd"imizi devam ettireceğim.
Ali BULAÇ, bu "hacimli" eserinin "önsöz"ünde, "Üçlü çalışması(Sülasiyesi)ndan" bahisle;ilk çalışması olarak "İslamcıların Üç Nesli"-ki 1856-1924birinci nesil;1950-1997,ikinci nesil ve 1997 sonrası, üçüncü nesil-;ikinci çalışması, incelediğimiz bu eseri ve üçüncü çalışması olarak daha henüz yayınlamadığı "Göçün ve Kentin İktidarı-Millî Görüş'ten Muhafazakar Demokrasiye Ak Parti" eseri..
BULAÇ, incelediğimiz eserinin daha "önsöz"ünde, "...bir koluyla Saadet Partisi(SP)'yle devam eden, diğer koluyla Ak Parti'yle peşpeşe iki defa iktidar olan siyasî çizginin hikayesini konu edinir", diyerekten ;"Millî Görüş Gömleği'ni çıkardım" diyenlerin aksine, aslında Ak Parti'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)Partisi olduğunu da deklare etmektedir."Üçlü Çalışması"nda zikrettiği ilk ve üçüncü eseri ile "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'nin Türk siyasetini ve Türk siyasetinin "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'i nasıl etkilediğini anlatmaya çalıştık" demekte ve "kimlik" olarak da, "Batı-dışı Modernleşme"yi uygulan 'parti' tanımı yapmakta.
"AKP'yi", Ak Parti'yi,2009'lar Türkiyesi'nde, aslında "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi Partisi "kabul"ü, "postula"sı ile peşin peşin "ezber de bozmakta"dır..2002-2009, yedi yıllık döneminde AKP veya Ak Parti'nin Genel Başkanı ve Başbakan; "bir harf ile" de olsa "dün"üne, "mazi"sine tek bir "laf" etmedi. Ancak çok sayıda "kazanımlar" kazanmalarına da vesile oldu. Varsa-yoksa "Türk Milliyetçilerine, Ülkücü Hareket "mensuplarına "çatan"; "bizim milliyetçiliğimiz 'bölgesel' değildir, 'etnik köken'e dayanmaz, 'din'e dayanmaz" tekerlemeleri ile kendince sahte/uyduruk "milliyetçilikler" geliştirdi. Mevcut siyasî iradenin başı; "yenilikçiler" kategorisi ile "yan çizdiği" "dün"üne "bir harf ile" de olsa, "efkar-ı umumiye(fikirler camiası)" huzurunda " hiç çatma"dı...
Hâlen yerel seviyelerde AKP'yi aslında ayakta tutan, omuzlayan ve omurgasını oluşturan, yine Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır. Kaldı ki 3. Olağan Kongresi sonrası da baktığımızda, AKP'yi sahiden ayakta tutan kadrolar, "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır.
Aslında bütün bu açıklamalar, Ali BULAÇ'ın da neredeyse "postula"sı, "kabul"ü olan ;AKP'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'in Partisi olduğunu ispatlamaktadır da...
Ne yazık ki, "tek başına iktidar"ın yedinci yılında bile(belki de ömrü boyunca), hâlen "Ben de Türk'üm" diyemeyen bir Başbakan ile karşı karşıyayız.
DEMOKRASİYE GEÇİŞİMİZ
Henüz "Yanlış Cumhuriyet"in tam metnini okuyamamış olsak da, basında yazılıp çizilenlerden anladığımız kadarı ile "Atatürk ile Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile 'Demokrasi'de sonlandırılmıştır." tezine BULAÇ, eserinde, 1946'larda "Demokrasi'ye istemeye istemeye, zoraki, neredeyse "çok gönülsüz "bir şekilde, "dış kaynaklı gelişmeler"in, "konjonturel zorlamalar"ın sonucu geçtiğimiz vurgusunu da yapmakta.BULAÇ, "Aksine bir konjonktür oluşsa, iktidar seçkinleri, Türkiye'yi demokratik olmayan bir Cumhuriyet'e geri götürme konusunda hiç tereddüt etmezler"(s14) demekte.Zikrettiğine göre, "DP'nin kuruluşu ve 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelmesi ile '27 Mayıs İhtilali'ne de "karar" verilmiştir. Neticede de "gönülsüz, zoraki, istemeye istemeye, itikliye-kakıklıya, dış zorlamalarla 'demokrasiye yeniden geçişimizin 'faturası' is e,neredeyse 'her yıla bir darbe' olmuştur.(s.15)Ve "Emperyalist küresel sistem, bilhassa da 11 Eylül 2001'den sonra Müslümanları "öteki"leştirerek/yok ederek, hegemonik meşruiyetini sürdürmektedir".(s.16)
ALİ BULAÇ, "eseri" boyunca iki kavramı neredeyse "sıkca" kullanmaktadır:"İktidar Seçkinleri" ve "Merkezdeki Çekirdek" "İktidar Seçkinleri" ile "tepeden inmeci zihniyeti," baskıcıları, dayatmacıları ifade etmekte;"Merkezdeki Çekirdek" kavramı ile "iktidar seçkinleri"nin oluşturduğu dayanışma"yı, ekonomik, bürokratik ve politik ayrıcalıklara sahip zümreleri;"Cumhuriyetçiliği,Devletçiliği ve Laikliği";"bürokratik idarî merkezi"(s.17,106,391,529)çağrıştırmakta..BULAÇ", "Merkezdeki Çekirdek" kavramıni "asabiyyet" kavramı ile özdeşleştirerek; "hukuk dışı refleksleri" yani "darbe girişimçileri, darbecileri" vurgulamak istiyor.(s.11)
Yirmi yedi yıl(1923-1950)"Türkiye'yi bir başına yönetmiş" bir 'zihniyet'in "vesayetçi", "emrediciliği" ile "demokrasinin bağdaştırılamayacağını da belirtmekte. "Ankara kriterleri", aslında böyle bir zihniyetin "kriterleri"dir demekte.(s.17)
İşte Türkiyemi'zdeki "sancı"ların temelinde, "demokrasi"ye bu şekilde geçişimizin de payı olmalı elbette. "İktidar seçkinleri"nden oluşan "Merkezdeki çekirdek"in marifetleri ile Türkiyemizin "yakın tarihi" de ancak böyle şekillenirdi. Gerçekten, sahiden, Osmanlı'nın 'Meşrutiyetleri" ile başlayan "vetire"ler, "süreç"ler, "tabiî bir şekilde idame ettirebilinseydi, belki de "yakın tarihimiz " böyle şekillenmeyecekti.
SEÇİM-BİAT-ŞURA
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli"nin esas kavramları olan "seçim-biat-şura"nın uygulamalarının, aslında "arızalı" olduğunu belirtmekte. "Seçim"ler "tam adaletli" yapılamamakta; "biat yani hukukun üstünlüğü ise üstünlerin hukukuna dönüşmüş durumda; "şura" ise kayfiliklerle dolu "yönetim"leri, "yöneticiler"i ortaya çıkarmıştır. Ve yedi yıldır "tek başına iktidar" olan Ak Parti'nin, "adaletsiz seçim sistemi"ni değiştirmediğini, "adil olmayan 'seçim sistemleri ile "iktidar" olanlar, ne derece "meşru" olabiliyorlar ki ?",demekte. (s.10)
(1923-1938) ve (1938-1950)Mustafa Kemal ATATÜRK ve İNÖNÜ dönemleriyle "siyasî kültürümüzde, "rejim=devlet; devlet=milletin efendisi"ne dönüşmüştür.(s.20, 21)"Rejim tehlikededir"in "künhü" böyle bir siyasî kültüre sahip olmammızdandır. "Behice Boran bir zamanlar rejim için en büyük tehditti. Ölünce cenazesi resmî törenle defnedildi. Nazım Hikmet tehditti, itibarı iade edildi.Kürtçe konuşmak yasaktı, TRT-6(Şeş) Kürtçe yayına geçti, rejime birşey olmadı. (s.21)
"Çoğulcu" ve demokratlık" kavramlar da, "sağcı" ve "solcu" zihniyet sahiplerince ve seçkinlerce"kirletildi."
Faşizm'in, Komünizm'in "çöktüğü" bir çağda, hatta "günümüz Rus komünistlerinin bile "değiştiği" (eski Komunist zihneyette değiller artık)
"Türk ModernleşmeProjesi"nin askerler, sivil bürokrasi ve "kendi serasında yetiştirdiği" aydın zümre" olarak tarif eden BULAÇ, "siyasî kültürümüzün demokrasiyi engelleyen sebepleri ise üç maddede topluyor:1)Demokrasini bizim kültürümüzüm dışında meydana gelmesi. Halbuki "demokrasi "İslamla yüzleşmeden hiçbir İslam Ülkesinde kök salamaz. 2)"İslam dünyasının içinde bulunduğu hegemonik konjonktür demokrasiye doğrudan bir engel teşkil etmesi.3)"Aydınlanma"dan beslenen bir pozitivist despotizm olgusu;Cumhuriyet'in demokratikleşmesini engellemekte.(2.28, 32, 33)
"SİYASALLAŞMA" HEZEYANI
BULAÇ, "modern demokrasi"lerde, "siyasallaşmak, siyasallaşıyor" söyleminin bir "suç" olarak ortaya konulamayacağını belirtiyor ve tabiiki "ezber bozuyor." BULAÇ, "modern demokrasi"lerde "tek yol siyaset"tir. Çünkü "siyasetin ilgi alanına girmeyecek hiçbir konu yoktur. Çünkü hukukî(meşrû), kanunî(Legal) "tek yol siyaset"tir.(s.34)
Eserlerinde "ufuk açıcı" ve perspektif" kazandırıcı da olan BULAÇ'ın bu "görüşleri"ni okurken; Türkiyemizdeki tecrübeli "siyasetçiler"imizden dahi duyduğumuz"Ergenekon siyasallaşıyor....Başörtüsü siayasallaşıyor...."gibi cümlelerin, ne kadar da "sığ", "vulger", "yüzeysel" ve "kof" olduğunu da anlıyorsunuz.
Neticede BULAÇ, "Türk Modernleşme Projesi"ni, "tabiatı gereği anti-demokratiktir. Zira ne Batılı demokrasilere itimadı vardır: ne İslamiyet'in referans çercevesini çizdiği müzakereci siyasete hayat tanımaktadır."(s.35) demektedir.
"Devlet ve Siyaset" bölümünde BULAÇ'ın yaptığı "sistem" tanımı ise şöyle:Katılımı, şeffaflığı redden, demokratik rejimin işlemesine izin vermeyen bünyevî yapıdır.(s.41)"Siyasetin patronunun da Devlet" olduğunu ifade eden BULAÇ;Siyasetin en önemli aktörü ve yapıcısı sivil toplum değil, devlet olmaktadır"(s.43) demekte.
"Siyasî kombinazonda, asalak olmayan, devlet'ten beslenmeden varolabilenler" e ise "Devlet'in "zorluk üstüne zorluk" çıkarttığını, 'hayat alanlarını tıkadığını" ifade etmekte.(s.44)
Devlet'in "yerli burjuva zümresi", yani "bebeği"nin aslında "fil" olduğunu da eklemekte.(s.45)
Yine BULAÇ; "Türkiye'de siyaseti 'sivil siyasetçiler' değil; devlet yapıyor. Devlet, Türkiye'de herşeyi, herkesten en iyi bilen, en doğru kararı veren ve aslında kendisinden başka hiç kimseye güveni olmayan gayr-i şahsî bir aygıttır" şeklinde "devlet" tanımı da yapmakta.(s.35)
"Köy'den kent'lere göçün "siyaseti de şekilllendirdiğini ve "merkezdeki çekirdeği" de "rahatsız" ettiğini vurgulamakta. BULAÇ, Rusya-İran ve Türkiye'nin tarihî gelişim benzerliklerine de dikkat çekmekte ve "geleceğin Türkiyesi tasavvuru" namına şu cümleleri yazmakta:"Geleceğin Türkiyesi, ya İran ve Rusya gibi gerekli reformları yapacak; ya da çok daha derin krizin içine yuvarlanacak."(s75)Ve "reform" olarak da, "5 Mes'eleyi"; "Güneydoğu Mes'elesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kamu reformu, din-devlet ilişkileri ve dış politika alanı" olarak belirtmekte.(s75)
2009'lar Türkiyesi'ndeki "Devlet'in Çürümüşlüğü"nü ortaya koyan "Ergenekon Tartışmaları"na, daha 1996'larda MHP'nin Merhum Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ tarafından, "Devlet'in çürüme içinde olduğu"nun belirtildiğini ifade etmekte ve "Devlet eleştirisi, devlet düşmanlığı değildir" demekte.(s.98, 101)
Eserinin "Merkez Sağ ve Merkez Sol" bölümünde, "Türk Siyaseti'nde Demirel'in Yeri"ni ise BULAÇ, şu cümleleri ile ifade etmekte:"Aslında 'Konuşan Türkiye' , sadece Demirel'in konuştuğu; 'Kusursuz Demokrasi' ise sadece Demirel'in serbest siyaset yaptığı demokrasidir!"(s.123)"1991 seçimlerimde 'Konuşan Türkiye' dedi, insanları peşine taktı;ama Türkiye'yi konuşanların ağır cezalara çarptırıldığı ülke hâline getirdi...1980'lerden sonra din, laiklik, düşünce özgürlüğü gibi konularda ne söylediyese, iktidara geldiğinde tam tersini yaptı. "Kürt realitesi"ni tanıdığını ilan etti, arkasından bunu ağzına alan herkesin 'bölücü ve bölücülere destek veren gafiller' olduğunu söyledi...Turgut ÖZAL'a kan kusturdu...28 Şubat postmodern darbe sürecini ustalıkla yönetmek oldu.!(s.128)
BULAÇ, "Türk Siyaseti'nde Ecevit'in Yeri" diyebileceğimiz kısımlarda ise "18 senedir aynı elbiseyi giyiyorum.Çünkü bana bakıp da acı çekecek milyonlarca kız ve kadın var'diyen eşi Rahşan'ın sadeliğini, giyim-kuşam anlayışını 'takdir' ettiğini belirtiyor.(s.132)
Yine "Merkez Sağ ve Merkez Sol"un incelendiği bu bölümde, "Sağ Partiler" için iki önemli tesbitte bulunmakta:"'Sağ Partiler, her zaman çevre güçlere ihanet etmişlerdir. Önce desteklerini almış, arkasından onlara(millete demek istiyor İ.G.) sırtlarını çevirmişlerdir.'(s.140) 'Türkiye'de halkı(milleti dese daha doğru olurdu İ.G.) en çok aldatan, Sağ Partiler olmuştur.'(s.161)
ANAP, DYP, DSP,CHP,MHP hakkındaki "tahlil"lerinden sonra "BBP ve Gelecği" kısmında ise "Yazıcıoğlu Hareketi" hakkında şu görüşlerini belirtiyor:"YAZICIOĞLU ve arkadaşları TÜRKEŞ ve yakın çevresine başkaldırarak 'bağımsız' bir hareket başlattılar.YAZICIOĞLU ve çevresinde İslamî hassasiyet baskındır. En çok değer verdikleri şey dürüstlüktür ki, siyasetin buna ihtiyacı olduğu açıktır. BBP'liler zaman zaman bir İslamcı gibi hareket etmektedirler. Gençlik tabanı da çoğu zaman Millî Görüş'ün tabanı ile büyük bir örtüşme içindedirl.Ayrılma esnasında YAZICIOĞLU Hareketi'nin hem Türkiye'deki İslamî Hareket'e yeni ve dinamik bir boyut katacağına, hem de Türk Milliyetçilerini zaman içinde İslamcı bir çizgiye çekeceğine dair köklü bir inanç besledi. Ancak zaman geçtikçe seçmen tabanını genişletemedi, daha geniş kesimlere ulaşamadı.(s.176)
Bu kısmı okuduğumda "şu notu" yazmışım:"Ancak hiçbir BBP'li, Alperen, Nizam-ı Alem'ciye 'Ben İslamcıyım" dedirtemezsiniz. Çünkü "İslamcılar'ın veballerini" yüklenmek istemezler. İkincisi, 'YAZICIOĞLU HAREKETİ', BBP, Alperen, Nizam-ı Alem'ciler, "Ülkücü Hareket"ten başka birşey değildir.(09.08.09 tarihinde)
TÜRKİYE'DEKİ MÜSLÜMANLARIN SİYASETLE İŞTİGALLERİ
Ali BULAÇ, eserinin "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'deki Müslümanların "siyasetle uğraşmaları" ve yaşanılanlar hakkında biraz merak uyandırıcı şekilde şu görüşlerini ifade ediyor:
1)'Türkiye'de yaşayan Müslümanların açık kimlik beyanında bulunup, bağımsız bir parti bünyesinde, kamusal hayatın en önemli alanlarından biri olan siyasetle uğraşmaları, ancak 1970'li yıllarda başlar. 12 Mart Muhtırası öncesi Millî Nizam Partisi(MNP)'nin kuruluşu; sonrasında Millî Selamet Partisi(MSP)'nin kuruluşu.(s.183,184)
2)"Biz açıktan siyasete katılıp demokratik haklarımızı kullanacağız ve iktidar olmak için halkın desteğini alacağız'düşüncesinde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çizgisi;"sağ milliyetçi partileri destekleyip taleplerimizi dolaylı yoldan gerçekleştirmeye çalışacağız" düşüncesindeki "Nur Cemaatleri, Süleymancılar ve kısmen diğer cemaatler "ile "iki farklı tutum"un sergilenişi...((s.187)
Eserinin bu bölümleri, böyle "tavır/tutum alışlar"ın detaylarını meraklandırırken; BULAÇ yine eserinin "önsöz"ünde yaptığı "AKP, AK PARTİ de Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin diğer koludur"'kabul'üne izafen ; "..nihayetinde AK PARTİ, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) tarlasında yetişmiştir."(s.194) demekte ve "Eğer uluslararas konjonktür ve içerdeki şartlar müsait olsaydı, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin en son partisi veya AK PARTİ "Müslüman Demokrat" adını alırdı"(s.196) demekte.
1991'DEKİ 'SEÇİM İTTİFAKI, BİR PROJENİN PARÇASIYDI'
Ali BULAÇ, eserinin yine "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'de Müslümanların "siyasetle iştigalleri" ve "iki farklı tutum "alışlarını hatırlattıktan sonra; 1991'deki 'RP-MHP-IDP' arasında yapılan "seçim ittifakı"nın "basit bir siyasî ittifakın ötesinde, bir projenin parçasıydı" tesbitini de yapmakta.(s.204)"Bu sayede Kürtler ve Kürt hareketiyle İslam arasındaki ilişki koparılmak istendi ki, bu PKK'nın gelişmesini sağladı"(s.204) demekte.
Eğer 1991'deki "Seçim İttifakı" yapılmasaydı, "Masonik-Haçlı Gül"ünü partisinin "bayrağı" yapan "Demokratik Toplum Partisi" de olmazdı, dedirten BULAÇ'ın bu görüşleri;BBP'nin Merhum Genel Başkanı Şehid Muhsin YAZICIOĞLU'nun, bilinenin aksine "seçim ittifakı"na karşı çıkmasındaki "basiretliliği"ni de ortaya koyuyordu. BULAÇ, 'Refah Partisi'nin tepesine doğru çıkıldığında, söylemin giderek merkezileştiğini ve sistemden farklı politikalar üretmediği gözleniyordu"(s.205) diye de yazmakta. Ve yine RP'nin böyle bir "İttifak"ı ile "Kürt Mes'elesi" tıkanma noktasına gelmiştir " demekte.
Ayrıca RP'nin "büyüme" dönemlerinde türeyen "müraîler"i ise "profesyonel hacıyatmazlar" olarak tanımlamakta ve "İslamî Mafya Grupları..."(s.212)nı aynen yazabilmekte. Böyle bir tanımlamayı, doğrusu, başka yerlerde okuduğumu hatırlayamıyorum. Tamamiyle BULAÇ'a ait tanımlar. Bu tanımlarla ilgili ileride bir iki cümle daha ekleyeceğiz.
BULAÇ, RP'nin "Ermenistan Mes'elesi'nde de "çok yanlış' yaptığını; "(Haşa) "Muhammed Aleyhisselamı aşarcasına, (haşa) Allah'ı aşarcasına mes'eleye yaklaşıldığını" da vurgulamakta.(s.206)
ANEKDOT BİR
Ali BULAÇ'ın "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri" isimli "en son eser"inde, kendisini "yakînen" tanımamızı kolaylaştırıcı "ilginç anekdotlar" a yer vermiş. Eserinin 213 ve 214. sayfalarında anlattığı ilk anekdotunda, Suriyeli yaşlı bir zatın "semaye/kapital"in önemine dikkat çekici sohbeti akabinde; MSP Mardin Teşkilatı'na 'Toprak Ağaları'na (sermayeye) karşı astıkları bildirinin tekraren indirildiği ve bu işi de kendisi de "toprak ağası" olan dönemin Mardin MSP milletvekili Fehim ADAK'ın 'reel politik hareketle yaptığını, sonradan öğrendiklerini" de yazıyor.
ANEKDOT İKİ ve ÜÇ
BULAÇ, "Hayatının hiçbir döneminde aktif siyasete girmeyi düşünemiş ve İslamiyet'in doğru anlaşılmasından başka kaygısı olmamış bu satırların yazarı"(s.240) diye kendini tanımladıktan sonra, "Şevki YILMAZ" hakkında yazdığı yazıdan dolayı yaşadığı baskıyı da dile getirmiş."1978'de de ağır baskı yaşadığı"nı belirtmiş.1978'de "Şevki YILMAZ"la ilgili yazdığı yazıdan dolayı "tehdit telefonları" almaya başladığını, "Sen kim oluyorsun da Şevki YILMAZ aleyhinde böyle şeyler yazıyorsun?O geleceğin İslam lideri ve Türkiye'nin Başbakanı'dır. Erbakan bile onun eline su dökemez" diyorlardı.(s.240)"Derken , birgün belinde silahı iri yarı bir adam beni İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde kıstırdı. Bir odaya kapattı ve günlerdir beni öldürmek için aradığını söyledi. Yüzünde derin bir nefret vardı. Beni infaz etmekle davaya büyük bir hizmette bulunacağını düşünüyordu. Allah'dan durumdan haberdar olan birkaç arkadaş hemen odaya daldılar ve açıkca söylemem gerekirse belki de son anda elinden kurtardılar."(s.242)
BULAÇ, yine 1978'de, Tepebaşı'nda bir toplantıda yaptığı konuşmada, Necip Fazıl KISAKÜREK'i eleştirdiğinden dolayı , Ülkücü Gençlerin saldırı ve tacizine uğradığını da yazıyor. "Necip Fazıl'ı eleştirdiğim için saldırıya uğradım ve Ülkücü Gençler Fatih, Yavuz Selim'de oturduğum evde beni ve ailemi taciz etmeye başladılar. Sonunda iki üç gün içinde, sağanak yağmur altında Fatih'den Güngören'e taşınmak zorunda kaldım"(s.241) demekte...
MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ)'NİN HUSUSİYETLERİ
"Millî Görüş(/Erbakan Hareketi'ni) ve tabiki "İslamcılar"ı anlama cehdi adına BULAÇ, bu "Hareket"in bazı hususiyetlerini şöyle sıralıyor:
1) Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.), sanıldığının aksine "dinî" değil "sosyolojik bir zemin"(Göç ve Kent demek istiyor İ.G.) oturmaktadır...Hiçbir zaman teokratik bir fikir veya talep olmamıştır."
2)"...Hareket'in saf bir dinî hareket olduğunu söylemek yanıltıcı olur...Göçün ve kentin partisidir."(s.301)
3)"...Bir cemaat hareketidir de...Siyasî temsil rolünü üstlenen bir cemaat."
4)"...Çok partili siyasî hayatımızın en sivil ve yegane gerçek siyasî hareketi sayılır."
5)"Referans aldığı sosyolojik gövde, 'göçün ve kentin partisi yapmıştır."
6)"Millî Görüş (/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin içinden çıkan iki partinin, yani AKP ile SP'nin yine de ilk iki büyük parti durumunda olması..."
7)"...Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çoğulcu demokrasinin yumuşak karnıdır."(s.301, 302)
BULAÇ'ın bu eserinin 305. sayfasınada şu notları yazmışım:Şahsen "Kürt Mafyası", "Ülkücü Mafya" gibi kavramları çok duymuş ve okumuştum amma "İslamî Mafyalar" kavramını, "Cumhuriyet Gazetesi"nde bile okumamış, duymamıştım. Demek ki bir "vakıa", bir "olgu..."(11.08.09 tarihinde)
"MEDİNE VESİKASI/SÖZLEŞMESİ" TARTIŞMALARI
Belki de daha ayrıntılı bir şekilde ele alınması gereken bu "tartışmayı", eserinin 328. sayfasına geldiğinizde yine hatırlıyorsunuz.
"Siyasî toplumun ve kamusal hayatın ancak karşılıklı müzakere ve mutabakatla tayin ve tesbit edilebileceğini öngören "Vesika", "Sözleşme."Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Yahudiler ve bazı müşrik Putperestlerle yaptığı "Sözleşme..."
"...Daha fazla demokrasi...Daha fazla özgürlük...Herkes için demokrasi...Herkes için özgürlük..."
Belki de "yazı dizimiz"in bu kısımlarını yazarken; "titrisiz münevver" Taha AKYOL'un "Medine'den Lozan'a"(**) isimli eserini tekraren okumak gerekecek.
Hemen hemen tekraren okuduğumuzda ise "ufuk açıcı" AKYOL; temelde "Medine Sözleşmesi'nin 'pratik bir uygulama' olduğunu, tekrarının olmadığını, çünkü "Allah indinde tek din İslam'dır" ayetinin gelişi ile gayr-i müslimlere tanınan özgürlük değişmeyecek fakat statüleri değişecek' demekte ve "Sözleşme(veya Vesika)" yerine "zımmî statüsü"ne geçildiğini vurgulamakta.
"Medine'den Lozan'a" isimli eserinde, neredeyse müstakilen bu mes'eleyi masaya yatıran AKYOL;âdeta BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" tezini, "Çok-Hukuklu Sistem" görüşünü "çürütmekte"dir. BULAÇ'ı, "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı'(s.46) ve 'İdeolog' olarak "kimlik" tanımlaması yapan AKYOL;BULAÇ'ın böyle bir "görüş" veya "tez"i ile neticede "Türkiye'nin Konfederasyona dönüşebileceği, 'Halkların Kardeşliği' noktasına gidilebileceği, 'devlet içinde devlet'lerin oluşabileceğini; "hukuk kabileleri federasyonu"nun ortaya çıkacağını ve "parçalanabileceğini" belirmekte. Kaldı ki, AKYOL'a göre "çok-hukuklu sistem" düşüncesi bir "Sevr Projesi" ve "Sevr Antlaşması"nın 149. maddesidir.
Halbuki "millet" olma, "üniter(tekli)" hukuk" ile mümkündür.
AKYOL, bahse konu eserinin sonlarında, "BULAÇ'IN GETTOLARI" ismini verdiği toplam 18 sayfalık(s.182-190) kısımda, BULAÇ'ın "yanlışlığı"nı özetlemekte. Fakat bilhassa şu cümleleri ile BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" görüşünün papucunu dama atmakta:"...Medine Vesikası örneği tek kelime ile saçmadır! O yüzden hiçbir akademisyen bu arada hiçbir fıkıh âlimi tarafından itibar görmemiştir...Bu öneriler nitelik bakımından da Neo-Jakoben'dir."(s.184)
AKYOL, bahse konu eserinde, cümleler halinde de olsa, zaman zaman bu "görüşü" "sığ" dea olsa savunan Bahri ZENGİN'e de atıf lar yapmaktadır..Eserinin sonundaki "Pakistan Dersleri "ile "Medine Sözleşmesi" babında "çok-hukuklu sistemi"n yanlışlığını, millet olabilmek ve "milletleşebilmek" için "üniter/tekli hukuk"un önemini de vurgulamaktadır.
TÜRKİYE'DEKİ "SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI"(STK), ASLINDA "SİVİL DEVLET KURULUŞLARI"(SDK)'DIR
BULAÇ, eserinde, "28 Şubat Post Modern Darbe" bölümünde, yaşanılanları ayrıntılı bir şekilde (s.323-537) anlatmakla kalmamakta, "sorgulamalar" da yapmaktadır. "Sivil Toplum Mefhumu" sorgulaması bunlardan biri. Ve şu tesbiti yapıyor:"Bir 28 Şubat sürecinde anlaşılmıştır ki, Türkiyemizdeki "Sivil Toplum Kuruluşları"(STK), aslında "Sivil Toplum Kuruluşu" değil; "Sivil Devlet Kuruluşları"(SDK)'dır. (s.399, 400) Ki, yine eserinin iki yerinde CHP Genel Başkanı Dr. Deniz BAYKAL'ın, "En büyük sivil toplum örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri'dir" sözünü de hatırlatmakta.
Bana "ilginç" gelen ikinci açıklaması ise "Laiklerin Günahkar Psikolojisi" ile ilgili cümleleri. "28 Şubat Süreci"ne atfen, "Laikler, aynen Yahudi ve Hıritiyan günahkarın psikolojisini sergilediler. Yani "Haham"lar da, "Papaz"lar da,("Müslümanlar" da), kendileri gibi "günah işlesinler" talebi...Böyle bir talebin "Müslümanlar" da gerçekleşmesi arzusu. Kısaca, "Laikler demek istiyor ki; biz günah işliyoruz; Müslümanlar da bizim gibi günah işlesinler..."(s.434)
"İslamiyet'in belki de en az bilindiği ülke"(s.436) Türkiye tanımı yapan BULAÇ, "Laikler malum süreçte toplumun 'cehaleti'nden çokca faydalandılar"(s.436) demekte.
AK PARTİ DE MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ) PARTİSİ
BULAÇ, ayrıntılı bir şekilde anlattığı "28 Şubat Süreci" hakkındaki görüşlerinin akabinde, eserinin son bölümünde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'ndeki bölünme ve AKP'nin ortaya çıkışı hakkında ise şunları ifade ediyor:"...Kapatılan RP'nin bu soyguna karşı olduğu ve rantiyeci zümreleri ifşa etmeye çalıştığı için siyaseten linç edildiği gerçeği ortadaydı...RP'nin işlediği iki büyük suç vardı: Biri D-8'ler Projesi,diğeri denk bütçe ve havuz sistemi...
"Eğer 'Yenilikçiler' parti içinde kalıp mücadelelerine devam etselerdi, bir sonraki kongrede bu destek yüzde 70'e çıkacak ve olumlu yöndeki değişim talepleri daha somut çercevede karşılık bulacaktı. Böyle bir süreçte 'gelenekçiler'in değişimi algılaması daha kolay olurdu..."(s.596)
AK PARTİ de, RP'den "adalet"i,, MSP'den "kalkınma"yı miras almıştır..."(s.598)
SP, Millî Görüş Partilerinin son halkası değildi.Belki "ortodoks" formuydu; bu açıdan bakıldığında AK PARTİ de -bir miktar heretik- bir Millî Görüş Partisi olarak siyaset sahnesine giriş yaptı..."(s.600,601)
Eserin son sayfalarına şu notları yazmışım: 1)Son durum: AK PARTİ de, Millî Görüş/Erbakan Hareketi Partisi. Dolayısiyle ha SP, ha AK PARTİ...2)"11 aylık Başbakan Erbakan'ın yapamadığını, Başbakan Erdoğan yapıyor..."3)Dolayısiyle Millî Görüş'ün "tek partisi" AK PARTİ oluyor.4) Doğu ve Güney-Doğu Anadolu dahil, Saadet Partisi(SP), Türkiye'nin her yerinde "seçmen"lerce "siliniyor...""Seçmenler"i AKP'ye yöneliyor. Aslında zaten "Recep Tayyip ERDOĞAN da 'Millî Görüş Gömleği'ni çıkartmamıştı..."(15 Ağustos 2009 tarihinde)
(*): Ali BULAÇ, "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri), Çıra Yayınları, Mart 2009, 1.Basım, İstanbul
(**):Taha AKYOL, "Medine'den Lozan'a", Milliyet Yayınları,6. Baskı, Ocak 1998, İstanbul
12.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)
Ali BULAÇ'ın "en son eseri" diyebileceğimiz ve "çok hacimli fakat "perspektif" kazandırıcı"Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)eseri;"Din-Kent ve Cemaat Fethullah GÜLEN ÖRNEĞİ" ve "İslâm'dan Korkmalı mıyız?(Fanatizm-Fundamentalizm-İslamofobia" isimli eserleri ile BULAÇ'ın "görüşlerini" öğrenmiş olacağız.
"Yazı Dizisi" şeklinde tasarladığım bu "yazılarım "ile , aslında çoktandır yapmak istediğim(neredeyse iki yıldır) "Millî Görüş/ERbakan Hareketi'ni ve "İslâmcılar"ı Anlama Cehdi"ne de fiilen başlamış oluyorum.Bu "yazı dizisi"nin akabinde, inşaallah, nice zaman önce okuduğum "Mehmet BEKAROĞLU'nun kısaca "Siyasetin Sonu" isimli "hacimli" eserin "analizi" ile "cehd"imizi devam ettireceğim.
Ali BULAÇ, bu "hacimli" eserinin "önsöz"ünde, "Üçlü çalışması(Sülasiyesi)ndan" bahisle;ilk çalışması olarak "İslamcıların Üç Nesli"-ki 1856-1924birinci nesil;1950-1997,ikinci nesil ve 1997 sonrası, üçüncü nesil-;ikinci çalışması, incelediğimiz bu eseri ve üçüncü çalışması olarak daha henüz yayınlamadığı "Göçün ve Kentin İktidarı-Millî Görüş'ten Muhafazakar Demokrasiye Ak Parti" eseri..
BULAÇ, incelediğimiz eserinin daha "önsöz"ünde, "...bir koluyla Saadet Partisi(SP)'yle devam eden, diğer koluyla Ak Parti'yle peşpeşe iki defa iktidar olan siyasî çizginin hikayesini konu edinir", diyerekten ;"Millî Görüş Gömleği'ni çıkardım" diyenlerin aksine, aslında Ak Parti'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)Partisi olduğunu da deklare etmektedir."Üçlü Çalışması"nda zikrettiği ilk ve üçüncü eseri ile "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'nin Türk siyasetini ve Türk siyasetinin "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'i nasıl etkilediğini anlatmaya çalıştık" demekte ve "kimlik" olarak da, "Batı-dışı Modernleşme"yi uygulan 'parti' tanımı yapmakta.
"AKP'yi", Ak Parti'yi,2009'lar Türkiyesi'nde, aslında "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi Partisi "kabul"ü, "postula"sı ile peşin peşin "ezber de bozmakta"dır..2002-2009, yedi yıllık döneminde AKP veya Ak Parti'nin Genel Başkanı ve Başbakan; "bir harf ile" de olsa "dün"üne, "mazi"sine tek bir "laf" etmedi. Ancak çok sayıda "kazanımlar" kazanmalarına da vesile oldu. Varsa-yoksa "Türk Milliyetçilerine, Ülkücü Hareket "mensuplarına "çatan"; "bizim milliyetçiliğimiz 'bölgesel' değildir, 'etnik köken'e dayanmaz, 'din'e dayanmaz" tekerlemeleri ile kendince sahte/uyduruk "milliyetçilikler" geliştirdi. Mevcut siyasî iradenin başı; "yenilikçiler" kategorisi ile "yan çizdiği" "dün"üne "bir harf ile" de olsa, "efkar-ı umumiye(fikirler camiası)" huzurunda " hiç çatma"dı...
Hâlen yerel seviyelerde AKP'yi aslında ayakta tutan, omuzlayan ve omurgasını oluşturan, yine Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır. Kaldı ki 3. Olağan Kongresi sonrası da baktığımızda, AKP'yi sahiden ayakta tutan kadrolar, "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır.
Aslında bütün bu açıklamalar, Ali BULAÇ'ın da neredeyse "postula"sı, "kabul"ü olan ;AKP'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'in Partisi olduğunu ispatlamaktadır da...
Ne yazık ki, "tek başına iktidar"ın yedinci yılında bile(belki de ömrü boyunca), hâlen "Ben de Türk'üm" diyemeyen bir Başbakan ile karşı karşıyayız.
DEMOKRASİYE GEÇİŞİMİZ
Henüz "Yanlış Cumhuriyet"in tam metnini okuyamamış olsak da, basında yazılıp çizilenlerden anladığımız kadarı ile "Atatürk ile Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile 'Demokrasi'de sonlandırılmıştır." tezine BULAÇ, eserinde, 1946'larda "Demokrasi'ye istemeye istemeye, zoraki, neredeyse "çok gönülsüz "bir şekilde, "dış kaynaklı gelişmeler"in, "konjonturel zorlamalar"ın sonucu geçtiğimiz vurgusunu da yapmakta.BULAÇ, "Aksine bir konjonktür oluşsa, iktidar seçkinleri, Türkiye'yi demokratik olmayan bir Cumhuriyet'e geri götürme konusunda hiç tereddüt etmezler"(s14) demekte.Zikrettiğine göre, "DP'nin kuruluşu ve 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelmesi ile '27 Mayıs İhtilali'ne de "karar" verilmiştir. Neticede de "gönülsüz, zoraki, istemeye istemeye, itikliye-kakıklıya, dış zorlamalarla 'demokrasiye yeniden geçişimizin 'faturası' is e,neredeyse 'her yıla bir darbe' olmuştur.(s.15)Ve "Emperyalist küresel sistem, bilhassa da 11 Eylül 2001'den sonra Müslümanları "öteki"leştirerek/yok ederek, hegemonik meşruiyetini sürdürmektedir".(s.16)
ALİ BULAÇ, "eseri" boyunca iki kavramı neredeyse "sıkca" kullanmaktadır:"İktidar Seçkinleri" ve "Merkezdeki Çekirdek" "İktidar Seçkinleri" ile "tepeden inmeci zihniyeti," baskıcıları, dayatmacıları ifade etmekte;"Merkezdeki Çekirdek" kavramı ile "iktidar seçkinleri"nin oluşturduğu dayanışma"yı, ekonomik, bürokratik ve politik ayrıcalıklara sahip zümreleri;"Cumhuriyetçiliği,Devletçiliği ve Laikliği";"bürokratik idarî merkezi"(s.17,106,391,529)çağrıştırmakta..BULAÇ", "Merkezdeki Çekirdek" kavramıni "asabiyyet" kavramı ile özdeşleştirerek; "hukuk dışı refleksleri" yani "darbe girişimçileri, darbecileri" vurgulamak istiyor.(s.11)
Yirmi yedi yıl(1923-1950)"Türkiye'yi bir başına yönetmiş" bir 'zihniyet'in "vesayetçi", "emrediciliği" ile "demokrasinin bağdaştırılamayacağını da belirtmekte. "Ankara kriterleri", aslında böyle bir zihniyetin "kriterleri"dir demekte.(s.17)
İşte Türkiyemi'zdeki "sancı"ların temelinde, "demokrasi"ye bu şekilde geçişimizin de payı olmalı elbette. "İktidar seçkinleri"nden oluşan "Merkezdeki çekirdek"in marifetleri ile Türkiyemizin "yakın tarihi" de ancak böyle şekillenirdi. Gerçekten, sahiden, Osmanlı'nın 'Meşrutiyetleri" ile başlayan "vetire"ler, "süreç"ler, "tabiî bir şekilde idame ettirebilinseydi, belki de "yakın tarihimiz " böyle şekillenmeyecekti.
SEÇİM-BİAT-ŞURA
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli"nin esas kavramları olan "seçim-biat-şura"nın uygulamalarının, aslında "arızalı" olduğunu belirtmekte. "Seçim"ler "tam adaletli" yapılamamakta; "biat yani hukukun üstünlüğü ise üstünlerin hukukuna dönüşmüş durumda; "şura" ise kayfiliklerle dolu "yönetim"leri, "yöneticiler"i ortaya çıkarmıştır. Ve yedi yıldır "tek başına iktidar" olan Ak Parti'nin, "adaletsiz seçim sistemi"ni değiştirmediğini, "adil olmayan 'seçim sistemleri ile "iktidar" olanlar, ne derece "meşru" olabiliyorlar ki ?",demekte. (s.10)
(1923-1938) ve (1938-1950)Mustafa Kemal ATATÜRK ve İNÖNÜ dönemleriyle "siyasî kültürümüzde, "rejim=devlet; devlet=milletin efendisi"ne dönüşmüştür.(s.20, 21)"Rejim tehlikededir"in "künhü" böyle bir siyasî kültüre sahip olmammızdandır. "Behice Boran bir zamanlar rejim için en büyük tehditti. Ölünce cenazesi resmî törenle defnedildi. Nazım Hikmet tehditti, itibarı iade edildi.Kürtçe konuşmak yasaktı, TRT-6(Şeş) Kürtçe yayına geçti, rejime birşey olmadı. (s.21)
"Çoğulcu" ve demokratlık" kavramlar da, "sağcı" ve "solcu" zihniyet sahiplerince ve seçkinlerce"kirletildi."
Faşizm'in, Komünizm'in "çöktüğü" bir çağda, hatta "günümüz Rus komünistlerinin bile "değiştiği" (eski Komunist zihneyette değiller artık)
"Türk ModernleşmeProjesi"nin askerler, sivil bürokrasi ve "kendi serasında yetiştirdiği" aydın zümre" olarak tarif eden BULAÇ, "siyasî kültürümüzün demokrasiyi engelleyen sebepleri ise üç maddede topluyor:1)Demokrasini bizim kültürümüzüm dışında meydana gelmesi. Halbuki "demokrasi "İslamla yüzleşmeden hiçbir İslam Ülkesinde kök salamaz. 2)"İslam dünyasının içinde bulunduğu hegemonik konjonktür demokrasiye doğrudan bir engel teşkil etmesi.3)"Aydınlanma"dan beslenen bir pozitivist despotizm olgusu;Cumhuriyet'in demokratikleşmesini engellemekte.(2.28, 32, 33)
"SİYASALLAŞMA" HEZEYANI
BULAÇ, "modern demokrasi"lerde, "siyasallaşmak, siyasallaşıyor" söyleminin bir "suç" olarak ortaya konulamayacağını belirtiyor ve tabiiki "ezber bozuyor." BULAÇ, "modern demokrasi"lerde "tek yol siyaset"tir. Çünkü "siyasetin ilgi alanına girmeyecek hiçbir konu yoktur. Çünkü hukukî(meşrû), kanunî(Legal) "tek yol siyaset"tir.(s.34)
Eserlerinde "ufuk açıcı" ve perspektif" kazandırıcı da olan BULAÇ'ın bu "görüşleri"ni okurken; Türkiyemizdeki tecrübeli "siyasetçiler"imizden dahi duyduğumuz"Ergenekon siyasallaşıyor....Başörtüsü siayasallaşıyor...."gibi cümlelerin, ne kadar da "sığ", "vulger", "yüzeysel" ve "kof" olduğunu da anlıyorsunuz.
Neticede BULAÇ, "Türk Modernleşme Projesi"ni, "tabiatı gereği anti-demokratiktir. Zira ne Batılı demokrasilere itimadı vardır: ne İslamiyet'in referans çercevesini çizdiği müzakereci siyasete hayat tanımaktadır."(s.35) demektedir.
"Devlet ve Siyaset" bölümünde BULAÇ'ın yaptığı "sistem" tanımı ise şöyle:Katılımı, şeffaflığı redden, demokratik rejimin işlemesine izin vermeyen bünyevî yapıdır.(s.41)"Siyasetin patronunun da Devlet" olduğunu ifade eden BULAÇ;Siyasetin en önemli aktörü ve yapıcısı sivil toplum değil, devlet olmaktadır"(s.43) demekte.
"Siyasî kombinazonda, asalak olmayan, devlet'ten beslenmeden varolabilenler" e ise "Devlet'in "zorluk üstüne zorluk" çıkarttığını, 'hayat alanlarını tıkadığını" ifade etmekte.(s.44)
Devlet'in "yerli burjuva zümresi", yani "bebeği"nin aslında "fil" olduğunu da eklemekte.(s.45)
Yine BULAÇ; "Türkiye'de siyaseti 'sivil siyasetçiler' değil; devlet yapıyor. Devlet, Türkiye'de herşeyi, herkesten en iyi bilen, en doğru kararı veren ve aslında kendisinden başka hiç kimseye güveni olmayan gayr-i şahsî bir aygıttır" şeklinde "devlet" tanımı da yapmakta.(s.35)
"Köy'den kent'lere göçün "siyaseti de şekilllendirdiğini ve "merkezdeki çekirdeği" de "rahatsız" ettiğini vurgulamakta. BULAÇ, Rusya-İran ve Türkiye'nin tarihî gelişim benzerliklerine de dikkat çekmekte ve "geleceğin Türkiyesi tasavvuru" namına şu cümleleri yazmakta:"Geleceğin Türkiyesi, ya İran ve Rusya gibi gerekli reformları yapacak; ya da çok daha derin krizin içine yuvarlanacak."(s75)Ve "reform" olarak da, "5 Mes'eleyi"; "Güneydoğu Mes'elesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kamu reformu, din-devlet ilişkileri ve dış politika alanı" olarak belirtmekte.(s75)
2009'lar Türkiyesi'ndeki "Devlet'in Çürümüşlüğü"nü ortaya koyan "Ergenekon Tartışmaları"na, daha 1996'larda MHP'nin Merhum Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ tarafından, "Devlet'in çürüme içinde olduğu"nun belirtildiğini ifade etmekte ve "Devlet eleştirisi, devlet düşmanlığı değildir" demekte.(s.98, 101)
Eserinin "Merkez Sağ ve Merkez Sol" bölümünde, "Türk Siyaseti'nde Demirel'in Yeri"ni ise BULAÇ, şu cümleleri ile ifade etmekte:"Aslında 'Konuşan Türkiye' , sadece Demirel'in konuştuğu; 'Kusursuz Demokrasi' ise sadece Demirel'in serbest siyaset yaptığı demokrasidir!"(s.123)"1991 seçimlerimde 'Konuşan Türkiye' dedi, insanları peşine taktı;ama Türkiye'yi konuşanların ağır cezalara çarptırıldığı ülke hâline getirdi...1980'lerden sonra din, laiklik, düşünce özgürlüğü gibi konularda ne söylediyese, iktidara geldiğinde tam tersini yaptı. "Kürt realitesi"ni tanıdığını ilan etti, arkasından bunu ağzına alan herkesin 'bölücü ve bölücülere destek veren gafiller' olduğunu söyledi...Turgut ÖZAL'a kan kusturdu...28 Şubat postmodern darbe sürecini ustalıkla yönetmek oldu.!(s.128)
BULAÇ, "Türk Siyaseti'nde Ecevit'in Yeri" diyebileceğimiz kısımlarda ise "18 senedir aynı elbiseyi giyiyorum.Çünkü bana bakıp da acı çekecek milyonlarca kız ve kadın var'diyen eşi Rahşan'ın sadeliğini, giyim-kuşam anlayışını 'takdir' ettiğini belirtiyor.(s.132)
Yine "Merkez Sağ ve Merkez Sol"un incelendiği bu bölümde, "Sağ Partiler" için iki önemli tesbitte bulunmakta:"'Sağ Partiler, her zaman çevre güçlere ihanet etmişlerdir. Önce desteklerini almış, arkasından onlara(millete demek istiyor İ.G.) sırtlarını çevirmişlerdir.'(s.140) 'Türkiye'de halkı(milleti dese daha doğru olurdu İ.G.) en çok aldatan, Sağ Partiler olmuştur.'(s.161)
ANAP, DYP, DSP,CHP,MHP hakkındaki "tahlil"lerinden sonra "BBP ve Gelecği" kısmında ise "Yazıcıoğlu Hareketi" hakkında şu görüşlerini belirtiyor:"YAZICIOĞLU ve arkadaşları TÜRKEŞ ve yakın çevresine başkaldırarak 'bağımsız' bir hareket başlattılar.YAZICIOĞLU ve çevresinde İslamî hassasiyet baskındır. En çok değer verdikleri şey dürüstlüktür ki, siyasetin buna ihtiyacı olduğu açıktır. BBP'liler zaman zaman bir İslamcı gibi hareket etmektedirler. Gençlik tabanı da çoğu zaman Millî Görüş'ün tabanı ile büyük bir örtüşme içindedirl.Ayrılma esnasında YAZICIOĞLU Hareketi'nin hem Türkiye'deki İslamî Hareket'e yeni ve dinamik bir boyut katacağına, hem de Türk Milliyetçilerini zaman içinde İslamcı bir çizgiye çekeceğine dair köklü bir inanç besledi. Ancak zaman geçtikçe seçmen tabanını genişletemedi, daha geniş kesimlere ulaşamadı.(s.176)
Bu kısmı okuduğumda "şu notu" yazmışım:"Ancak hiçbir BBP'li, Alperen, Nizam-ı Alem'ciye 'Ben İslamcıyım" dedirtemezsiniz. Çünkü "İslamcılar'ın veballerini" yüklenmek istemezler. İkincisi, 'YAZICIOĞLU HAREKETİ', BBP, Alperen, Nizam-ı Alem'ciler, "Ülkücü Hareket"ten başka birşey değildir.(09.08.09 tarihinde)
TÜRKİYE'DEKİ MÜSLÜMANLARIN SİYASETLE İŞTİGALLERİ
Ali BULAÇ, eserinin "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'deki Müslümanların "siyasetle uğraşmaları" ve yaşanılanlar hakkında biraz merak uyandırıcı şekilde şu görüşlerini ifade ediyor:
1)'Türkiye'de yaşayan Müslümanların açık kimlik beyanında bulunup, bağımsız bir parti bünyesinde, kamusal hayatın en önemli alanlarından biri olan siyasetle uğraşmaları, ancak 1970'li yıllarda başlar. 12 Mart Muhtırası öncesi Millî Nizam Partisi(MNP)'nin kuruluşu; sonrasında Millî Selamet Partisi(MSP)'nin kuruluşu.(s.183,184)
2)"Biz açıktan siyasete katılıp demokratik haklarımızı kullanacağız ve iktidar olmak için halkın desteğini alacağız'düşüncesinde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çizgisi;"sağ milliyetçi partileri destekleyip taleplerimizi dolaylı yoldan gerçekleştirmeye çalışacağız" düşüncesindeki "Nur Cemaatleri, Süleymancılar ve kısmen diğer cemaatler "ile "iki farklı tutum"un sergilenişi...((s.187)
Eserinin bu bölümleri, böyle "tavır/tutum alışlar"ın detaylarını meraklandırırken; BULAÇ yine eserinin "önsöz"ünde yaptığı "AKP, AK PARTİ de Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin diğer koludur"'kabul'üne izafen ; "..nihayetinde AK PARTİ, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) tarlasında yetişmiştir."(s.194) demekte ve "Eğer uluslararas konjonktür ve içerdeki şartlar müsait olsaydı, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin en son partisi veya AK PARTİ "Müslüman Demokrat" adını alırdı"(s.196) demekte.
1991'DEKİ 'SEÇİM İTTİFAKI, BİR PROJENİN PARÇASIYDI'
Ali BULAÇ, eserinin yine "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'de Müslümanların "siyasetle iştigalleri" ve "iki farklı tutum "alışlarını hatırlattıktan sonra; 1991'deki 'RP-MHP-IDP' arasında yapılan "seçim ittifakı"nın "basit bir siyasî ittifakın ötesinde, bir projenin parçasıydı" tesbitini de yapmakta.(s.204)"Bu sayede Kürtler ve Kürt hareketiyle İslam arasındaki ilişki koparılmak istendi ki, bu PKK'nın gelişmesini sağladı"(s.204) demekte.
Eğer 1991'deki "Seçim İttifakı" yapılmasaydı, "Masonik-Haçlı Gül"ünü partisinin "bayrağı" yapan "Demokratik Toplum Partisi" de olmazdı, dedirten BULAÇ'ın bu görüşleri;BBP'nin Merhum Genel Başkanı Şehid Muhsin YAZICIOĞLU'nun, bilinenin aksine "seçim ittifakı"na karşı çıkmasındaki "basiretliliği"ni de ortaya koyuyordu. BULAÇ, 'Refah Partisi'nin tepesine doğru çıkıldığında, söylemin giderek merkezileştiğini ve sistemden farklı politikalar üretmediği gözleniyordu"(s.205) diye de yazmakta. Ve yine RP'nin böyle bir "İttifak"ı ile "Kürt Mes'elesi" tıkanma noktasına gelmiştir " demekte.
Ayrıca RP'nin "büyüme" dönemlerinde türeyen "müraîler"i ise "profesyonel hacıyatmazlar" olarak tanımlamakta ve "İslamî Mafya Grupları..."(s.212)nı aynen yazabilmekte. Böyle bir tanımlamayı, doğrusu, başka yerlerde okuduğumu hatırlayamıyorum. Tamamiyle BULAÇ'a ait tanımlar. Bu tanımlarla ilgili ileride bir iki cümle daha ekleyeceğiz.
BULAÇ, RP'nin "Ermenistan Mes'elesi'nde de "çok yanlış' yaptığını; "(Haşa) "Muhammed Aleyhisselamı aşarcasına, (haşa) Allah'ı aşarcasına mes'eleye yaklaşıldığını" da vurgulamakta.(s.206)
ANEKDOT BİR
Ali BULAÇ'ın "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri" isimli "en son eser"inde, kendisini "yakînen" tanımamızı kolaylaştırıcı "ilginç anekdotlar" a yer vermiş. Eserinin 213 ve 214. sayfalarında anlattığı ilk anekdotunda, Suriyeli yaşlı bir zatın "semaye/kapital"in önemine dikkat çekici sohbeti akabinde; MSP Mardin Teşkilatı'na 'Toprak Ağaları'na (sermayeye) karşı astıkları bildirinin tekraren indirildiği ve bu işi de kendisi de "toprak ağası" olan dönemin Mardin MSP milletvekili Fehim ADAK'ın 'reel politik hareketle yaptığını, sonradan öğrendiklerini" de yazıyor.
ANEKDOT İKİ ve ÜÇ
BULAÇ, "Hayatının hiçbir döneminde aktif siyasete girmeyi düşünemiş ve İslamiyet'in doğru anlaşılmasından başka kaygısı olmamış bu satırların yazarı"(s.240) diye kendini tanımladıktan sonra, "Şevki YILMAZ" hakkında yazdığı yazıdan dolayı yaşadığı baskıyı da dile getirmiş."1978'de de ağır baskı yaşadığı"nı belirtmiş.1978'de "Şevki YILMAZ"la ilgili yazdığı yazıdan dolayı "tehdit telefonları" almaya başladığını, "Sen kim oluyorsun da Şevki YILMAZ aleyhinde böyle şeyler yazıyorsun?O geleceğin İslam lideri ve Türkiye'nin Başbakanı'dır. Erbakan bile onun eline su dökemez" diyorlardı.(s.240)"Derken , birgün belinde silahı iri yarı bir adam beni İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde kıstırdı. Bir odaya kapattı ve günlerdir beni öldürmek için aradığını söyledi. Yüzünde derin bir nefret vardı. Beni infaz etmekle davaya büyük bir hizmette bulunacağını düşünüyordu. Allah'dan durumdan haberdar olan birkaç arkadaş hemen odaya daldılar ve açıkca söylemem gerekirse belki de son anda elinden kurtardılar."(s.242)
BULAÇ, yine 1978'de, Tepebaşı'nda bir toplantıda yaptığı konuşmada, Necip Fazıl KISAKÜREK'i eleştirdiğinden dolayı , Ülkücü Gençlerin saldırı ve tacizine uğradığını da yazıyor. "Necip Fazıl'ı eleştirdiğim için saldırıya uğradım ve Ülkücü Gençler Fatih, Yavuz Selim'de oturduğum evde beni ve ailemi taciz etmeye başladılar. Sonunda iki üç gün içinde, sağanak yağmur altında Fatih'den Güngören'e taşınmak zorunda kaldım"(s.241) demekte...
MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ)'NİN HUSUSİYETLERİ
"Millî Görüş(/Erbakan Hareketi'ni) ve tabiki "İslamcılar"ı anlama cehdi adına BULAÇ, bu "Hareket"in bazı hususiyetlerini şöyle sıralıyor:
1) Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.), sanıldığının aksine "dinî" değil "sosyolojik bir zemin"(Göç ve Kent demek istiyor İ.G.) oturmaktadır...Hiçbir zaman teokratik bir fikir veya talep olmamıştır."
2)"...Hareket'in saf bir dinî hareket olduğunu söylemek yanıltıcı olur...Göçün ve kentin partisidir."(s.301)
3)"...Bir cemaat hareketidir de...Siyasî temsil rolünü üstlenen bir cemaat."
4)"...Çok partili siyasî hayatımızın en sivil ve yegane gerçek siyasî hareketi sayılır."
5)"Referans aldığı sosyolojik gövde, 'göçün ve kentin partisi yapmıştır."
6)"Millî Görüş (/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin içinden çıkan iki partinin, yani AKP ile SP'nin yine de ilk iki büyük parti durumunda olması..."
7)"...Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çoğulcu demokrasinin yumuşak karnıdır."(s.301, 302)
BULAÇ'ın bu eserinin 305. sayfasınada şu notları yazmışım:Şahsen "Kürt Mafyası", "Ülkücü Mafya" gibi kavramları çok duymuş ve okumuştum amma "İslamî Mafyalar" kavramını, "Cumhuriyet Gazetesi"nde bile okumamış, duymamıştım. Demek ki bir "vakıa", bir "olgu..."(11.08.09 tarihinde)
"MEDİNE VESİKASI/SÖZLEŞMESİ" TARTIŞMALARI
Belki de daha ayrıntılı bir şekilde ele alınması gereken bu "tartışmayı", eserinin 328. sayfasına geldiğinizde yine hatırlıyorsunuz.
"Siyasî toplumun ve kamusal hayatın ancak karşılıklı müzakere ve mutabakatla tayin ve tesbit edilebileceğini öngören "Vesika", "Sözleşme."Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Yahudiler ve bazı müşrik Putperestlerle yaptığı "Sözleşme..."
"...Daha fazla demokrasi...Daha fazla özgürlük...Herkes için demokrasi...Herkes için özgürlük..."
Belki de "yazı dizimiz"in bu kısımlarını yazarken; "titrisiz münevver" Taha AKYOL'un "Medine'den Lozan'a"(**) isimli eserini tekraren okumak gerekecek.
Hemen hemen tekraren okuduğumuzda ise "ufuk açıcı" AKYOL; temelde "Medine Sözleşmesi'nin 'pratik bir uygulama' olduğunu, tekrarının olmadığını, çünkü "Allah indinde tek din İslam'dır" ayetinin gelişi ile gayr-i müslimlere tanınan özgürlük değişmeyecek fakat statüleri değişecek' demekte ve "Sözleşme(veya Vesika)" yerine "zımmî statüsü"ne geçildiğini vurgulamakta.
"Medine'den Lozan'a" isimli eserinde, neredeyse müstakilen bu mes'eleyi masaya yatıran AKYOL;âdeta BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" tezini, "Çok-Hukuklu Sistem" görüşünü "çürütmekte"dir. BULAÇ'ı, "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı'(s.46) ve 'İdeolog' olarak "kimlik" tanımlaması yapan AKYOL;BULAÇ'ın böyle bir "görüş" veya "tez"i ile neticede "Türkiye'nin Konfederasyona dönüşebileceği, 'Halkların Kardeşliği' noktasına gidilebileceği, 'devlet içinde devlet'lerin oluşabileceğini; "hukuk kabileleri federasyonu"nun ortaya çıkacağını ve "parçalanabileceğini" belirmekte. Kaldı ki, AKYOL'a göre "çok-hukuklu sistem" düşüncesi bir "Sevr Projesi" ve "Sevr Antlaşması"nın 149. maddesidir.
Halbuki "millet" olma, "üniter(tekli)" hukuk" ile mümkündür.
AKYOL, bahse konu eserinin sonlarında, "BULAÇ'IN GETTOLARI" ismini verdiği toplam 18 sayfalık(s.182-190) kısımda, BULAÇ'ın "yanlışlığı"nı özetlemekte. Fakat bilhassa şu cümleleri ile BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" görüşünün papucunu dama atmakta:"...Medine Vesikası örneği tek kelime ile saçmadır! O yüzden hiçbir akademisyen bu arada hiçbir fıkıh âlimi tarafından itibar görmemiştir...Bu öneriler nitelik bakımından da Neo-Jakoben'dir."(s.184)
AKYOL, bahse konu eserinde, cümleler halinde de olsa, zaman zaman bu "görüşü" "sığ" dea olsa savunan Bahri ZENGİN'e de atıf lar yapmaktadır..Eserinin sonundaki "Pakistan Dersleri "ile "Medine Sözleşmesi" babında "çok-hukuklu sistemi"n yanlışlığını, millet olabilmek ve "milletleşebilmek" için "üniter/tekli hukuk"un önemini de vurgulamaktadır.
TÜRKİYE'DEKİ "SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI"(STK), ASLINDA "SİVİL DEVLET KURULUŞLARI"(SDK)'DIR
BULAÇ, eserinde, "28 Şubat Post Modern Darbe" bölümünde, yaşanılanları ayrıntılı bir şekilde (s.323-537) anlatmakla kalmamakta, "sorgulamalar" da yapmaktadır. "Sivil Toplum Mefhumu" sorgulaması bunlardan biri. Ve şu tesbiti yapıyor:"Bir 28 Şubat sürecinde anlaşılmıştır ki, Türkiyemizdeki "Sivil Toplum Kuruluşları"(STK), aslında "Sivil Toplum Kuruluşu" değil; "Sivil Devlet Kuruluşları"(SDK)'dır. (s.399, 400) Ki, yine eserinin iki yerinde CHP Genel Başkanı Dr. Deniz BAYKAL'ın, "En büyük sivil toplum örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri'dir" sözünü de hatırlatmakta.
Bana "ilginç" gelen ikinci açıklaması ise "Laiklerin Günahkar Psikolojisi" ile ilgili cümleleri. "28 Şubat Süreci"ne atfen, "Laikler, aynen Yahudi ve Hıritiyan günahkarın psikolojisini sergilediler. Yani "Haham"lar da, "Papaz"lar da,("Müslümanlar" da), kendileri gibi "günah işlesinler" talebi...Böyle bir talebin "Müslümanlar" da gerçekleşmesi arzusu. Kısaca, "Laikler demek istiyor ki; biz günah işliyoruz; Müslümanlar da bizim gibi günah işlesinler..."(s.434)
"İslamiyet'in belki de en az bilindiği ülke"(s.436) Türkiye tanımı yapan BULAÇ, "Laikler malum süreçte toplumun 'cehaleti'nden çokca faydalandılar"(s.436) demekte.
AK PARTİ DE MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ) PARTİSİ
BULAÇ, ayrıntılı bir şekilde anlattığı "28 Şubat Süreci" hakkındaki görüşlerinin akabinde, eserinin son bölümünde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'ndeki bölünme ve AKP'nin ortaya çıkışı hakkında ise şunları ifade ediyor:"...Kapatılan RP'nin bu soyguna karşı olduğu ve rantiyeci zümreleri ifşa etmeye çalıştığı için siyaseten linç edildiği gerçeği ortadaydı...RP'nin işlediği iki büyük suç vardı: Biri D-8'ler Projesi,diğeri denk bütçe ve havuz sistemi...
"Eğer 'Yenilikçiler' parti içinde kalıp mücadelelerine devam etselerdi, bir sonraki kongrede bu destek yüzde 70'e çıkacak ve olumlu yöndeki değişim talepleri daha somut çercevede karşılık bulacaktı. Böyle bir süreçte 'gelenekçiler'in değişimi algılaması daha kolay olurdu..."(s.596)
AK PARTİ de, RP'den "adalet"i,, MSP'den "kalkınma"yı miras almıştır..."(s.598)
SP, Millî Görüş Partilerinin son halkası değildi.Belki "ortodoks" formuydu; bu açıdan bakıldığında AK PARTİ de -bir miktar heretik- bir Millî Görüş Partisi olarak siyaset sahnesine giriş yaptı..."(s.600,601)
Eserin son sayfalarına şu notları yazmışım: 1)Son durum: AK PARTİ de, Millî Görüş/Erbakan Hareketi Partisi. Dolayısiyle ha SP, ha AK PARTİ...2)"11 aylık Başbakan Erbakan'ın yapamadığını, Başbakan Erdoğan yapıyor..."3)Dolayısiyle Millî Görüş'ün "tek partisi" AK PARTİ oluyor.4) Doğu ve Güney-Doğu Anadolu dahil, Saadet Partisi(SP), Türkiye'nin her yerinde "seçmen"lerce "siliniyor...""Seçmenler"i AKP'ye yöneliyor. Aslında zaten "Recep Tayyip ERDOĞAN da 'Millî Görüş Gömleği'ni çıkartmamıştı..."(15 Ağustos 2009 tarihinde)
(*): Ali BULAÇ, "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri), Çıra Yayınları, Mart 2009, 1.Basım, İstanbul
(**):Taha AKYOL, "Medine'den Lozan'a", Milliyet Yayınları,6. Baskı, Ocak 1998, İstanbul
12.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
Yazı Dizisi:
ÜÇ ESERİNDE ALİ BULAÇ'IN GÖRÜŞLERİ-1
(Millî Görüş/Erbakan Hareketi'ni ve "İslamcılar"ı Anlama Cehdi)
(Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)
Ali BULAÇ'ın "en son eseri" diyebileceğimiz ve "çok hacimli fakat "perspektif" kazandırıcı"Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri)eseri;"Din-Kent ve Cemaat Fethullah GÜLEN ÖRNEĞİ" ve "İslâm'dan Korkmalı mıyız?(Fanatizm-Fundamentalizm-İslamofobia" isimli eserleri ile BULAÇ'ın "görüşlerini" öğrenmiş olacağız.
"Yazı Dizisi" şeklinde tasarladığım bu "yazılarım "ile , aslında çoktandır yapmak istediğim(neredeyse iki yıldır) "Millî Görüş/ERbakan Hareketi'ni ve "İslâmcılar"ı Anlama Cehdi"ne de fiilen başlamış oluyorum.Bu "yazı dizisi"nin akabinde, inşaallah, nice zaman önce okuduğum "Mehmet BEKAROĞLU'nun kısaca "Siyasetin Sonu" isimli "hacimli" eserin "analizi" ile "cehd"imizi devam ettireceğim.
Ali BULAÇ, bu "hacimli" eserinin "önsöz"ünde, "Üçlü çalışması(Sülasiyesi)ndan" bahisle;ilk çalışması olarak "İslamcıların Üç Nesli"-ki 1856-1924birinci nesil;1950-1997,ikinci nesil ve 1997 sonrası, üçüncü nesil-;ikinci çalışması, incelediğimiz bu eseri ve üçüncü çalışması olarak daha henüz yayınlamadığı "Göçün ve Kentin İktidarı-Millî Görüş'ten Muhafazakar Demokrasiye Ak Parti" eseri..
BULAÇ, incelediğimiz eserinin daha "önsöz"ünde, "...bir koluyla Saadet Partisi(SP)'yle devam eden, diğer koluyla Ak Parti'yle peşpeşe iki defa iktidar olan siyasî çizginin hikayesini konu edinir", diyerekten ;"Millî Görüş Gömleği'ni çıkardım" diyenlerin aksine, aslında Ak Parti'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)Partisi olduğunu da deklare etmektedir."Üçlü Çalışması"nda zikrettiği ilk ve üçüncü eseri ile "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'nin Türk siyasetini ve Türk siyasetinin "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'i nasıl etkilediğini anlatmaya çalıştık" demekte ve "kimlik" olarak da, "Batı-dışı Modernleşme"yi uygulan 'parti' tanımı yapmakta.
"AKP'yi", Ak Parti'yi,2009'lar Türkiyesi'nde, aslında "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi Partisi "kabul"ü, "postula"sı ile peşin peşin "ezber de bozmakta"dır..2002-2009, yedi yıllık döneminde AKP veya Ak Parti'nin Genel Başkanı ve Başbakan; "bir harf ile" de olsa "dün"üne, "mazi"sine tek bir "laf" etmedi. Ancak çok sayıda "kazanımlar" kazanmalarına da vesile oldu. Varsa-yoksa "Türk Milliyetçilerine, Ülkücü Hareket "mensuplarına "çatan"; "bizim milliyetçiliğimiz 'bölgesel' değildir, 'etnik köken'e dayanmaz, 'din'e dayanmaz" tekerlemeleri ile kendince sahte/uyduruk "milliyetçilikler" geliştirdi. Mevcut siyasî iradenin başı; "yenilikçiler" kategorisi ile "yan çizdiği" "dün"üne "bir harf ile" de olsa, "efkar-ı umumiye(fikirler camiası)" huzurunda " hiç çatma"dı...
Hâlen yerel seviyelerde AKP'yi aslında ayakta tutan, omuzlayan ve omurgasını oluşturan, yine Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır. Kaldı ki 3. Olağan Kongresi sonrası da baktığımızda, AKP'yi sahiden ayakta tutan kadrolar, "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)nin kadrolarıdır.
Aslında bütün bu açıklamalar, Ali BULAÇ'ın da neredeyse "postula"sı, "kabul"ü olan ;AKP'nin de "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi)'in Partisi olduğunu ispatlamaktadır da...
Ne yazık ki, "tek başına iktidar"ın yedinci yılında bile(belki de ömrü boyunca), hâlen "Ben de Türk'üm" diyemeyen bir Başbakan ile karşı karşıyayız.
DEMOKRASİYE GEÇİŞİMİZ
Henüz "Yanlış Cumhuriyet"in tam metnini okuyamamış olsak da, basında yazılıp çizilenlerden anladığımız kadarı ile "Atatürk ile Yeni Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu ile 'Demokrasi'de sonlandırılmıştır." tezine BULAÇ, eserinde, 1946'larda "Demokrasi'ye istemeye istemeye, zoraki, neredeyse "çok gönülsüz "bir şekilde, "dış kaynaklı gelişmeler"in, "konjonturel zorlamalar"ın sonucu geçtiğimiz vurgusunu da yapmakta.BULAÇ, "Aksine bir konjonktür oluşsa, iktidar seçkinleri, Türkiye'yi demokratik olmayan bir Cumhuriyet'e geri götürme konusunda hiç tereddüt etmezler"(s14) demekte.Zikrettiğine göre, "DP'nin kuruluşu ve 14 Mayıs 1950 seçimleriyle iktidara gelmesi ile '27 Mayıs İhtilali'ne de "karar" verilmiştir. Neticede de "gönülsüz, zoraki, istemeye istemeye, itikliye-kakıklıya, dış zorlamalarla 'demokrasiye yeniden geçişimizin 'faturası' is e,neredeyse 'her yıla bir darbe' olmuştur.(s.15)Ve "Emperyalist küresel sistem, bilhassa da 11 Eylül 2001'den sonra Müslümanları "öteki"leştirerek/yok ederek, hegemonik meşruiyetini sürdürmektedir".(s.16)
ALİ BULAÇ, "eseri" boyunca iki kavramı neredeyse "sıkca" kullanmaktadır:"İktidar Seçkinleri" ve "Merkezdeki Çekirdek" "İktidar Seçkinleri" ile "tepeden inmeci zihniyeti," baskıcıları, dayatmacıları ifade etmekte;"Merkezdeki Çekirdek" kavramı ile "iktidar seçkinleri"nin oluşturduğu dayanışma"yı, ekonomik, bürokratik ve politik ayrıcalıklara sahip zümreleri;"Cumhuriyetçiliği,Devletçiliği ve Laikliği";"bürokratik idarî merkezi"(s.17,106,391,529)çağrıştırmakta..BULAÇ", "Merkezdeki Çekirdek" kavramıni "asabiyyet" kavramı ile özdeşleştirerek; "hukuk dışı refleksleri" yani "darbe girişimçileri, darbecileri" vurgulamak istiyor.(s.11)
Yirmi yedi yıl(1923-1950)"Türkiye'yi bir başına yönetmiş" bir 'zihniyet'in "vesayetçi", "emrediciliği" ile "demokrasinin bağdaştırılamayacağını da belirtmekte. "Ankara kriterleri", aslında böyle bir zihniyetin "kriterleri"dir demekte.(s.17)
İşte Türkiyemi'zdeki "sancı"ların temelinde, "demokrasi"ye bu şekilde geçişimizin de payı olmalı elbette. "İktidar seçkinleri"nden oluşan "Merkezdeki çekirdek"in marifetleri ile Türkiyemizin "yakın tarihi" de ancak böyle şekillenirdi. Gerçekten, sahiden, Osmanlı'nın 'Meşrutiyetleri" ile başlayan "vetire"ler, "süreç"ler, "tabiî bir şekilde idame ettirebilinseydi, belki de "yakın tarihimiz " böyle şekillenmeyecekti.
SEÇİM-BİAT-ŞURA
BULAÇ, "İslam Siyaset Modeli"nin esas kavramları olan "seçim-biat-şura"nın uygulamalarının, aslında "arızalı" olduğunu belirtmekte. "Seçim"ler "tam adaletli" yapılamamakta; "biat yani hukukun üstünlüğü ise üstünlerin hukukuna dönüşmüş durumda; "şura" ise kayfiliklerle dolu "yönetim"leri, "yöneticiler"i ortaya çıkarmıştır. Ve yedi yıldır "tek başına iktidar" olan Ak Parti'nin, "adaletsiz seçim sistemi"ni değiştirmediğini, "adil olmayan 'seçim sistemleri ile "iktidar" olanlar, ne derece "meşru" olabiliyorlar ki ?",demekte. (s.10)
(1923-1938) ve (1938-1950)Mustafa Kemal ATATÜRK ve İNÖNÜ dönemleriyle "siyasî kültürümüzde, "rejim=devlet; devlet=milletin efendisi"ne dönüşmüştür.(s.20, 21)"Rejim tehlikededir"in "künhü" böyle bir siyasî kültüre sahip olmammızdandır. "Behice Boran bir zamanlar rejim için en büyük tehditti. Ölünce cenazesi resmî törenle defnedildi. Nazım Hikmet tehditti, itibarı iade edildi.Kürtçe konuşmak yasaktı, TRT-6(Şeş) Kürtçe yayına geçti, rejime birşey olmadı. (s.21)
"Çoğulcu" ve demokratlık" kavramlar da, "sağcı" ve "solcu" zihniyet sahiplerince ve seçkinlerce"kirletildi."
Faşizm'in, Komünizm'in "çöktüğü" bir çağda, hatta "günümüz Rus komünistlerinin bile "değiştiği" (eski Komunist zihneyette değiller artık)
"Türk ModernleşmeProjesi"nin askerler, sivil bürokrasi ve "kendi serasında yetiştirdiği" aydın zümre" olarak tarif eden BULAÇ, "siyasî kültürümüzün demokrasiyi engelleyen sebepleri ise üç maddede topluyor:1)Demokrasini bizim kültürümüzüm dışında meydana gelmesi. Halbuki "demokrasi "İslamla yüzleşmeden hiçbir İslam Ülkesinde kök salamaz. 2)"İslam dünyasının içinde bulunduğu hegemonik konjonktür demokrasiye doğrudan bir engel teşkil etmesi.3)"Aydınlanma"dan beslenen bir pozitivist despotizm olgusu;Cumhuriyet'in demokratikleşmesini engellemekte.(2.28, 32, 33)
"SİYASALLAŞMA" HEZEYANI
BULAÇ, "modern demokrasi"lerde, "siyasallaşmak, siyasallaşıyor" söyleminin bir "suç" olarak ortaya konulamayacağını belirtiyor ve tabiiki "ezber bozuyor." BULAÇ, "modern demokrasi"lerde "tek yol siyaset"tir. Çünkü "siyasetin ilgi alanına girmeyecek hiçbir konu yoktur. Çünkü hukukî(meşrû), kanunî(Legal) "tek yol siyaset"tir.(s.34)
Eserlerinde "ufuk açıcı" ve perspektif" kazandırıcı da olan BULAÇ'ın bu "görüşleri"ni okurken; Türkiyemizdeki tecrübeli "siyasetçiler"imizden dahi duyduğumuz"Ergenekon siyasallaşıyor....Başörtüsü siayasallaşıyor...."gibi cümlelerin, ne kadar da "sığ", "vulger", "yüzeysel" ve "kof" olduğunu da anlıyorsunuz.
Neticede BULAÇ, "Türk Modernleşme Projesi"ni, "tabiatı gereği anti-demokratiktir. Zira ne Batılı demokrasilere itimadı vardır: ne İslamiyet'in referans çercevesini çizdiği müzakereci siyasete hayat tanımaktadır."(s.35) demektedir.
"Devlet ve Siyaset" bölümünde BULAÇ'ın yaptığı "sistem" tanımı ise şöyle:Katılımı, şeffaflığı redden, demokratik rejimin işlemesine izin vermeyen bünyevî yapıdır.(s.41)"Siyasetin patronunun da Devlet" olduğunu ifade eden BULAÇ;Siyasetin en önemli aktörü ve yapıcısı sivil toplum değil, devlet olmaktadır"(s.43) demekte.
"Siyasî kombinazonda, asalak olmayan, devlet'ten beslenmeden varolabilenler" e ise "Devlet'in "zorluk üstüne zorluk" çıkarttığını, 'hayat alanlarını tıkadığını" ifade etmekte.(s.44)
Devlet'in "yerli burjuva zümresi", yani "bebeği"nin aslında "fil" olduğunu da eklemekte.(s.45)
Yine BULAÇ; "Türkiye'de siyaseti 'sivil siyasetçiler' değil; devlet yapıyor. Devlet, Türkiye'de herşeyi, herkesten en iyi bilen, en doğru kararı veren ve aslında kendisinden başka hiç kimseye güveni olmayan gayr-i şahsî bir aygıttır" şeklinde "devlet" tanımı da yapmakta.(s.35)
"Köy'den kent'lere göçün "siyaseti de şekilllendirdiğini ve "merkezdeki çekirdeği" de "rahatsız" ettiğini vurgulamakta. BULAÇ, Rusya-İran ve Türkiye'nin tarihî gelişim benzerliklerine de dikkat çekmekte ve "geleceğin Türkiyesi tasavvuru" namına şu cümleleri yazmakta:"Geleceğin Türkiyesi, ya İran ve Rusya gibi gerekli reformları yapacak; ya da çok daha derin krizin içine yuvarlanacak."(s75)Ve "reform" olarak da, "5 Mes'eleyi"; "Güneydoğu Mes'elesi, gelir dağılımındaki adaletsizlik, kamu reformu, din-devlet ilişkileri ve dış politika alanı" olarak belirtmekte.(s75)
2009'lar Türkiyesi'ndeki "Devlet'in Çürümüşlüğü"nü ortaya koyan "Ergenekon Tartışmaları"na, daha 1996'larda MHP'nin Merhum Genel Başkanı Alparslan TÜRKEŞ tarafından, "Devlet'in çürüme içinde olduğu"nun belirtildiğini ifade etmekte ve "Devlet eleştirisi, devlet düşmanlığı değildir" demekte.(s.98, 101)
Eserinin "Merkez Sağ ve Merkez Sol" bölümünde, "Türk Siyaseti'nde Demirel'in Yeri"ni ise BULAÇ, şu cümleleri ile ifade etmekte:"Aslında 'Konuşan Türkiye' , sadece Demirel'in konuştuğu; 'Kusursuz Demokrasi' ise sadece Demirel'in serbest siyaset yaptığı demokrasidir!"(s.123)"1991 seçimlerimde 'Konuşan Türkiye' dedi, insanları peşine taktı;ama Türkiye'yi konuşanların ağır cezalara çarptırıldığı ülke hâline getirdi...1980'lerden sonra din, laiklik, düşünce özgürlüğü gibi konularda ne söylediyese, iktidara geldiğinde tam tersini yaptı. "Kürt realitesi"ni tanıdığını ilan etti, arkasından bunu ağzına alan herkesin 'bölücü ve bölücülere destek veren gafiller' olduğunu söyledi...Turgut ÖZAL'a kan kusturdu...28 Şubat postmodern darbe sürecini ustalıkla yönetmek oldu.!(s.128)
BULAÇ, "Türk Siyaseti'nde Ecevit'in Yeri" diyebileceğimiz kısımlarda ise "18 senedir aynı elbiseyi giyiyorum.Çünkü bana bakıp da acı çekecek milyonlarca kız ve kadın var'diyen eşi Rahşan'ın sadeliğini, giyim-kuşam anlayışını 'takdir' ettiğini belirtiyor.(s.132)
Yine "Merkez Sağ ve Merkez Sol"un incelendiği bu bölümde, "Sağ Partiler" için iki önemli tesbitte bulunmakta:"'Sağ Partiler, her zaman çevre güçlere ihanet etmişlerdir. Önce desteklerini almış, arkasından onlara(millete demek istiyor İ.G.) sırtlarını çevirmişlerdir.'(s.140) 'Türkiye'de halkı(milleti dese daha doğru olurdu İ.G.) en çok aldatan, Sağ Partiler olmuştur.'(s.161)
ANAP, DYP, DSP,CHP,MHP hakkındaki "tahlil"lerinden sonra "BBP ve Gelecği" kısmında ise "Yazıcıoğlu Hareketi" hakkında şu görüşlerini belirtiyor:"YAZICIOĞLU ve arkadaşları TÜRKEŞ ve yakın çevresine başkaldırarak 'bağımsız' bir hareket başlattılar.YAZICIOĞLU ve çevresinde İslamî hassasiyet baskındır. En çok değer verdikleri şey dürüstlüktür ki, siyasetin buna ihtiyacı olduğu açıktır. BBP'liler zaman zaman bir İslamcı gibi hareket etmektedirler. Gençlik tabanı da çoğu zaman Millî Görüş'ün tabanı ile büyük bir örtüşme içindedirl.Ayrılma esnasında YAZICIOĞLU Hareketi'nin hem Türkiye'deki İslamî Hareket'e yeni ve dinamik bir boyut katacağına, hem de Türk Milliyetçilerini zaman içinde İslamcı bir çizgiye çekeceğine dair köklü bir inanç besledi. Ancak zaman geçtikçe seçmen tabanını genişletemedi, daha geniş kesimlere ulaşamadı.(s.176)
Bu kısmı okuduğumda "şu notu" yazmışım:"Ancak hiçbir BBP'li, Alperen, Nizam-ı Alem'ciye 'Ben İslamcıyım" dedirtemezsiniz. Çünkü "İslamcılar'ın veballerini" yüklenmek istemezler. İkincisi, 'YAZICIOĞLU HAREKETİ', BBP, Alperen, Nizam-ı Alem'ciler, "Ülkücü Hareket"ten başka birşey değildir.(09.08.09 tarihinde)
TÜRKİYE'DEKİ MÜSLÜMANLARIN SİYASETLE İŞTİGALLERİ
Ali BULAÇ, eserinin "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'deki Müslümanların "siyasetle uğraşmaları" ve yaşanılanlar hakkında biraz merak uyandırıcı şekilde şu görüşlerini ifade ediyor:
1)'Türkiye'de yaşayan Müslümanların açık kimlik beyanında bulunup, bağımsız bir parti bünyesinde, kamusal hayatın en önemli alanlarından biri olan siyasetle uğraşmaları, ancak 1970'li yıllarda başlar. 12 Mart Muhtırası öncesi Millî Nizam Partisi(MNP)'nin kuruluşu; sonrasında Millî Selamet Partisi(MSP)'nin kuruluşu.(s.183,184)
2)"Biz açıktan siyasete katılıp demokratik haklarımızı kullanacağız ve iktidar olmak için halkın desteğini alacağız'düşüncesinde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çizgisi;"sağ milliyetçi partileri destekleyip taleplerimizi dolaylı yoldan gerçekleştirmeye çalışacağız" düşüncesindeki "Nur Cemaatleri, Süleymancılar ve kısmen diğer cemaatler "ile "iki farklı tutum"un sergilenişi...((s.187)
Eserinin bu bölümleri, böyle "tavır/tutum alışlar"ın detaylarını meraklandırırken; BULAÇ yine eserinin "önsöz"ünde yaptığı "AKP, AK PARTİ de Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin diğer koludur"'kabul'üne izafen ; "..nihayetinde AK PARTİ, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) tarlasında yetişmiştir."(s.194) demekte ve "Eğer uluslararas konjonktür ve içerdeki şartlar müsait olsaydı, Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin en son partisi veya AK PARTİ "Müslüman Demokrat" adını alırdı"(s.196) demekte.
1991'DEKİ 'SEÇİM İTTİFAKI, BİR PROJENİN PARÇASIYDI'
Ali BULAÇ, eserinin yine "Göçün ve Kentin Partisi" kısmında, Türkiye'de Müslümanların "siyasetle iştigalleri" ve "iki farklı tutum "alışlarını hatırlattıktan sonra; 1991'deki 'RP-MHP-IDP' arasında yapılan "seçim ittifakı"nın "basit bir siyasî ittifakın ötesinde, bir projenin parçasıydı" tesbitini de yapmakta.(s.204)"Bu sayede Kürtler ve Kürt hareketiyle İslam arasındaki ilişki koparılmak istendi ki, bu PKK'nın gelişmesini sağladı"(s.204) demekte.
Eğer 1991'deki "Seçim İttifakı" yapılmasaydı, "Masonik-Haçlı Gül"ünü partisinin "bayrağı" yapan "Demokratik Toplum Partisi" de olmazdı, dedirten BULAÇ'ın bu görüşleri;BBP'nin Merhum Genel Başkanı Şehid Muhsin YAZICIOĞLU'nun, bilinenin aksine "seçim ittifakı"na karşı çıkmasındaki "basiretliliği"ni de ortaya koyuyordu. BULAÇ, 'Refah Partisi'nin tepesine doğru çıkıldığında, söylemin giderek merkezileştiğini ve sistemden farklı politikalar üretmediği gözleniyordu"(s.205) diye de yazmakta. Ve yine RP'nin böyle bir "İttifak"ı ile "Kürt Mes'elesi" tıkanma noktasına gelmiştir " demekte.
Ayrıca RP'nin "büyüme" dönemlerinde türeyen "müraîler"i ise "profesyonel hacıyatmazlar" olarak tanımlamakta ve "İslamî Mafya Grupları..."(s.212)nı aynen yazabilmekte. Böyle bir tanımlamayı, doğrusu, başka yerlerde okuduğumu hatırlayamıyorum. Tamamiyle BULAÇ'a ait tanımlar. Bu tanımlarla ilgili ileride bir iki cümle daha ekleyeceğiz.
BULAÇ, RP'nin "Ermenistan Mes'elesi'nde de "çok yanlış' yaptığını; "(Haşa) "Muhammed Aleyhisselamı aşarcasına, (haşa) Allah'ı aşarcasına mes'eleye yaklaşıldığını" da vurgulamakta.(s.206)
ANEKDOT BİR
Ali BULAÇ'ın "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri" isimli "en son eser"inde, kendisini "yakînen" tanımamızı kolaylaştırıcı "ilginç anekdotlar" a yer vermiş. Eserinin 213 ve 214. sayfalarında anlattığı ilk anekdotunda, Suriyeli yaşlı bir zatın "semaye/kapital"in önemine dikkat çekici sohbeti akabinde; MSP Mardin Teşkilatı'na 'Toprak Ağaları'na (sermayeye) karşı astıkları bildirinin tekraren indirildiği ve bu işi de kendisi de "toprak ağası" olan dönemin Mardin MSP milletvekili Fehim ADAK'ın 'reel politik hareketle yaptığını, sonradan öğrendiklerini" de yazıyor.
ANEKDOT İKİ ve ÜÇ
BULAÇ, "Hayatının hiçbir döneminde aktif siyasete girmeyi düşünemiş ve İslamiyet'in doğru anlaşılmasından başka kaygısı olmamış bu satırların yazarı"(s.240) diye kendini tanımladıktan sonra, "Şevki YILMAZ" hakkında yazdığı yazıdan dolayı yaşadığı baskıyı da dile getirmiş."1978'de de ağır baskı yaşadığı"nı belirtmiş.1978'de "Şevki YILMAZ"la ilgili yazdığı yazıdan dolayı "tehdit telefonları" almaya başladığını, "Sen kim oluyorsun da Şevki YILMAZ aleyhinde böyle şeyler yazıyorsun?O geleceğin İslam lideri ve Türkiye'nin Başbakanı'dır. Erbakan bile onun eline su dökemez" diyorlardı.(s.240)"Derken , birgün belinde silahı iri yarı bir adam beni İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nde kıstırdı. Bir odaya kapattı ve günlerdir beni öldürmek için aradığını söyledi. Yüzünde derin bir nefret vardı. Beni infaz etmekle davaya büyük bir hizmette bulunacağını düşünüyordu. Allah'dan durumdan haberdar olan birkaç arkadaş hemen odaya daldılar ve açıkca söylemem gerekirse belki de son anda elinden kurtardılar."(s.242)
BULAÇ, yine 1978'de, Tepebaşı'nda bir toplantıda yaptığı konuşmada, Necip Fazıl KISAKÜREK'i eleştirdiğinden dolayı , Ülkücü Gençlerin saldırı ve tacizine uğradığını da yazıyor. "Necip Fazıl'ı eleştirdiğim için saldırıya uğradım ve Ülkücü Gençler Fatih, Yavuz Selim'de oturduğum evde beni ve ailemi taciz etmeye başladılar. Sonunda iki üç gün içinde, sağanak yağmur altında Fatih'den Güngören'e taşınmak zorunda kaldım"(s.241) demekte...
MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ)'NİN HUSUSİYETLERİ
"Millî Görüş(/Erbakan Hareketi'ni) ve tabiki "İslamcılar"ı anlama cehdi adına BULAÇ, bu "Hareket"in bazı hususiyetlerini şöyle sıralıyor:
1) Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.), sanıldığının aksine "dinî" değil "sosyolojik bir zemin"(Göç ve Kent demek istiyor İ.G.) oturmaktadır...Hiçbir zaman teokratik bir fikir veya talep olmamıştır."
2)"...Hareket'in saf bir dinî hareket olduğunu söylemek yanıltıcı olur...Göçün ve kentin partisidir."(s.301)
3)"...Bir cemaat hareketidir de...Siyasî temsil rolünü üstlenen bir cemaat."
4)"...Çok partili siyasî hayatımızın en sivil ve yegane gerçek siyasî hareketi sayılır."
5)"Referans aldığı sosyolojik gövde, 'göçün ve kentin partisi yapmıştır."
6)"Millî Görüş (/Erbakan Hareketi İ.G.)'nin içinden çıkan iki partinin, yani AKP ile SP'nin yine de ilk iki büyük parti durumunda olması..."
7)"...Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.) çoğulcu demokrasinin yumuşak karnıdır."(s.301, 302)
BULAÇ'ın bu eserinin 305. sayfasınada şu notları yazmışım:Şahsen "Kürt Mafyası", "Ülkücü Mafya" gibi kavramları çok duymuş ve okumuştum amma "İslamî Mafyalar" kavramını, "Cumhuriyet Gazetesi"nde bile okumamış, duymamıştım. Demek ki bir "vakıa", bir "olgu..."(11.08.09 tarihinde)
"MEDİNE VESİKASI/SÖZLEŞMESİ" TARTIŞMALARI
Belki de daha ayrıntılı bir şekilde ele alınması gereken bu "tartışmayı", eserinin 328. sayfasına geldiğinizde yine hatırlıyorsunuz.
"Siyasî toplumun ve kamusal hayatın ancak karşılıklı müzakere ve mutabakatla tayin ve tesbit edilebileceğini öngören "Vesika", "Sözleşme."Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in Yahudiler ve bazı müşrik Putperestlerle yaptığı "Sözleşme..."
"...Daha fazla demokrasi...Daha fazla özgürlük...Herkes için demokrasi...Herkes için özgürlük..."
Belki de "yazı dizimiz"in bu kısımlarını yazarken; "titrisiz münevver" Taha AKYOL'un "Medine'den Lozan'a"(**) isimli eserini tekraren okumak gerekecek.
Hemen hemen tekraren okuduğumuzda ise "ufuk açıcı" AKYOL; temelde "Medine Sözleşmesi'nin 'pratik bir uygulama' olduğunu, tekrarının olmadığını, çünkü "Allah indinde tek din İslam'dır" ayetinin gelişi ile gayr-i müslimlere tanınan özgürlük değişmeyecek fakat statüleri değişecek' demekte ve "Sözleşme(veya Vesika)" yerine "zımmî statüsü"ne geçildiğini vurgulamakta.
"Medine'den Lozan'a" isimli eserinde, neredeyse müstakilen bu mes'eleyi masaya yatıran AKYOL;âdeta BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" tezini, "Çok-Hukuklu Sistem" görüşünü "çürütmekte"dir. BULAÇ'ı, "sivil İslamcı, teorisyen İslamcı'(s.46) ve 'İdeolog' olarak "kimlik" tanımlaması yapan AKYOL;BULAÇ'ın böyle bir "görüş" veya "tez"i ile neticede "Türkiye'nin Konfederasyona dönüşebileceği, 'Halkların Kardeşliği' noktasına gidilebileceği, 'devlet içinde devlet'lerin oluşabileceğini; "hukuk kabileleri federasyonu"nun ortaya çıkacağını ve "parçalanabileceğini" belirmekte. Kaldı ki, AKYOL'a göre "çok-hukuklu sistem" düşüncesi bir "Sevr Projesi" ve "Sevr Antlaşması"nın 149. maddesidir.
Halbuki "millet" olma, "üniter(tekli)" hukuk" ile mümkündür.
AKYOL, bahse konu eserinin sonlarında, "BULAÇ'IN GETTOLARI" ismini verdiği toplam 18 sayfalık(s.182-190) kısımda, BULAÇ'ın "yanlışlığı"nı özetlemekte. Fakat bilhassa şu cümleleri ile BULAÇ'ın "Medine Vesikası/Sözleşmesi" görüşünün papucunu dama atmakta:"...Medine Vesikası örneği tek kelime ile saçmadır! O yüzden hiçbir akademisyen bu arada hiçbir fıkıh âlimi tarafından itibar görmemiştir...Bu öneriler nitelik bakımından da Neo-Jakoben'dir."(s.184)
AKYOL, bahse konu eserinde, cümleler halinde de olsa, zaman zaman bu "görüşü" "sığ" dea olsa savunan Bahri ZENGİN'e de atıf lar yapmaktadır..Eserinin sonundaki "Pakistan Dersleri "ile "Medine Sözleşmesi" babında "çok-hukuklu sistemi"n yanlışlığını, millet olabilmek ve "milletleşebilmek" için "üniter/tekli hukuk"un önemini de vurgulamaktadır.
TÜRKİYE'DEKİ "SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI"(STK), ASLINDA "SİVİL DEVLET KURULUŞLARI"(SDK)'DIR
BULAÇ, eserinde, "28 Şubat Post Modern Darbe" bölümünde, yaşanılanları ayrıntılı bir şekilde (s.323-537) anlatmakla kalmamakta, "sorgulamalar" da yapmaktadır. "Sivil Toplum Mefhumu" sorgulaması bunlardan biri. Ve şu tesbiti yapıyor:"Bir 28 Şubat sürecinde anlaşılmıştır ki, Türkiyemizdeki "Sivil Toplum Kuruluşları"(STK), aslında "Sivil Toplum Kuruluşu" değil; "Sivil Devlet Kuruluşları"(SDK)'dır. (s.399, 400) Ki, yine eserinin iki yerinde CHP Genel Başkanı Dr. Deniz BAYKAL'ın, "En büyük sivil toplum örgütü, Türk Silahlı Kuvvetleri'dir" sözünü de hatırlatmakta.
Bana "ilginç" gelen ikinci açıklaması ise "Laiklerin Günahkar Psikolojisi" ile ilgili cümleleri. "28 Şubat Süreci"ne atfen, "Laikler, aynen Yahudi ve Hıritiyan günahkarın psikolojisini sergilediler. Yani "Haham"lar da, "Papaz"lar da,("Müslümanlar" da), kendileri gibi "günah işlesinler" talebi...Böyle bir talebin "Müslümanlar" da gerçekleşmesi arzusu. Kısaca, "Laikler demek istiyor ki; biz günah işliyoruz; Müslümanlar da bizim gibi günah işlesinler..."(s.434)
"İslamiyet'in belki de en az bilindiği ülke"(s.436) Türkiye tanımı yapan BULAÇ, "Laikler malum süreçte toplumun 'cehaleti'nden çokca faydalandılar"(s.436) demekte.
AK PARTİ DE MİLLÎ GÖRÜŞ(/ERBAKAN HAREKETİ) PARTİSİ
BULAÇ, ayrıntılı bir şekilde anlattığı "28 Şubat Süreci" hakkındaki görüşlerinin akabinde, eserinin son bölümünde "Millî Görüş(/Erbakan Hareketi İ.G.)'ndeki bölünme ve AKP'nin ortaya çıkışı hakkında ise şunları ifade ediyor:"...Kapatılan RP'nin bu soyguna karşı olduğu ve rantiyeci zümreleri ifşa etmeye çalıştığı için siyaseten linç edildiği gerçeği ortadaydı...RP'nin işlediği iki büyük suç vardı: Biri D-8'ler Projesi,diğeri denk bütçe ve havuz sistemi...
"Eğer 'Yenilikçiler' parti içinde kalıp mücadelelerine devam etselerdi, bir sonraki kongrede bu destek yüzde 70'e çıkacak ve olumlu yöndeki değişim talepleri daha somut çercevede karşılık bulacaktı. Böyle bir süreçte 'gelenekçiler'in değişimi algılaması daha kolay olurdu..."(s.596)
AK PARTİ de, RP'den "adalet"i,, MSP'den "kalkınma"yı miras almıştır..."(s.598)
SP, Millî Görüş Partilerinin son halkası değildi.Belki "ortodoks" formuydu; bu açıdan bakıldığında AK PARTİ de -bir miktar heretik- bir Millî Görüş Partisi olarak siyaset sahnesine giriş yaptı..."(s.600,601)
Eserin son sayfalarına şu notları yazmışım: 1)Son durum: AK PARTİ de, Millî Görüş/Erbakan Hareketi Partisi. Dolayısiyle ha SP, ha AK PARTİ...2)"11 aylık Başbakan Erbakan'ın yapamadığını, Başbakan Erdoğan yapıyor..."3)Dolayısiyle Millî Görüş'ün "tek partisi" AK PARTİ oluyor.4) Doğu ve Güney-Doğu Anadolu dahil, Saadet Partisi(SP), Türkiye'nin her yerinde "seçmen"lerce "siliniyor...""Seçmenler"i AKP'ye yöneliyor. Aslında zaten "Recep Tayyip ERDOĞAN da 'Millî Görüş Gömleği'ni çıkartmamıştı..."(15 Ağustos 2009 tarihinde)
(*): Ali BULAÇ, "Göçün ve Kentin SİYASETİ(MNP'den SP'ye Millî Görüş Partileri), Çıra Yayınları, Mart 2009, 1.Basım, İstanbul
(**):Taha AKYOL, "Medine'den Lozan'a", Milliyet Yayınları,6. Baskı, Ocak 1998, İstanbul
12.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
10 Ekim 2009 Cumartesi
"ÜLKÜ YOLU"NU DEĞERLENDİREYİM DERKEN...
"ÜLKÜ YOLU"NU DEĞERLENDİREYİM DERKEN...
NAMIK KEMAL ZEYBEK'LER HALTEDİYORLAR!!!
"Bilgeoğuz Yayınları"ndan Temmuz 2006'da neşredilen Namık Kemal ZEYBEK'in "Ülkü Yolu" isimli, neredeyse her Milliyetçi-Ülkücü Türk Gençliği'nin "el kitabı"nın hatırlattıklarını yazmak üzereydim!
Bugünkü Radikal'deki köşesinde, "Milliyetçiliğe Bakışımız" yazısı, "hafakanlara" sebep oldu.
"...Tarih milletler mücadelesinden ibarettir...Bu anlamsız ve bilime aykırı hüküm bırakılmalıdır.Daha birçok kimlikler.....Geçmişte Türk milliyetçiliğinin siyasî hareketine bulaştırılmış altı sosyal dilime dayalı ekonomi de faşist programın taklidinden başka bir şey değildir."(1)
Yani Namık Kemal ZEYBEK'ler demek istiyor ki; hem de "Tabiî(Doğal)Türk Milliyetçiliği'nden dem vurarak; "Tarih milletler mücadelesi değildir" ve "Aslında Dokuz Işık Doktrin'e, gayr-i millîlikler bulaşmıştır..."
"Halteylemiş" tabikî..
Behey Namık Kemal ZEYBEK'ler; o zaman niye Temmuz 2006'lar Türkiyesi'nde , 3 .baskısı da yapılan "Ülkü Yolu" isimli eserini "gözden geçirmeden, tashih etmeden, düşüncelerini değiştirdiğini deklare etmeden" yayınladın?Şu cümlelere ne diyeceksin?:"Millî meseleye, Türkiye'nin ve Dünya'nın içinde bulunduğu problemler açısından felsefî izahlar ve pratik çözümler getirmeyi gaye edinen DOKUZ IŞIK DOKTRİN'i ise , ülkücü hareketin temel uygulama programıdır. Bu anlamda DOKUZ IŞIK DOKTRİN'i millî ülküyü ve ideolojiyi sağlıklı, gerçekçi ve çağdaş temele oturtan yerli ve millî tek doktrindir"(2)
"Ana kaynağını İslamiyet ve Türk töresinden alan DOKUZ IŞIK DOKTRİN'i..."(3)
"Dokuz Işık'çı Çağlar Üzerinden Sıçrama tezi, kaynağını Türk tarihinin ana gerçeklerinde bulur..."(4)
"Millet vakıasına karşı çıkmak, İlahî iradeye isyan manasını taşır. Millet vakıası olmasa idi, insanlık bugünkü seviyesine asla ulaşamazdı. İnsanlık tarihinin temel meselesi milletlerarası münasebetlerdir. Milletler dünyasında düşmanlıklar kadar dostluklara da yer vardır. Ayrılıklarla birlikte birleşmeler de milletlerarası münasebetlerin temellerindendir."(5)
Evet, zamanında, "Ülkücülük bitti!" deyip, "fırıldaklıklar"la "devlet muhiti"nden "muhit" edinmesi...
Namık Kemal ZEYBEK'ler, 10.10.2009 tarihi itibari ile neredeler? Ne BBP'deler, ne de MHP'de?
Çok defalar, 12 Eylül 1980 sonrası yetişen nesillerden, "Yıldıray ÇİÇEK", kaç defa "Ortadoğu Gazetesi"nde, "eleştirel bakışlar" serdeyledi. "Ağır eleştiriler" olsa da; Namık Kemal ZEYBEK'lerin 12 Eylül sonrası yaşadığı "vetireler"i, "süreç"leri de birer "vakıa", birer" olgu..."
Dönemin Millî Eğitim Bakanlığı'nca da "tavsiyeli" "Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi-Teori" isimli eseri ile "Fikirler/İdeolojiler Vadisi"ndeki " "fikir kavgası"nda, "Milliyetçi-Ülkücü Türk Gençlerini; hem "Yeşil Komünistler"den, hem de "Kızıl Komünistler"den ve bilumum "sahte-uyduruk fikir sistemleri"nden(Atatürkçülük gibi) koruyan ve "dik durmaları"na vesile olan bir eserdi. Eserin sahibi hâlâ "fikir mücadelesi"ni, Star "Açık Görüş"teki yazıları ile devam ettirmekte. Hâlen Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi olan Prof.İskender ÖKSÜZ; nam-ı diğer "Ayhan TUĞCUGİL", "sistemli düşünme" namına yaptığı ve hâlen de yapmaya devam ettiği "fikir katkıları"na da "Allah razı olsun" demek gerekir elbette...
"İnternet ortamı"nda rahatlıkla erişebileceğiniz, acizane benim, "İdeolojiler Vadisi'nde Sistemli Düşünme "isimli "ilk" bölümünü yazdığım yazı da da, "aktüelleştirilmiş" kısımlar ile hâlen de geçerli düşünceler mevcut.
"Yeni Dünya Düzeni", "Yeşil Kuşak Projesi", iki blok'un çöküşü ve "yeni düşman"ın "İslamiyet" "ilan" edilmesi ve tabiki "küreselleşme/globazısyon ideolojisi" ile neticede, "Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi"nin "fikir/düşünce kuvveti" "yok" mu oldu yani?Hattâ Türk Ocakları'nın güzide bir hizmeti olarak, "özel sayı" hâlinde ele aldığı "Küreselleşme karşısında Türk Milliyetçiliği" fikri/düşüncesi yenildi mi yani?
Aksine, "Soğuk Harp Yılları"nda olduğu üzre, günümüzde de, 2009'lar Türkiyesi'nde de; "İslamcılar"ın, "Marksistler"in, "Sosyalistler"in, onca propaganda gücü ve üstünlüğüne rağmen; "fikir sistemi/sistemli fikir" olarak "Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi", yine "en kuvvetli fikir sistemi'dir. Bakmayın sizler, "tersinden Marksizm" diyenlere!!!"Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi"ne 'tersinden Marksizm" diyenler; 12 Eylül 1980 öncesi "fikir kavgaları"nda, hasımlarına neler söyleyebiliyorlardı ki?! Kaldı ki, "fikir/düşünce kuvveti" karşısında hezimete uğrayanlar, "iftiralar, karalamalar" ve akabinde adına "silahlı propaganda" denilen "şiddet-terör" yapmaktan da geri kalmadılar.Binlerce Milliyetçi-Ülkücü Türk Gencini "şehid" ettiler...
Evet, "tarih elbetteki milletler mücadelesinden ibarettir." Çünkü, İslamiyet, "Mamak Günleri" de yaşamış olan merhum ARVASÎ Hocamızın da eserlerinde sıkca vurguladığı üzre, "milletleri yok etmez. Milletleri zayıflatmaz. Bilakis milletleri kuvvetli, muhkem yapar ve milletler, böyle bir İslamî şuur kuvvetliliği ile milletler camiasında var olurlar, yarışırlar, mücadele ederler..."
Bu sebeple, 2009'lar Türkiyesi'nde, "Gerçek Hayat" gibi haftalık mevkutelerinde, "yetişmiş, çilekeş Milliyetçi-Ülkücüdaşlarımız"a, "Ben de İslamcıyım" dedirtmekten "haz" duyanlara; "Evet ben de Türk'üm..Evet, ben de ülkü ,ideal sahibi olma namına da olsa Ülkücüyüm veya Alperenim", dedirtebiliyor muyuz? "Milliyetçi-Ülkücü Hareket, İslamcı Hareket'tir" dedirtmek için, adeta "totaliter, jakoben baskı, dayatma" yapmaya yeltenenler; "Milliyetçi-Ülkücü Hareket, İslamcı Hareket'tir" dedirtmekten "dört köşe" olurken; "İslamcı Hareket de, Türklük dolu Ülkücü Hareket'tir", dedirtebiliyor muyuz?
Bütün bunları geçtik, daha "Ben de Türk'üm" dedirtemiyoruz be?!!!
Evet, Namık Kemal ZEYBEK'ler, "halteylemişlerdir."Evet, bir "dönem" "o nesil" olarak üzerlerine düşeni yapmışlardır. Ancak rahmetli şehid Muhsin YAZICIOĞLU'nun "kavramı" ile çokca sayıda da "fırıldaklaşmışlar"dır!!!Sebep? "Devlet Muhiti"nden "mevzi" edinebilmek, "statü" kazanabilmek için!!!"Milliyetçi-Ülkücü Dava'yı satmışlardır!!!", demeyeceğim, ancak "muhit edinme namına" bir hayli de "miras"larını kullanmışlardır.
2009'lar Türkiyesi'nde Namık Kemal ZEYBEK'lerin "Milliyetçiliğe Bakışımız" yazılarında, "tarih milletler mücadelesinden ibaret değildir. ..Bu anlamsız ve bilime aykırı hüküm bırakılmalıdır...Daha birçok kimlikler de eklenmelidir...Dokuz Işık Doktrin'in de gayr-ı millî unsurlar bulaştırılmıştır" demelerine , kelimenin tam anlamı ile "halteylemek" derim. Hadi ordan siz de be!, derim...
"Benzer kategori"den diyebileceğimiz TÜRKÖNE'lerin de "açılım"la ilgili fikirlerini ifade ederken; "MHP politika yapıyor" diyebilirken, derken; "AKP de politika yapıyor" diyememeleri, 12 Eylül 1980 Sonrası çok doğal, çok tabii bir şekilde yetişen bizleri, daha da "temkinli" olmaya da sevketmektedir.
Gönül isterki, tıpkı "okuma-yazma-düşünme iştiyakı"nın en fazla olduğu 1970'li yıllardaki gibi, Namık Kemal ZEYBEK'lere de "en üst perde"den cevapların verilebilir olmasıdır...
Dip Notlar:
(1): Namık Kemal ZEYBEK, "Milliyetçiliğe Bakışımız", Radikal Gazetesi, 10.10.09
(2): Namık Kemal ZEYBEK, "Ülkü Yolu", Bilgeoğuz Yayınları, 3. Basım, Temmuz 2006, s.11
(3): ZEYBEK, a.g.e., s. 66
(4):ZEYBEK, a.g.e., s. 51,
(5):ZEYBEK, a.g.e., s.11
10.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
NAMIK KEMAL ZEYBEK'LER HALTEDİYORLAR!!!
"Bilgeoğuz Yayınları"ndan Temmuz 2006'da neşredilen Namık Kemal ZEYBEK'in "Ülkü Yolu" isimli, neredeyse her Milliyetçi-Ülkücü Türk Gençliği'nin "el kitabı"nın hatırlattıklarını yazmak üzereydim!
Bugünkü Radikal'deki köşesinde, "Milliyetçiliğe Bakışımız" yazısı, "hafakanlara" sebep oldu.
"...Tarih milletler mücadelesinden ibarettir...Bu anlamsız ve bilime aykırı hüküm bırakılmalıdır.Daha birçok kimlikler.....Geçmişte Türk milliyetçiliğinin siyasî hareketine bulaştırılmış altı sosyal dilime dayalı ekonomi de faşist programın taklidinden başka bir şey değildir."(1)
Yani Namık Kemal ZEYBEK'ler demek istiyor ki; hem de "Tabiî(Doğal)Türk Milliyetçiliği'nden dem vurarak; "Tarih milletler mücadelesi değildir" ve "Aslında Dokuz Işık Doktrin'e, gayr-i millîlikler bulaşmıştır..."
"Halteylemiş" tabikî..
Behey Namık Kemal ZEYBEK'ler; o zaman niye Temmuz 2006'lar Türkiyesi'nde , 3 .baskısı da yapılan "Ülkü Yolu" isimli eserini "gözden geçirmeden, tashih etmeden, düşüncelerini değiştirdiğini deklare etmeden" yayınladın?Şu cümlelere ne diyeceksin?:"Millî meseleye, Türkiye'nin ve Dünya'nın içinde bulunduğu problemler açısından felsefî izahlar ve pratik çözümler getirmeyi gaye edinen DOKUZ IŞIK DOKTRİN'i ise , ülkücü hareketin temel uygulama programıdır. Bu anlamda DOKUZ IŞIK DOKTRİN'i millî ülküyü ve ideolojiyi sağlıklı, gerçekçi ve çağdaş temele oturtan yerli ve millî tek doktrindir"(2)
"Ana kaynağını İslamiyet ve Türk töresinden alan DOKUZ IŞIK DOKTRİN'i..."(3)
"Dokuz Işık'çı Çağlar Üzerinden Sıçrama tezi, kaynağını Türk tarihinin ana gerçeklerinde bulur..."(4)
"Millet vakıasına karşı çıkmak, İlahî iradeye isyan manasını taşır. Millet vakıası olmasa idi, insanlık bugünkü seviyesine asla ulaşamazdı. İnsanlık tarihinin temel meselesi milletlerarası münasebetlerdir. Milletler dünyasında düşmanlıklar kadar dostluklara da yer vardır. Ayrılıklarla birlikte birleşmeler de milletlerarası münasebetlerin temellerindendir."(5)
Evet, zamanında, "Ülkücülük bitti!" deyip, "fırıldaklıklar"la "devlet muhiti"nden "muhit" edinmesi...
Namık Kemal ZEYBEK'ler, 10.10.2009 tarihi itibari ile neredeler? Ne BBP'deler, ne de MHP'de?
Çok defalar, 12 Eylül 1980 sonrası yetişen nesillerden, "Yıldıray ÇİÇEK", kaç defa "Ortadoğu Gazetesi"nde, "eleştirel bakışlar" serdeyledi. "Ağır eleştiriler" olsa da; Namık Kemal ZEYBEK'lerin 12 Eylül sonrası yaşadığı "vetireler"i, "süreç"leri de birer "vakıa", birer" olgu..."
Dönemin Millî Eğitim Bakanlığı'nca da "tavsiyeli" "Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi-Teori" isimli eseri ile "Fikirler/İdeolojiler Vadisi"ndeki " "fikir kavgası"nda, "Milliyetçi-Ülkücü Türk Gençlerini; hem "Yeşil Komünistler"den, hem de "Kızıl Komünistler"den ve bilumum "sahte-uyduruk fikir sistemleri"nden(Atatürkçülük gibi) koruyan ve "dik durmaları"na vesile olan bir eserdi. Eserin sahibi hâlâ "fikir mücadelesi"ni, Star "Açık Görüş"teki yazıları ile devam ettirmekte. Hâlen Gazi Üniversitesi Öğretim Görevlisi olan Prof.İskender ÖKSÜZ; nam-ı diğer "Ayhan TUĞCUGİL", "sistemli düşünme" namına yaptığı ve hâlen de yapmaya devam ettiği "fikir katkıları"na da "Allah razı olsun" demek gerekir elbette...
"İnternet ortamı"nda rahatlıkla erişebileceğiniz, acizane benim, "İdeolojiler Vadisi'nde Sistemli Düşünme "isimli "ilk" bölümünü yazdığım yazı da da, "aktüelleştirilmiş" kısımlar ile hâlen de geçerli düşünceler mevcut.
"Yeni Dünya Düzeni", "Yeşil Kuşak Projesi", iki blok'un çöküşü ve "yeni düşman"ın "İslamiyet" "ilan" edilmesi ve tabiki "küreselleşme/globazısyon ideolojisi" ile neticede, "Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi"nin "fikir/düşünce kuvveti" "yok" mu oldu yani?Hattâ Türk Ocakları'nın güzide bir hizmeti olarak, "özel sayı" hâlinde ele aldığı "Küreselleşme karşısında Türk Milliyetçiliği" fikri/düşüncesi yenildi mi yani?
Aksine, "Soğuk Harp Yılları"nda olduğu üzre, günümüzde de, 2009'lar Türkiyesi'nde de; "İslamcılar"ın, "Marksistler"in, "Sosyalistler"in, onca propaganda gücü ve üstünlüğüne rağmen; "fikir sistemi/sistemli fikir" olarak "Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi", yine "en kuvvetli fikir sistemi'dir. Bakmayın sizler, "tersinden Marksizm" diyenlere!!!"Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi"ne 'tersinden Marksizm" diyenler; 12 Eylül 1980 öncesi "fikir kavgaları"nda, hasımlarına neler söyleyebiliyorlardı ki?! Kaldı ki, "fikir/düşünce kuvveti" karşısında hezimete uğrayanlar, "iftiralar, karalamalar" ve akabinde adına "silahlı propaganda" denilen "şiddet-terör" yapmaktan da geri kalmadılar.Binlerce Milliyetçi-Ülkücü Türk Gencini "şehid" ettiler...
Evet, "tarih elbetteki milletler mücadelesinden ibarettir." Çünkü, İslamiyet, "Mamak Günleri" de yaşamış olan merhum ARVASÎ Hocamızın da eserlerinde sıkca vurguladığı üzre, "milletleri yok etmez. Milletleri zayıflatmaz. Bilakis milletleri kuvvetli, muhkem yapar ve milletler, böyle bir İslamî şuur kuvvetliliği ile milletler camiasında var olurlar, yarışırlar, mücadele ederler..."
Bu sebeple, 2009'lar Türkiyesi'nde, "Gerçek Hayat" gibi haftalık mevkutelerinde, "yetişmiş, çilekeş Milliyetçi-Ülkücüdaşlarımız"a, "Ben de İslamcıyım" dedirtmekten "haz" duyanlara; "Evet ben de Türk'üm..Evet, ben de ülkü ,ideal sahibi olma namına da olsa Ülkücüyüm veya Alperenim", dedirtebiliyor muyuz? "Milliyetçi-Ülkücü Hareket, İslamcı Hareket'tir" dedirtmek için, adeta "totaliter, jakoben baskı, dayatma" yapmaya yeltenenler; "Milliyetçi-Ülkücü Hareket, İslamcı Hareket'tir" dedirtmekten "dört köşe" olurken; "İslamcı Hareket de, Türklük dolu Ülkücü Hareket'tir", dedirtebiliyor muyuz?
Bütün bunları geçtik, daha "Ben de Türk'üm" dedirtemiyoruz be?!!!
Evet, Namık Kemal ZEYBEK'ler, "halteylemişlerdir."Evet, bir "dönem" "o nesil" olarak üzerlerine düşeni yapmışlardır. Ancak rahmetli şehid Muhsin YAZICIOĞLU'nun "kavramı" ile çokca sayıda da "fırıldaklaşmışlar"dır!!!Sebep? "Devlet Muhiti"nden "mevzi" edinebilmek, "statü" kazanabilmek için!!!"Milliyetçi-Ülkücü Dava'yı satmışlardır!!!", demeyeceğim, ancak "muhit edinme namına" bir hayli de "miras"larını kullanmışlardır.
2009'lar Türkiyesi'nde Namık Kemal ZEYBEK'lerin "Milliyetçiliğe Bakışımız" yazılarında, "tarih milletler mücadelesinden ibaret değildir. ..Bu anlamsız ve bilime aykırı hüküm bırakılmalıdır...Daha birçok kimlikler de eklenmelidir...Dokuz Işık Doktrin'in de gayr-ı millî unsurlar bulaştırılmıştır" demelerine , kelimenin tam anlamı ile "halteylemek" derim. Hadi ordan siz de be!, derim...
"Benzer kategori"den diyebileceğimiz TÜRKÖNE'lerin de "açılım"la ilgili fikirlerini ifade ederken; "MHP politika yapıyor" diyebilirken, derken; "AKP de politika yapıyor" diyememeleri, 12 Eylül 1980 Sonrası çok doğal, çok tabii bir şekilde yetişen bizleri, daha da "temkinli" olmaya da sevketmektedir.
Gönül isterki, tıpkı "okuma-yazma-düşünme iştiyakı"nın en fazla olduğu 1970'li yıllardaki gibi, Namık Kemal ZEYBEK'lere de "en üst perde"den cevapların verilebilir olmasıdır...
Dip Notlar:
(1): Namık Kemal ZEYBEK, "Milliyetçiliğe Bakışımız", Radikal Gazetesi, 10.10.09
(2): Namık Kemal ZEYBEK, "Ülkü Yolu", Bilgeoğuz Yayınları, 3. Basım, Temmuz 2006, s.11
(3): ZEYBEK, a.g.e., s. 66
(4):ZEYBEK, a.g.e., s. 51,
(5):ZEYBEK, a.g.e., s.11
10.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
9 Ekim 2009 Cuma
İKİ ROMANINA GÖRE DOSTOYEVSKİ
İKİ ROMANINA GÖRE
DOSTOYEVSKİ
(BUDALA)
Şükürler olsun , "Türkiye Medyası"ndan bazıları okurlarını "kitaplarla" doyurdular, diyebilirim. Zaten 20. asrın başlarındaki büyük "İktisadî buhran "akabinde meydana gelen "küresel-seküler sistem"deki ikinci büyük "iktisadî buhran" sonrası, "kitaplara yatırım" yapmak, daha da zorlaştı. Bir yerlerde okumuştum, "Marksizm'in kurucu lideri Karl Marks bile kendi kitaplarını, kendi imkânları ile binbir fakru zaruret içerisinde bastırıp, neşredebilmiş! Bazen kendimce günümüzün "kartoloz Marksistleri"ne, "Karl Marks'tan da fakir misiniz?", diye takılırdım.
"Şark-Garb Klasikleri" derken, muhtelif sebeplerle okuyamadığımız şahısların da eserlerini fiilen okuma imkânı buldum. 2009'un yazında çok merak ettiğim "Rus Edebiyatçısı, romancısı, yazarı" "Fyodor/Fedor Mihaslovic Dostoyevski"nin iki romanını okudum: "Budala" ile "Ezilenler." Zaman zaman okurken "ruhumun çok sıkılması"na rağmen; neticede iki romanını okudum.
Rahmetli Aydın YALÇIN'ın yazı ve "eserleri"nde zikrettiği Lenin'in "yararlı/faydalı budalalar" kavramından ne denilmek istenildiğini ve "budala" mefhumuna yoğunlaşabilmek; "Rus Edebiyatı-Romanı" hakkında bir fikir edinebilmek gayesiyle "Budala"yı okuyup bitirdim.
Daha "Budala"nın ilk sayfalarındaki "biyografisi"ni okurken, şu notları yazmışım: Yazarların mukadderatı...Bütün yazarlar, neredeyse yargılanmışlar, hapishanelere düşmüşler, sürgün yemişler. Dostoyevski'nin de hayatı hapishanelerde, mahkeme salonlarında ve sürgünlerde geçmiş.
19. asrın başı ve sonu arasında yaşamış(1821-1881) Dostoyevski,"Budala" isimli romanında, hemen hemen tamamiyle "Budala" deyince ne akla geliyorsa, "Budala Prens Lev Nikolayaviç Mişkin/Prens 2. Mişkin"in hayatı anlatılmıştır, şeklinde de "hülasâ" edebiliriz.
"Budala, Prens Mişkin"in hayatının anlatıldığı romandır ,şeklinde "özetleyebileceğimiz" "Budala" romanında, elbetteki en hoşuma giden, cezbeden, ruhumu dinlendiren kısımlar ise 'kabaca' "yazma-çizme, fikir üretme" ile ilgili kısımlar oldu. Daha romanın 8. ve 9. sayfalarındaki bu kısımlara "benzer" kısımlar, ileriki sayfalarda da,(24, 25, 26, 55, 56, 57 ) ve daha ileriki sayfalarda da(sayfa 170, haftalık mizah dergisi çıkarma kısımları)yer verilmiş.
"Menzil"de bile okuduğum "Budala" romanında, "Rus Generallerin hayatı", "Rogojin Çetesi" gibi "sosyal hayatın içinden" ksımları da okumak, heyecan uyandırdı.
"Budala Prens Mişkin"in vasıfları ise şunlar:"Namuslu, alçak gönüllü, içten, insanlara yararlı olmak isteyen, her an binbir şeyle uğraşmak gibi güzel nitelikleri olan, hatta son zamanında en çalışkan insanlardan biriydi. Gösterişe kapılmadan, partilerin hırslarından ve boş sözlerden kaçınarak, ilk olma çabası göstermeden, son zamanlardaki olaylardan oldukça yararlanmıştı."(s.118)
"Rus General'in huzurunda Prens Mişkin'e okunan şiirdeki "Şövalye" yerine "Akıncı" veya "Alperen" , A.N.D. yerine de "Nizam-ı Âlem" i; "Santa Rosa!" yerine de "Ya Allah!"ı yazarsak ve son dizeyi de değiştirdiğimizde, bakınız şiir ne hâle geliyor:
"Kendi hâlinde sade,
Zavallı bir Akıncı/Alperen yaşardı.
Ama bu süzgün, soluk Akıncının/Alperenin,
Dürüst, mert bir ruhu vardı.
Günlerden birgün kendini
Akla sığmaz bir hayale kaptırmış,
Zamanla bunun etkisinden
Kendini kurtaramaz olmuş.
O günden sonra yanıp tutuşmuş,
Hiçbir kadına bakmaz olmuş.
Öldüğü güne kadar da
Bir tekiyle bile konuşmamış
Eşarp yerine boynuna
Kocaman bir tesbih asmış,
Yüzündeki çelik kafesi
Kimsenin önünde kaldırmamış.
Yüreği temiz bir sevgiyle dolu,
Tatlı hayaline bağlı kalmış.
Kalkanına kanıyla,
"Nizam-ı Âlem" yazmış.
Ve Filistin çöllerinde,
Düzmece Akıncılar/Alperenler dillerinden
Sevgililerinin adını düşürmeden
Dağlarda savaşırken,
Zavallı Akıncımız/Alperenimiz
"Ya Allah!"
Diye haykırarak
Düşmanlara korku salmış.
Uzaktaki yurduna döndükten sonra,
Yine sessiz, süzgün;
Herşeyden elini, eteğini çekip
Ruhunu Allah'a teslim etmiş.(s.161, 162)
"Makale"nin yankıları...(s.175, 183, 184, 185, 186, 187)
Ve benimde çok beğendiğim bir cümle:" "Bırakın! da neymiş, bu laf bize hakarettir."
Prens Mişkin'i tarif etmeler; "Prens çok safsınız...Sen saf bir budalasın..."(s.178, 223)
"Budala" romanında çok az da olsa yer yer "Nihilizm" de tartışılıyor ve sadece bir kısımda "Rus Liberalliği/Liberal Rus"luk tartışılıyor. Ve "Rus Edebiyatı millî değil mi?" suâli de soruluyor.(s.228, 229)
Ve sayfa 258'de Rusların "Kars Kuşatması"nın hatırlatılması, açlık ve kıtlıktan yenen "papaz"lar, çocuklar...
"Budala" romanının "Zorunlu Bir Açıklama" kısmı ise bir "fikir yumağı" gibi...
Netice: "Budala" romanını okuyup bitirdiğinizde "çoklu kayıt yapma" adına da olsa muhataplarınıza anlatabileceğiniz o kadar fazla birşey yok gibi.
Ya sıkıcılığı, Rus General'in yaşadıkları, ya Prens Mişkin'in duygu ve düşünceleri ile çevresindekilerin kendisine bakışları ile "nihilizm", "liberalizm" tartışmaları ile "fikir üretme" çabaları, cehdlerinin önemi gelir hafızaya...
(EZİLENLER)
"Nizam-Düzen Hokkabazlığı!!!" yazım ile nasıl ki hâlâ da kullanılmakta bir beis görülmeyen, ancak tamamiyle "Fransız Sosyalist kavramı" olan "düzen" kavramının kullanılışının; hele de "IMF" toplantıları süresince hâlâ "Bu düzen değişmelidir." cümlelerini "bir numaralı mevkûteleri"nin ilk sayfalarında dillendirmenin, ne kadar da "yanlış" olduğunu kendimce ortaya koymaya çalışmıştım. Dileyenler "sanal ortam"dan bu yazıma ulaşabilirler.
İşte Dostoyevski'nin "Ezilenler" romanını okumamdaki gayem; bir başka "hokkabazlık!!!" olan "Ezenler -Ezilenler "i sonlandırabilmek; "Ezilenler" kavramına yoğunlaşabilmek ve hem de "Budala"nın "menbaı"nı okumaktı.
"En gerçekçi roman" diye tanımlanan "Ezilenler" romanı sayesinde, bir zamanlar Türkiyemizin Karadeniz Bölgesi'ne gelen "Uygunsuz Rus Kadınları" için kullanılan "Nataşa"nın, aslında "Ezilenler" romanının baş kahramanı "Rus kadını"ndan mülhem olduğunu da öğrendim.
Yine bu romanda da en beğendiğim kısımlar, elbetteki "yazma cehdi", "fikir üretme çabası" ile ilgili kısımlar oldu. "Edebiyat-para ilişkileri", "yazaraktan geçimi temin edebilme" ile ilgili açıklamalar, "içeri"den bakışlar...(s.28,29) Hele "şiir" tarifleri: "Şiir, saçmalıktır...Evet, düpedüz saçmalıktır şiir, işsiz güçsüzlerin uğraşısı!.Şiir lise öğrencilerine yakışır. Bu şiir belası, sizin gençliği toptan çıldırtacak sonunda. Tutalım ki, Puşkin büyük ozandır, kime ne bundan! Şiir değil mi yazdıkları? Düz yazı başka!Yazar, okuyucularını eğitme imkanına bile sahiptir."(s.29)
"Uzak-yakın" kavramlarının sorgulandığı cümleler: "- Uzak mı? Burada kime yakınsın? -Hiç değilse insanlara...- İnsanlar dediğin kim? Hangi insanlara yakınsın burada? Soygunculara, iftiracılara, hainlere mi? Merak etme, her yerde doludur böyleleri! Sibirya'da da çıkarlar karşımıza."(s.73)
Ve yine "dergicilik, yayınevi, geçim, edebiyat ve para" konuları ile ilgili kısımlar:"Dergilere yazmak hamallıktır. Seni bir yıl geçindirecek parayı vereyim sana, otur büyük bir roman yaz!" Ne dersin?"(s.128, 129)
"Budala" kavramını tanımlama gayreti:" Budala olduğunu anlayan biri, artık budala olmaktan kurtulmuştur. "(s.180)
"Ezilenler" romanının 310. sayfasına geldiğinizde, "tanım"lar, "tarif"ler de belirginleşiyor: "Ezenler= Rus üst sınıfı, Rus sosyetesi...Ezilenler= Rus alt sınıfı ve bazı Rus üst sınıf mensupları..."(s.310, 311)
"Ezilenler" romanının "Son Anılar" denilen son kısmında ise yoğunluklu olarak, "yazmak, özgürlük, dergicilik, para, saf edebiyatçılar"gibi konular etrafında açıklamalar yapılmış.
Nelli'nin ölümü ve Vanya ile "Rus Kadını" Nataşa'nın evlenmesi, bir bakıma romanı "mutlu son" ile bitiriyor..
Netice: "Budala" romanına nazaran daha "açık" bir roman. "Çoklu kayıt yapma adına", muhataplarınıza epey anlatacaklarınız olabilir. Roman boyunca Nataşa'nın olgunluğu gibi.
(BUDALA ve EZİLENLER'E GÖRE DOSTOYEVSKİ)
Dostoyevski'nin "Budala" ve "Ezilenler" isimli iki romanını peşi peşine okuyup bitirdiğimde, kendimce "Bu Dostoyevski de o kadar "büyük" değilmiş! Bu romanlar ne biçim böyle?! , dediğimde; sanki bir "tabu"yu yıkarcasına, "yanlış" mı düşünüyorum yoksa?, dediğim de oldu. "Nereden büyük yazarmış? Nereden büyük Rus Edebiyatçısı oluyormuş?", şeklindeki düşünmelerimde, hiç de "yalnız" olmadığımı anladım...Ta ki "K Dergisi"ndeki "Derbeder Bir Kâhin:Dostoyevski" yazısını okuyuncaya dek! "Zaman zaman 'büyük bir yazar' olmadığından korkuyordu. "Büyük tirajlı gazete ve dergiler tarafından şiddetle eleştirildi. Hatta Belinskin "Aldandık.Hele ben eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!"
Yine aynı dergideki yazıda, "Dostoyevski, edebiyat yaşamının üçüncü yılında, neredeyse afaroz edildi!" diye yazıyor.(1)
"Fyodor/Fedor Mihaslovic Dostoyevski"nin ilk romanı çıktığında, Turgenyev ve Nakosov"Edebiyatın yüzünde/ vakti geçmiş bir sivilce gibi çıktın" şiiriyle karşıladı. Virginia Woof, "Bir Yazarın Günlüğü'"nde, "Ama insan Dostoyevski'yi ikinci kez okuyamıyor" diye yakınır. Joseph Conrad "Rus olduğu, deli olduğu, kafası karışık olduğu" için ondan nefret eder.
Nabokov, "Edebiyat Dersleri"nde, Rus Düzyazı Ustalarını sıralarken, onu dışarıda bırakır. "Herhalde Dostoyevski ve Saltikov da aldıkları kötü notları konuşmak için kapımda bekleşiyorlardır" der. Nabokov, "büyük yazar"(?!)'ın notunu kırmakla yetinmez, onu "ucuz, kaba ve sansasyon meraklısı" ilan eder.(2)
"Yargı/hüküm okurlar"ın....
10.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
DOSTOYEVSKİ
(BUDALA)
Şükürler olsun , "Türkiye Medyası"ndan bazıları okurlarını "kitaplarla" doyurdular, diyebilirim. Zaten 20. asrın başlarındaki büyük "İktisadî buhran "akabinde meydana gelen "küresel-seküler sistem"deki ikinci büyük "iktisadî buhran" sonrası, "kitaplara yatırım" yapmak, daha da zorlaştı. Bir yerlerde okumuştum, "Marksizm'in kurucu lideri Karl Marks bile kendi kitaplarını, kendi imkânları ile binbir fakru zaruret içerisinde bastırıp, neşredebilmiş! Bazen kendimce günümüzün "kartoloz Marksistleri"ne, "Karl Marks'tan da fakir misiniz?", diye takılırdım.
"Şark-Garb Klasikleri" derken, muhtelif sebeplerle okuyamadığımız şahısların da eserlerini fiilen okuma imkânı buldum. 2009'un yazında çok merak ettiğim "Rus Edebiyatçısı, romancısı, yazarı" "Fyodor/Fedor Mihaslovic Dostoyevski"nin iki romanını okudum: "Budala" ile "Ezilenler." Zaman zaman okurken "ruhumun çok sıkılması"na rağmen; neticede iki romanını okudum.
Rahmetli Aydın YALÇIN'ın yazı ve "eserleri"nde zikrettiği Lenin'in "yararlı/faydalı budalalar" kavramından ne denilmek istenildiğini ve "budala" mefhumuna yoğunlaşabilmek; "Rus Edebiyatı-Romanı" hakkında bir fikir edinebilmek gayesiyle "Budala"yı okuyup bitirdim.
Daha "Budala"nın ilk sayfalarındaki "biyografisi"ni okurken, şu notları yazmışım: Yazarların mukadderatı...Bütün yazarlar, neredeyse yargılanmışlar, hapishanelere düşmüşler, sürgün yemişler. Dostoyevski'nin de hayatı hapishanelerde, mahkeme salonlarında ve sürgünlerde geçmiş.
19. asrın başı ve sonu arasında yaşamış(1821-1881) Dostoyevski,"Budala" isimli romanında, hemen hemen tamamiyle "Budala" deyince ne akla geliyorsa, "Budala Prens Lev Nikolayaviç Mişkin/Prens 2. Mişkin"in hayatı anlatılmıştır, şeklinde de "hülasâ" edebiliriz.
"Budala, Prens Mişkin"in hayatının anlatıldığı romandır ,şeklinde "özetleyebileceğimiz" "Budala" romanında, elbetteki en hoşuma giden, cezbeden, ruhumu dinlendiren kısımlar ise 'kabaca' "yazma-çizme, fikir üretme" ile ilgili kısımlar oldu. Daha romanın 8. ve 9. sayfalarındaki bu kısımlara "benzer" kısımlar, ileriki sayfalarda da,(24, 25, 26, 55, 56, 57 ) ve daha ileriki sayfalarda da(sayfa 170, haftalık mizah dergisi çıkarma kısımları)yer verilmiş.
"Menzil"de bile okuduğum "Budala" romanında, "Rus Generallerin hayatı", "Rogojin Çetesi" gibi "sosyal hayatın içinden" ksımları da okumak, heyecan uyandırdı.
"Budala Prens Mişkin"in vasıfları ise şunlar:"Namuslu, alçak gönüllü, içten, insanlara yararlı olmak isteyen, her an binbir şeyle uğraşmak gibi güzel nitelikleri olan, hatta son zamanında en çalışkan insanlardan biriydi. Gösterişe kapılmadan, partilerin hırslarından ve boş sözlerden kaçınarak, ilk olma çabası göstermeden, son zamanlardaki olaylardan oldukça yararlanmıştı."(s.118)
"Rus General'in huzurunda Prens Mişkin'e okunan şiirdeki "Şövalye" yerine "Akıncı" veya "Alperen" , A.N.D. yerine de "Nizam-ı Âlem" i; "Santa Rosa!" yerine de "Ya Allah!"ı yazarsak ve son dizeyi de değiştirdiğimizde, bakınız şiir ne hâle geliyor:
"Kendi hâlinde sade,
Zavallı bir Akıncı/Alperen yaşardı.
Ama bu süzgün, soluk Akıncının/Alperenin,
Dürüst, mert bir ruhu vardı.
Günlerden birgün kendini
Akla sığmaz bir hayale kaptırmış,
Zamanla bunun etkisinden
Kendini kurtaramaz olmuş.
O günden sonra yanıp tutuşmuş,
Hiçbir kadına bakmaz olmuş.
Öldüğü güne kadar da
Bir tekiyle bile konuşmamış
Eşarp yerine boynuna
Kocaman bir tesbih asmış,
Yüzündeki çelik kafesi
Kimsenin önünde kaldırmamış.
Yüreği temiz bir sevgiyle dolu,
Tatlı hayaline bağlı kalmış.
Kalkanına kanıyla,
"Nizam-ı Âlem" yazmış.
Ve Filistin çöllerinde,
Düzmece Akıncılar/Alperenler dillerinden
Sevgililerinin adını düşürmeden
Dağlarda savaşırken,
Zavallı Akıncımız/Alperenimiz
"Ya Allah!"
Diye haykırarak
Düşmanlara korku salmış.
Uzaktaki yurduna döndükten sonra,
Yine sessiz, süzgün;
Herşeyden elini, eteğini çekip
Ruhunu Allah'a teslim etmiş.(s.161, 162)
"Makale"nin yankıları...(s.175, 183, 184, 185, 186, 187)
Ve benimde çok beğendiğim bir cümle:" "Bırakın! da neymiş, bu laf bize hakarettir."
Prens Mişkin'i tarif etmeler; "Prens çok safsınız...Sen saf bir budalasın..."(s.178, 223)
"Budala" romanında çok az da olsa yer yer "Nihilizm" de tartışılıyor ve sadece bir kısımda "Rus Liberalliği/Liberal Rus"luk tartışılıyor. Ve "Rus Edebiyatı millî değil mi?" suâli de soruluyor.(s.228, 229)
Ve sayfa 258'de Rusların "Kars Kuşatması"nın hatırlatılması, açlık ve kıtlıktan yenen "papaz"lar, çocuklar...
"Budala" romanının "Zorunlu Bir Açıklama" kısmı ise bir "fikir yumağı" gibi...
Netice: "Budala" romanını okuyup bitirdiğinizde "çoklu kayıt yapma" adına da olsa muhataplarınıza anlatabileceğiniz o kadar fazla birşey yok gibi.
Ya sıkıcılığı, Rus General'in yaşadıkları, ya Prens Mişkin'in duygu ve düşünceleri ile çevresindekilerin kendisine bakışları ile "nihilizm", "liberalizm" tartışmaları ile "fikir üretme" çabaları, cehdlerinin önemi gelir hafızaya...
(EZİLENLER)
"Nizam-Düzen Hokkabazlığı!!!" yazım ile nasıl ki hâlâ da kullanılmakta bir beis görülmeyen, ancak tamamiyle "Fransız Sosyalist kavramı" olan "düzen" kavramının kullanılışının; hele de "IMF" toplantıları süresince hâlâ "Bu düzen değişmelidir." cümlelerini "bir numaralı mevkûteleri"nin ilk sayfalarında dillendirmenin, ne kadar da "yanlış" olduğunu kendimce ortaya koymaya çalışmıştım. Dileyenler "sanal ortam"dan bu yazıma ulaşabilirler.
İşte Dostoyevski'nin "Ezilenler" romanını okumamdaki gayem; bir başka "hokkabazlık!!!" olan "Ezenler -Ezilenler "i sonlandırabilmek; "Ezilenler" kavramına yoğunlaşabilmek ve hem de "Budala"nın "menbaı"nı okumaktı.
"En gerçekçi roman" diye tanımlanan "Ezilenler" romanı sayesinde, bir zamanlar Türkiyemizin Karadeniz Bölgesi'ne gelen "Uygunsuz Rus Kadınları" için kullanılan "Nataşa"nın, aslında "Ezilenler" romanının baş kahramanı "Rus kadını"ndan mülhem olduğunu da öğrendim.
Yine bu romanda da en beğendiğim kısımlar, elbetteki "yazma cehdi", "fikir üretme çabası" ile ilgili kısımlar oldu. "Edebiyat-para ilişkileri", "yazaraktan geçimi temin edebilme" ile ilgili açıklamalar, "içeri"den bakışlar...(s.28,29) Hele "şiir" tarifleri: "Şiir, saçmalıktır...Evet, düpedüz saçmalıktır şiir, işsiz güçsüzlerin uğraşısı!.Şiir lise öğrencilerine yakışır. Bu şiir belası, sizin gençliği toptan çıldırtacak sonunda. Tutalım ki, Puşkin büyük ozandır, kime ne bundan! Şiir değil mi yazdıkları? Düz yazı başka!Yazar, okuyucularını eğitme imkanına bile sahiptir."(s.29)
"Uzak-yakın" kavramlarının sorgulandığı cümleler: "- Uzak mı? Burada kime yakınsın? -Hiç değilse insanlara...- İnsanlar dediğin kim? Hangi insanlara yakınsın burada? Soygunculara, iftiracılara, hainlere mi? Merak etme, her yerde doludur böyleleri! Sibirya'da da çıkarlar karşımıza."(s.73)
Ve yine "dergicilik, yayınevi, geçim, edebiyat ve para" konuları ile ilgili kısımlar:"Dergilere yazmak hamallıktır. Seni bir yıl geçindirecek parayı vereyim sana, otur büyük bir roman yaz!" Ne dersin?"(s.128, 129)
"Budala" kavramını tanımlama gayreti:" Budala olduğunu anlayan biri, artık budala olmaktan kurtulmuştur. "(s.180)
"Ezilenler" romanının 310. sayfasına geldiğinizde, "tanım"lar, "tarif"ler de belirginleşiyor: "Ezenler= Rus üst sınıfı, Rus sosyetesi...Ezilenler= Rus alt sınıfı ve bazı Rus üst sınıf mensupları..."(s.310, 311)
"Ezilenler" romanının "Son Anılar" denilen son kısmında ise yoğunluklu olarak, "yazmak, özgürlük, dergicilik, para, saf edebiyatçılar"gibi konular etrafında açıklamalar yapılmış.
Nelli'nin ölümü ve Vanya ile "Rus Kadını" Nataşa'nın evlenmesi, bir bakıma romanı "mutlu son" ile bitiriyor..
Netice: "Budala" romanına nazaran daha "açık" bir roman. "Çoklu kayıt yapma adına", muhataplarınıza epey anlatacaklarınız olabilir. Roman boyunca Nataşa'nın olgunluğu gibi.
(BUDALA ve EZİLENLER'E GÖRE DOSTOYEVSKİ)
Dostoyevski'nin "Budala" ve "Ezilenler" isimli iki romanını peşi peşine okuyup bitirdiğimde, kendimce "Bu Dostoyevski de o kadar "büyük" değilmiş! Bu romanlar ne biçim böyle?! , dediğimde; sanki bir "tabu"yu yıkarcasına, "yanlış" mı düşünüyorum yoksa?, dediğim de oldu. "Nereden büyük yazarmış? Nereden büyük Rus Edebiyatçısı oluyormuş?", şeklindeki düşünmelerimde, hiç de "yalnız" olmadığımı anladım...Ta ki "K Dergisi"ndeki "Derbeder Bir Kâhin:Dostoyevski" yazısını okuyuncaya dek! "Zaman zaman 'büyük bir yazar' olmadığından korkuyordu. "Büyük tirajlı gazete ve dergiler tarafından şiddetle eleştirildi. Hatta Belinskin "Aldandık.Hele ben eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!"
Yine aynı dergideki yazıda, "Dostoyevski, edebiyat yaşamının üçüncü yılında, neredeyse afaroz edildi!" diye yazıyor.(1)
"Fyodor/Fedor Mihaslovic Dostoyevski"nin ilk romanı çıktığında, Turgenyev ve Nakosov"Edebiyatın yüzünde/ vakti geçmiş bir sivilce gibi çıktın" şiiriyle karşıladı. Virginia Woof, "Bir Yazarın Günlüğü'"nde, "Ama insan Dostoyevski'yi ikinci kez okuyamıyor" diye yakınır. Joseph Conrad "Rus olduğu, deli olduğu, kafası karışık olduğu" için ondan nefret eder.
Nabokov, "Edebiyat Dersleri"nde, Rus Düzyazı Ustalarını sıralarken, onu dışarıda bırakır. "Herhalde Dostoyevski ve Saltikov da aldıkları kötü notları konuşmak için kapımda bekleşiyorlardır" der. Nabokov, "büyük yazar"(?!)'ın notunu kırmakla yetinmez, onu "ucuz, kaba ve sansasyon meraklısı" ilan eder.(2)
"Yargı/hüküm okurlar"ın....
10.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com veya metgultekin@hotmail.com
7 Ekim 2009 Çarşamba
"TREN BURDAN GEÇMİYOR"(*)
"TREN BURDAN GEÇMİYOR"(*)
Kıymetli "edebiyatçı-gazeteci-yazar" Sevinç ÇOKUM'un '66. Doğum Günü"nden(25 Ağustos 1943-25 Ağustos 2009) itibaren okumaya başladığım romanı. Tevafuk olsa gerek.
"İnternet Sitesi"nin birinde "Tren Burdan Geçmiyor" kitabını ve "tanıtım yazısı" da diyebileceğimiz bir "röportajı" okuyunca, meraklanıp, "internet aracılığı" ile alıp okudum.
Bana önceleri hep "Osmanlı Trenleri Buradan Geçmiyor"u hatırlattı. Suriye sınırı boyunca yaptığım bir "tren seyahati"nde, "Artık buradan Osmanlı Trenleri Geçmiyor, Osmanlı Trenleri Gelmiyor" hasretindeki Müslüman dindaşlarımı hatırlattı.
Fakat romanı bir "Üç Aylar"da okumaya başladığımda...
Neredeyse "Gazeteci Nüzhet FERMANLI" ile başlıyor ve "Gazeteci Nüzhet FERMANLI" ile bitiyor."Bok yuvası", "bataklık" olan "gazetecilik mesleği"nin handikapleri, "tercihler", "çatallı yol ağızları"nda yapılan "madde-mânâ", "erdem-erdemsizlik", "şeref-şerefsizlik" tercihleri...
ÇOKUM'un da bizzat yazmaktan gocunmadığı "bok yuvası", "bataklık" olan "gazetecilik" mesleğine de "içeriden" bir bakış.
Çok sayıda, belki de "aşırı" ölçüde diyebileceğimiz "müstehcen sahne anlatımları" da, gazetecilik mesleğinin ne derece "bok yuvası", "bataklık" olduğunu da ispatlıyor olsa gerek.
"Genç gazeteci Aysan"ın "şöhret" e tırmanma yolunda, "tinerciler"i araştırması, ekseriyetle "çeteler"in yönlendirmesinde olan "tinerci çocuk"la fiziken temasları, görüşmeleri, röportajları...
Benim kanaatimce "Abukizm Felsefesi", çok da "uyduruk!"Hani çocukluğumuzda "abudik kubidik" derdik ya, herhalde oradan mülhem olsa gerek. "Çarpık Batılılaşma" falan nasıl diyebiliriz ki, böyle bir "Kubizm Felsefeleri"ne...
Romanın 114. sayfasındaki "S.D" kısaltması ile verilen paragraf: "Alın bakem size sana bi niyet.Gari şapkadan ne çıkaceğse...Okuyun eyiyse eyi, kötüyse kötü, bahdığıze küsün!Bizden bu gader, ne demiştik? Gün bugündür, dem bu demdir dem bu dem. Zilli çıkaceğse zilli, telli çıkacağse telli...Aha bu da mendil! Allısı vaa, morlusu vaa, mendil deyip geçmen! Gözünüzün yaşını silin bakem! Yaş akıtmaynan yollar ıslanmaz..."
Romanın kısımlarını ayırıcı bu "paragraf"ın altındaki "S.D"nin ise "kirli sistemin kara kutusu" olan, "Süleyman Demirel" olduğunu, hemencecik de anlıyoruz. Evet, "Yaş akıtmaynan yollar ıslanmaz..."
Romanın sayfa 158'ine şöyle bir "tesbit" yazmışım: Dostoyevski'nin romanlarındaki gibi (Budala, Ezilenler) ne kadar da "gayr-i meşrû ilişkiler" anlatılmış. Hele sayfa 169'daki, 6. paragraftaki cümleler; "Şöyle HaberTürk'e de(Magazin) cascavlak bakmak varken!" dedirtiyor...
Hele de "nikâh nerede nikâh!" dedirten "bâkirelik" meselelerinin anlatıldığı 171. sayfadaki cümleler.Romanın 186, 187 ve 188. sayfalarından sonra, Aysan'ın bu kaçıncı "gayr-ı meşrû ilişkisi" böyle?, suâlini sormadan da edemiyorsunuz. Hep de "evli" olanlarla "gayr-ı meşrû ilişkiler" anlatılmış...
Kıymetli "edebiyatçı-gazeteci-yazar" ÇOKUM'un "Tren Burdan Geçmiyor" romanının 191. sayfasına ise şöyle bir "tesbit" yazmışım: "Tren Burdan Geçmiyor"un neredeyse yarıdan fazlası(?!) "cinsellik", "nikâhsız beraberlik", "evli olanlarla gayr-ı meşrû ilişkiler" anlatılmış...
"- Mutluluk...diyordu. Hazları sonuna dek yaşamaktır. Sen de yaşıyacaksın, ben de...ikimiz de yaşıyacağız."(s.191)
"...bir karıyı nasıl hallettiğine dair."
"Hilâl Görününce" romanı hiç de böyle değildi amma? "Zulme başkaldırış", "Türklük, Müslümanlık" değerleri... Sahi bu roman "küresel roman"mı, yoksa ""modernizm"i ifade eden "modern roman" mı?
Romanın 203. sayfasına da, "Yine nikâhsız beraberlik, basbağı 'fuhuş' anlatılıyor", yazmışım.
"Gazeteci Nüzhet FERMANLI" ile başlayan "Tren Burdan Geçmiyor" romanı, hem "madde bağımlısı/tinerciler"e sahici bakışlar serdetiyor; o kadar ki "2000'ler Türkiyesi"nde tinercilerin nasıl "çeteler"in kontrolünde olduğunu da anlıyorsunuz; hem de "gazetecilik mesleği"ne de "içeriden sahici bir bakışı serdetiyor. "Zulmet-i Beyaz/Beyaz zulmet/Gazetecilikte işine son verilme", "gazeteciliğin elif ba'sı" dillendiriliyor. Bilhassa toplam 18 sahifede, (211-229) "Bâbıali, medya 'bok yuvası', 'bataklık' olarak tanımlanıyor.(s.219)
Ve sahiden gazeteci Nüzhet FERMANLI'nın "ruh burkuntular"ı, "ruhunda esen fırtınalar", "ruhî gel-git'leri..."
Ve romana ismini veren FERMANLI'nın , meslekdaşı Kâmil'e ithafen yazdığı "Veda Yazısı...":..."Yazmanın hakkını verirdi çünkü. Çirkini, olmazı görürdü ve gördüğü gibi de söylerdi. Hayatta iki şeyi savundu sapına kadar. Düşünce özgürlüğü ve düşünce namusu...
.....Beynimizle düşünmüyoruz, kıçımızla düşünüyoruz. Çünkü bizim için heykelin alt tarafıdır önemli olan. Biz hep heykelin alt yanıyla uğraştık. Heykelin üst yanı ilgi alanımız dışında kaldı.
.......Bütün çocuklar, bütün güzel insanlar trenleri sever gibi gelir bana...ve ben hattın uzağına düştüm...
Böyle yitik değildi eskiden
Çıkardı karşınıza olmadık bir yerde
Upuzun bir tren..
El sallardınız.
Hiç görmediğiniz yüzlere.
Öylesine bizden.
İstasyonlar hüznün şiiri
Yolcular ıpıslaktı.
Bir yağmur bulutunca gelirdi insan yüküyle
Bir yağmur bulutunca ağlardı.
Giderdi bir mercan köşkün içinden,
Kağıttan yıldızları, yaldızdan etekleriyle..
Şimdiyse gökdelenler, fabrikalar..
Ve daha bilmem neler...
Şehrin boyası silindi.O resmi yapmıyoruz demek ki...
Hattın uzağındayız artık."(s.228,229)
Romanın baş kahramanı Nüzhet FERMANLI, "gazetecilik mesleği"nden olma noktasında, "hattın uzağındayız artık. Uzak düştük, düşürüldük. 'Tern burdan geçmiyor' artık. Çocukların, güzel insanların sevdiği trenler" demekte âdeta...Ve "gazetecilik mesleği"nin faziletini, şerefini koruma iştiyaki ile dopdolu kalabiliyor..Romanın sonuna doğru "işsiz-güçsüz gazeteci Nüzhet FERMANLI" neyi "tercih" edecek acaba?, dedirten "son kısımlar..."Okurları bir hayli "heyecanlandıran kısımlar" olsa gerek. Çünkü "çatallı yol ağzı"nda, "kirliliği değil, tertemizliği"; "şerefsizliği değil, şerefliliği" ; sunulan onca imkânları değil; sadeliği "tercih" edebilmek kolay olmasa gerek!
Ve Nüzhet FERMANLI'nın "Bir Anadolu Çocuğu" olduğunu hatırlayışı, yarıyoldan "otomobilden inişi..."Sevinç ÇOKUM'un "Tren Burdan Geçmiyor" romanının son kapak kısmına ise şunları yazmışım:"Tam bir 'Yeşilçam' filmi senaryosu...'Tren Burdan Geçmiyor' sinemalarda...
(*):Sevinç ÇOKUM, "Tren Burdan Geçmiyor", (Roman), Ötüken Neşriyat, 1.Basım 2007
08.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com/metgultekin@hotmail.com
Kıymetli "edebiyatçı-gazeteci-yazar" Sevinç ÇOKUM'un '66. Doğum Günü"nden(25 Ağustos 1943-25 Ağustos 2009) itibaren okumaya başladığım romanı. Tevafuk olsa gerek.
"İnternet Sitesi"nin birinde "Tren Burdan Geçmiyor" kitabını ve "tanıtım yazısı" da diyebileceğimiz bir "röportajı" okuyunca, meraklanıp, "internet aracılığı" ile alıp okudum.
Bana önceleri hep "Osmanlı Trenleri Buradan Geçmiyor"u hatırlattı. Suriye sınırı boyunca yaptığım bir "tren seyahati"nde, "Artık buradan Osmanlı Trenleri Geçmiyor, Osmanlı Trenleri Gelmiyor" hasretindeki Müslüman dindaşlarımı hatırlattı.
Fakat romanı bir "Üç Aylar"da okumaya başladığımda...
Neredeyse "Gazeteci Nüzhet FERMANLI" ile başlıyor ve "Gazeteci Nüzhet FERMANLI" ile bitiyor."Bok yuvası", "bataklık" olan "gazetecilik mesleği"nin handikapleri, "tercihler", "çatallı yol ağızları"nda yapılan "madde-mânâ", "erdem-erdemsizlik", "şeref-şerefsizlik" tercihleri...
ÇOKUM'un da bizzat yazmaktan gocunmadığı "bok yuvası", "bataklık" olan "gazetecilik" mesleğine de "içeriden" bir bakış.
Çok sayıda, belki de "aşırı" ölçüde diyebileceğimiz "müstehcen sahne anlatımları" da, gazetecilik mesleğinin ne derece "bok yuvası", "bataklık" olduğunu da ispatlıyor olsa gerek.
"Genç gazeteci Aysan"ın "şöhret" e tırmanma yolunda, "tinerciler"i araştırması, ekseriyetle "çeteler"in yönlendirmesinde olan "tinerci çocuk"la fiziken temasları, görüşmeleri, röportajları...
Benim kanaatimce "Abukizm Felsefesi", çok da "uyduruk!"Hani çocukluğumuzda "abudik kubidik" derdik ya, herhalde oradan mülhem olsa gerek. "Çarpık Batılılaşma" falan nasıl diyebiliriz ki, böyle bir "Kubizm Felsefeleri"ne...
Romanın 114. sayfasındaki "S.D" kısaltması ile verilen paragraf: "Alın bakem size sana bi niyet.Gari şapkadan ne çıkaceğse...Okuyun eyiyse eyi, kötüyse kötü, bahdığıze küsün!Bizden bu gader, ne demiştik? Gün bugündür, dem bu demdir dem bu dem. Zilli çıkaceğse zilli, telli çıkacağse telli...Aha bu da mendil! Allısı vaa, morlusu vaa, mendil deyip geçmen! Gözünüzün yaşını silin bakem! Yaş akıtmaynan yollar ıslanmaz..."
Romanın kısımlarını ayırıcı bu "paragraf"ın altındaki "S.D"nin ise "kirli sistemin kara kutusu" olan, "Süleyman Demirel" olduğunu, hemencecik de anlıyoruz. Evet, "Yaş akıtmaynan yollar ıslanmaz..."
Romanın sayfa 158'ine şöyle bir "tesbit" yazmışım: Dostoyevski'nin romanlarındaki gibi (Budala, Ezilenler) ne kadar da "gayr-i meşrû ilişkiler" anlatılmış. Hele sayfa 169'daki, 6. paragraftaki cümleler; "Şöyle HaberTürk'e de(Magazin) cascavlak bakmak varken!" dedirtiyor...
Hele de "nikâh nerede nikâh!" dedirten "bâkirelik" meselelerinin anlatıldığı 171. sayfadaki cümleler.Romanın 186, 187 ve 188. sayfalarından sonra, Aysan'ın bu kaçıncı "gayr-ı meşrû ilişkisi" böyle?, suâlini sormadan da edemiyorsunuz. Hep de "evli" olanlarla "gayr-ı meşrû ilişkiler" anlatılmış...
Kıymetli "edebiyatçı-gazeteci-yazar" ÇOKUM'un "Tren Burdan Geçmiyor" romanının 191. sayfasına ise şöyle bir "tesbit" yazmışım: "Tren Burdan Geçmiyor"un neredeyse yarıdan fazlası(?!) "cinsellik", "nikâhsız beraberlik", "evli olanlarla gayr-ı meşrû ilişkiler" anlatılmış...
"- Mutluluk...diyordu. Hazları sonuna dek yaşamaktır. Sen de yaşıyacaksın, ben de...ikimiz de yaşıyacağız."(s.191)
"...bir karıyı nasıl hallettiğine dair."
"Hilâl Görününce" romanı hiç de böyle değildi amma? "Zulme başkaldırış", "Türklük, Müslümanlık" değerleri... Sahi bu roman "küresel roman"mı, yoksa ""modernizm"i ifade eden "modern roman" mı?
Romanın 203. sayfasına da, "Yine nikâhsız beraberlik, basbağı 'fuhuş' anlatılıyor", yazmışım.
"Gazeteci Nüzhet FERMANLI" ile başlayan "Tren Burdan Geçmiyor" romanı, hem "madde bağımlısı/tinerciler"e sahici bakışlar serdetiyor; o kadar ki "2000'ler Türkiyesi"nde tinercilerin nasıl "çeteler"in kontrolünde olduğunu da anlıyorsunuz; hem de "gazetecilik mesleği"ne de "içeriden sahici bir bakışı serdetiyor. "Zulmet-i Beyaz/Beyaz zulmet/Gazetecilikte işine son verilme", "gazeteciliğin elif ba'sı" dillendiriliyor. Bilhassa toplam 18 sahifede, (211-229) "Bâbıali, medya 'bok yuvası', 'bataklık' olarak tanımlanıyor.(s.219)
Ve sahiden gazeteci Nüzhet FERMANLI'nın "ruh burkuntular"ı, "ruhunda esen fırtınalar", "ruhî gel-git'leri..."
Ve romana ismini veren FERMANLI'nın , meslekdaşı Kâmil'e ithafen yazdığı "Veda Yazısı...":..."Yazmanın hakkını verirdi çünkü. Çirkini, olmazı görürdü ve gördüğü gibi de söylerdi. Hayatta iki şeyi savundu sapına kadar. Düşünce özgürlüğü ve düşünce namusu...
.....Beynimizle düşünmüyoruz, kıçımızla düşünüyoruz. Çünkü bizim için heykelin alt tarafıdır önemli olan. Biz hep heykelin alt yanıyla uğraştık. Heykelin üst yanı ilgi alanımız dışında kaldı.
.......Bütün çocuklar, bütün güzel insanlar trenleri sever gibi gelir bana...ve ben hattın uzağına düştüm...
Böyle yitik değildi eskiden
Çıkardı karşınıza olmadık bir yerde
Upuzun bir tren..
El sallardınız.
Hiç görmediğiniz yüzlere.
Öylesine bizden.
İstasyonlar hüznün şiiri
Yolcular ıpıslaktı.
Bir yağmur bulutunca gelirdi insan yüküyle
Bir yağmur bulutunca ağlardı.
Giderdi bir mercan köşkün içinden,
Kağıttan yıldızları, yaldızdan etekleriyle..
Şimdiyse gökdelenler, fabrikalar..
Ve daha bilmem neler...
Şehrin boyası silindi.O resmi yapmıyoruz demek ki...
Hattın uzağındayız artık."(s.228,229)
Romanın baş kahramanı Nüzhet FERMANLI, "gazetecilik mesleği"nden olma noktasında, "hattın uzağındayız artık. Uzak düştük, düşürüldük. 'Tern burdan geçmiyor' artık. Çocukların, güzel insanların sevdiği trenler" demekte âdeta...Ve "gazetecilik mesleği"nin faziletini, şerefini koruma iştiyaki ile dopdolu kalabiliyor..Romanın sonuna doğru "işsiz-güçsüz gazeteci Nüzhet FERMANLI" neyi "tercih" edecek acaba?, dedirten "son kısımlar..."Okurları bir hayli "heyecanlandıran kısımlar" olsa gerek. Çünkü "çatallı yol ağzı"nda, "kirliliği değil, tertemizliği"; "şerefsizliği değil, şerefliliği" ; sunulan onca imkânları değil; sadeliği "tercih" edebilmek kolay olmasa gerek!
Ve Nüzhet FERMANLI'nın "Bir Anadolu Çocuğu" olduğunu hatırlayışı, yarıyoldan "otomobilden inişi..."Sevinç ÇOKUM'un "Tren Burdan Geçmiyor" romanının son kapak kısmına ise şunları yazmışım:"Tam bir 'Yeşilçam' filmi senaryosu...'Tren Burdan Geçmiyor' sinemalarda...
(*):Sevinç ÇOKUM, "Tren Burdan Geçmiyor", (Roman), Ötüken Neşriyat, 1.Basım 2007
08.10.09
İsmet GÜLTEKİN
ismet_gultekin@mynet.com/metgultekin@hotmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)