21 Kasım 2014 Cuma

SAHİDEN DE "YAHUDİ" MOİZ KOHEN TEKİNALP'İN İÇYÜZÜ-1








TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİ-ÜLKÜCÜ HAREKET ve ATILAN İFTİRALAR-YAPILAN SUÇLAMALAR
"MİLLÎ GÖRÜŞ/ERBAKAN HAREKETİ"- "SİYASAL İSLÂM/İSLÂMCI SİYASÎLER"-"DİNDAR DEMOKRATLAR" DA DENİLEN BAZI "NURCULAR"-BİLUMUM "İSLÂMÎ HAREKET" MENSUBU ZİHNİYETLİ KALEMLERİN "MÜFTERİLİĞİ" BİTTİ!!!

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ FİKİR SİSTEMİNİN "FİKİR/DÜŞÜNCE ÖNCÜLERİ";
NE "YAHUDİ" İDİ, NE DE SADECE "ADI TÜRK" İDİ...

Bu yazımı, ilk defa bugün(02.Eylül.2011,Cuma) öğrendiğim ve Yeni Çağ gazetesinde hararetle okuduğum "Türk'e Ruh Verenler" yazı dizisinin 12. bölümündeki Rasim EKŞİ imzası ile yayınlanan "Ahmet Ferit TEK" başlıklı yazı vesilesiyle yazıyorum... Hepimizin de malumu olduğu üzre, "Cumhuriyet Tarihi" boyunca Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemine, Ülkücü Hareket'e çok sayıda iftiralar atılmış, çok sayıda da suçlamalar yapılmıştır. Sadece "iftiralar" ve "suçlamalar"la da kalınılmamış, "Yeni Türk Devleti", "Türkiye Cumhuriyeti Devleti"mizin "kurucu fikri, kurucu düşüncesi" de olan ve onsekiz yıl da "resmî ideolojisi" olmuş olan Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi, 31. yıldönümünü idrak edeceğimiz (Şimdilerde ise 34. )12 Eylül 1980 Askerî Darbesi ile de "mahkemeler"de "yargılanılmış"tır...
31 yıl önce(2014’e göre ise 34.) başlayan "yargılamalar"da da, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemine, Ülkücü Hareket'e atılan iftiralar, yapılan suçlamalar, "Milliyetçi-Ülkücü Hareket"in "en yetkilileri"nce, "en sorumluları"nca, "12 Eylül Mahkemeleri"nde, saatlerce cevaplandırılmıştır...Şayed bir yerlerden temin edip de okuyabilirseniz, zamanın "MAYAŞ YAYINLARI"nca, üç cilt hâlinde neşredilen "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası"gibi  kitaplardan da hatırlayabilirsiniz...
Neydi bu atılan iftiralar, yapılan suçlamalar?
Bazıları şunlardı:
1) Çetecilik suçlaması ve iftirası...
2) Faşizm suçlaması ve iftirası...
3) Irkçılık suçlaması ve iftirası...
4) Darbecilik suçlaması ve iftirası...
5) "Kontrgerillacılık", "Gladyoculuk", "Ergenekonculuk" suçlaması ve iftirası...
6) Fikir/Düşünce öncülerinin "Yahudi" oldukları, "Türk bile olmadıkları, "adı Türk" oldukları suçlaması ve iftirası...vesaire...
Yukarıda isimlerini zikrettiğim bu "suçlamalar" ve "iftiralar", günümüzde, 2011'ler Türkiye'sinde bile (Şimdilerde 2014’ler Türkiye’sinde)dillendirilmekte, yazılıp-çizilmekte, "özel toplantılar"da, "özel sohbetler"de sanki "suçlama ve iftira" değilmiş gibi, bir "nass" gibi , bir “dogma” gibi seslendirilmekte...
Ben de, "ortaokul birinci sınıftan beri" Türk Milliyeyetçiliği Fikir Sistemi'nin, Ülkücü Hareket'in "içinde" olmam hasebiyle de, acizane, verdiğim "fikir mücadelesi"nde ve yazdığım yazılarda, atılan "iftiraları"n, yapılan "suçlamalar"ın mesnetsizliğini ortaya koymaya çalışmışımdır. Merak edenler, "mefkûre adamları" başlıklı "blog"larıma ve www.millimefkure.com " isimli siteme de bakabilirler...
Heyhat! Bir "suçlama", "bir "iftira" vardı ki; bir türlü "söyleyebilecek sözüm" olmazdı, bir "mehaz/kaynak" belirtemezdim ancak asla da "içime sindirmezdim..." O "suçlama", o "iftira" ise "Milliyetçi-Ülkücü Hareket"in "fikir/düşünce öncüleri"nin "Yahudi" oldukları, "Türk bile olmadıkları" idi...Gerçi, "Ziya GÖKALP" mevzuunda, böyle bir "suçlama"yı, böyle bir "iftira"yı cevaplandırabilecek çok sayıda "mehaz"a, çok sayıda" kaynağa" ulaşmayı Rabbim bana nasip etmiş ve "Molla Said-i Meşhur Ziya GÖKALP ile de Tanışmış!!!" başlıklı yazımda, "nokta-i nazarları"mı ortaya koymuştum...
Ve Rabbü'alemin, bugün de bana, içinden çıkamadığım, "söylecek kelime" bulamadığım "Moiz Cohen TEKİNALP" mevzuunda da nasiplendirdi. Milliyetçi-Ülkücü kalem sahibi Rasim EKŞİ'nin bahse konu" Türk'e Ruh Verenler" yazı dizisinin 12. bölümünde, "Ahmet Ferit TEK" başlıklı yazısı ile "söylecek kelimeler"le nasiplendirdi...
Artık "gına getirir" derekesinde, Abdurrahman DİLİPAK'tan, M. Ertuğrul DÜZDAĞ'a; Sadık ALBAYRAK'tan Mehmet Şevket EYGİ'ye; M. Latif SALİHOĞLU'ndan Kazım GÜLEÇYÜZ'e kadar daha burada isimlerini zikredemediğim bilumum "İslamcı kalemler"in attığı "iftira" da, yaptıkları "suçlama" da bitti...
"Türkiye Cumhuriyeti Devleti"mizin "İlk İçişleri Bakanı", "Türk Ocağı Derneği"nin ""İlk Reisi/Başkanı" da olan ve "sanat tarihçilerimizden Dr. Emel ESİN Hanımefendi'nin de babası olan "Ahmet Ferit TEK"in yazdığı "TURAN" isimli eserinde "TEKİN" mahlasını kullanınca, 02.Eylül.2011'lere kadar, günümüze kadar uzanan "Moiz Cohen TEKİNALP" ile "karıştırılması..."
EKŞİ'nin de zikrettiği üzre "Hiçbir Türk Milliyetçisi'nin Cohen'in görüşlerini benimsemesine imkân yoktur" fakat yine EKŞİ'nin zikrettiği üzre,"İlk İçişleri Bakanı" olarak "Ahmet Ferit TEK"in, "İstiklâl Savaşı sırasında vatana ihanet eden 150 kişinin-ki 150'likler listesi-150'likler kararnamesi olarak biliniyor-kararnamesini hazırlamış olmasının meydana getirdiği "husumet", "adavet", "düşmanlık" ile de yazdığı "Turan" isimli eseri sırf "Tekin" mahlası "karışıklığı" da bahane edilerek "Moiz Cohen TEKİNALP'e maledilmiş...Yine, kızı Dr. Emel ESİN Hanımefendi, "Turan" isimli kitabın babasına ait olduğunu ifade ettiği gibi,1914'de "Türk Yurdu Kitaphanesi Yayınları"nca da ve 1999'da da "Turan Kültür Vakfı"nca da neşredilmiş.. Şimdiki –bu yazının yazıldığı tarihe göre-TTK Başkanı Prof.Dr. Ali BİRİNCi tarafından da "Turan" isimli kitabın, "Moiz Cohen TEKİNALP" e değil, "Ahmet Ferit TEK"e ait olduğu da ispatlanmış.(*)
Ne yazık ki Türkiye'mizde artık "hükûmet" olan ve "devlet" te "yönetmeye" başlayan ve kendilerine "Liberal İslâmcı Zihniyet" te denilen "kadrolar" da, bilumum "İslamcı Zihniyetler" de, "Türk'üm" diyememekte, "Türk Milleti'ne mensubiyet şuuru" duyamamakta.."Türk dersem bana ırkçı derler" mentalitesindeki bu "zihniyetler", rahatlıkla "Kürd'üm" demekte amma!!! Bilmem kaçıncı "sol gazete" de olan "Radikal"de, bir köşeyazarının da yazdığı üzre, "Türk'üm dersem ırkçı olurum" diyen "Irkçı İslamcılar" ile "Irkçı Ulusalcılar" da, Türkiye'mizin "fikir-düşünce olguları"ndan...
"Fikirler/Düşünceler Vadisi"nde, "propaganda üstünlüğü"nü muhtelif sebeplerle "elde etmiş olan", bilumum "Solcular" ile "bilumum "İslamcılar"ın "Milliyetçi-Ülkücü Hareket"e attıkları, atacakları "iftiralar", yaptıkları-yapacakları "suçlamalar bitmez elbette..Lâkin "söylecek sözlerimiz", "konuşacak kelimelerimiz", "göstereceğimiz mehazlarımız/kaynaklarımız" olmalı..
Dördüncü yılına girilen-2014’lerde bitti!!!- "Ergenekon Tartışmaları", "Gladyo Tartışmaları", "Kontrgerilla Tartışmaları"nda, bilumum "İslâmcılar" gibi Türkiye'deki "Sosyalistler"in dillendirdiği, yazıp-çizdiği; "12 Eylül 1980 öncesi her M.H.P. İlçe Başkanı, İl Başkanı Kontrgerillacı idi", "iftirası", "suçlaması" ne kadar da "kof" çıkmadı mı?
"Yetişme ortamları, tarzları" gereği de, "İngiliz Yahudi Darwin" gibi "kadrolu Türk Düşmanı" olan "liberal İslâmcı zihniyetler", şayet "Sosyalistler"in dediği üzre öyle bir "vakıa" olsa idi, "Milliyetçi-Ülkücü"lerin "gözlerinin yaşına" bakarlar mıydı ki?!!!
Ne kadar çok arzulardım; "Milliyetçi-Ülkücü Kadrolar"ın da, "propaganda üstünlüğü"nü-elbette hakkaniyetle- ele geçirmelerini...
02.Eylül.2011,
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail.com

Dip Notlar:
(*): Rasim EKŞİ, "Türk'e Ruh Verenler(Ahmet Ferit TEK)-12,Türkiye'de YENİÇAĞ, 02. Eylül.2011, Cuma, s.8

13 Kasım 2014 Perşembe

NECİP FAZIL'LAR, SERDENGEÇTİ'LERDE Mİ BOP-AKP RÜZGÂRLARINA KAPILDI YOKSA?!

“Şairler Sultanı” Necip FAZIL’lar
ve
“Bayrak Adam” SERDENGEÇTİ’ler de,

BOP-AKP Rüzgârlarına mı Kapıldı Yoksa?!


Bindokuzyüz seksen üç’lü seneler, “USA Markalı” “Our Boys”ların  yaptığı “millete darbe”nin tesirlerinin alenen devam ettiği senelerdi. Bizim gibi yaşları 17-18 olan “Anadolu Çocukları”nın da “Üniversitelere” adım attığı senelerdi. Yani, adetâ kavgasız, gürültüsüz, anarşisiz-terörsüz “Üniversite bitiren nesiller”in seneleri…Hadi diyelim, “Türk Sağı”nın çok farklı meşrepteki gençlerin, adetâ spontane bir şekilde kol kola, omuz omuza olduğu seneler..
İ.T.Ü.’yü rabbimin yine bir ikramı olarak “lise bitimi” kazanmıştım. Erenköy’de, İntaş Sitesi’ndeki bir evde, aile yanında kalmaktaydım. “Medine-i İstanbul”un bu kadar “modernleşme”diği, velâkin bu kadar da “yozlaşmadığı” senelerdi. İ.T.Ü.’deki ders bitimi Cağaloğlu’na iner,”Yeşilay Cemiyeti” binasındaki mütevâzı mekandaki rahmetli Ahmet KABAKLI Hoca’nın “Türk Edebiyatı Vakfı”ndaki “Çarşamba Sohbetleri”ni ekseriyetle takip eder, notlar alırdım. 1983’lü yıllarda  da tuttuğum notlar hâlen de durmakta..Rahmetli Cemil MERİÇ’ler, İbrahim KAFESOĞULLARI, Kemal ILICAK’lar, Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’ler ve elbette KABAKLI Hoca’lar…Bazen de “Fetih Cemiyeti”ndeki, “Kubbealtı Akademi Cemiyeti”ndeki sohbetlere iştirak ederdim. Buradaki sohbet öncesi “Ney nâmeleri”, ruhumu dilendirirdi…
Ve gece yarısına yakın bir saatte Erenköy’deki eve varırdım. Diyebilirim ki, “küllük havası”nı, “Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı Havası”nı teneffüs ettiğim oldu. Adetâ bizatihî, çıplak gözlerle bir rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK’i göremedim, sohbetini dinleyemedim.

31. Vefât Yılında “Bayrak Adam” SERDENGEÇTİ

Seneler ne kadar da çabuk geçmiş. Bugün, rahmetli KABAKLI Hoca’nın “Türk Edebiyatı Vakfı”nın “Çarşamba Sohbeti”nde ise vefâtının 31. seney-i devriyesinde “Bayrak Adam” SERDENGEÇTİ yâd edildi. Servet KABAKLI’nın açılış konuşması, beni adetâ kibrit kutusu büyüklüğündeki “Yeşilay  Cemiyeti Binası”ndaki “Türk Edebiyatı Vakfı” senelerine götürdü. Tıklım tıklım şimdiki “TEDEV” mekanındaki “Bayrak Adam” SERDENGEÇTİ’yi yâd programına, “Medine-i İstanbul”daki, neredeyse mevcut siyasî iradenin en üst erkanı kertesindekiler de oradaydı.
Otuz bir sene dile kolay. Kendisinden 5-6 ay önce vefât etmiş olan rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK namına “Bıraktığı boşluğu artık kim dolduracak?”, diyenlere, “Bayrak Adam”, SERDENGEÇTİ cevap veriyordu: “Boşluk bırakmadı ki doldurursun. Kafaları doldurdu, gönülleri doldurdu, zihinleri doldurdu gitti…”
Servet KABAKLI, rahmetli SERDENGEÇTİ’nin rahmetli “Başbuğ TÜRKEŞ”e olan aşinalığını hatırlattı: “Ey Türk titre ve kendine dön!” meşhur sözü ile “Parkinson” hastalığına yaklaşımını ifade etti.
Velâkin “Türk Edebiyatı Vakfı”nın mütevâzı sohbet mekanı, adetâ mevcut siyasî iradenin “Medine-i İstanbul”daki temsilcileri ile kuşatılmıştı.  Güya “Milliyetçi-Muhafazakâr  Zihniyet “ muktezasınca bilmem kaç seçim zaferi kazanmış, kuvvetle muhtemel 2015’lerde de yine kazanacak olan “Tek Başına Sağ İktidarı”n adetâ “bürokrasi”si de “Bayrak Adam” SERDENGEÇTİ’yi yâd etmeye gelmişlerdi.
Böyle bir “Deli Rüzgâr”ın, böyle bir “Toros Yüzlü Adam”ın, yahut “15 yılda 33 sayı” çıkarttığı dergisi ile özdeşleşmiş olan “SERDENGEÇTİ”nin , sahiden de böyle bir sözümona “Sağ İktidar” ile ne alakası olabilirdi ki?!

“ÜLKÜCÜ NECİP FAZIL”

Kendilerini zaman zaman “Necip Fazıl KISAKÜREK’in talebeleri” olarak da târif eden böyle bir sözümona “Türk Sağı”nın en üst seviyedeki erkanı, geçenlerde, Star Gazetesi’nce “ilk defa” tertiplenen “Necip Fazıl KISAKÜREK Ödülleri” programı ile rahmetli Necip Fazıl’ı yâd etmiş ve “Ben Devrimciyim” diyen Nuri PAKDİL’e bile “Necip Fazıl Ödülü” takdim edilmişti. Akabinde “Türk Basınının Amiral Gazetesi Hürriyet”teki köşesinde “Ülkücü Taha AKYOL”, rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK ile rahmetli “Başbuğ TÜRKEŞ”  ve “MHP” ile alakalı bir hatırasını okurları ile paylaşmıştı. Akabinde de “HeberTürk”deki köşesinde Fehmi KORU, adetâ destekleyici mahiyette bir yazı kaleme almıştı: “Ülkücü Necip Fazıl” veya “Necip Fazıl’ın Ülkücü-MHP Dönemi” vâri…
Aslında “Edebiyatçı Fikir Adamı” Prof. Nurullah ÇETİN’ler bile neredeyse seneler önce Necip Fazıl’ın daima “Türk” dediğini, “Türk olmak”la da gurur duyduğunu, asla ve kat’a “Ben de Türk’üm” demekten gocunmadığını ve daima da “emperyal takımlar”a kafa tuttuğunu ısrarla yazmıştı.
“Necip Fazıl KISAKÜREK Külliyatı”nı baştan sona bir incelesek, asla ve kat’a “devrim, devrimci, devrimciyim” gibi mefhumları bulamayacağımız. Buna  rağmen; çok rahat bir şekilde, hem de “ben de devrimciyim” diyen şahsiyetler taltif edilmekte, “Necip Fazıl Ödülü” verilmekte! On iki sene sonra bile hâlâ “Ben de Türk’üm” diyemeyen böyle bir sözümona  “Sağ İktidar Zihniyeti”, adetâ rahmetli Necip Fazıl üzerinden “hesaplar” yapmakta!
Halbu ki, rahmetli “Necip Fazıl KISAKÜREK”e “bütüncül açı”dan bakabilirsek; onun “Ülkücü Necip Fazıl Portresi” ile de karşılaşmış olacağız.
Türkiye’mizde, geçen zamanlarda yapılan “Necip Fazıl, örtülü ödenekten para aldı mı, almadı mı?” “tartışmaları”nda bile koca Türkiye’mizde, “Evet, Necip Fazıl KISAKÜREK de örtülü ödenekten para aldı.”, diye yazabilen bu fakir ile toplam adetâ üç kalem sahibi idi neredeyse?!
Üstelik geçen yaz, “Milliyetçi-Ülkücü Hareket”in,” MHP’nin Ses Bayrağı” “HERGÜN Gazetesi”nin çoğu sayılarını bir araştırmam için de “Beyazıd Devlet Kütüphanesi”nde incelerken; “ilk sayfalar”da, çok sayıda “Ülkücü-MHP’li Necip Fazıl” dedirtecek “haber-resim-yazı”lar okumuştum.
Üstelik meşhur “Rapor”lar kitapçıkları ise böyle bir dönemini de teyid ediyordu.
Üstelik “Ülkücü Yazar” Dr. Hayati BİCE’ler de olmasa günümüz “Milliyetçi-Ülkücü-Alperen Gençler” bile “Ülkücü Necip Fazıl Portresi”ni hiç mi hiç hatırlamayacaklar bile!
Rahmetli Necip Fazıl’ın “en koyu renkli talebeleri” de denilebilecek “İBDA-C Fikir Hareketi”, “Kumandan-MİRZABEYOĞLU Hareketi” bile rahmetli Necip Fazıl’ın “Ülkücülük Dönemi” ni de, tıpkı  böyle bir sözümona “Sağ İktidar Zihniyeti” gibi dillendirememekte bile!

Rahmetli Ahmed KABAKLI Hoca’nın –ki daha Türkiye Gazetesi’ndeki koltuğuna sıcağı sıcağına, oturur oturmaz telefonla ilk arayan rahmetli “Başbuğ Alparslan Türkeş” idi- “Türk Edebiyatı Vakfı”ndaki “Bayrak Adam” Serdengeçti’yi yâd programı da böyle bir sözümona “Sağ İktidar Zihniyeti”nin kuşatılmışlığı ile yapıldı!
Rahmetli Necip Fazıl gibi “Bayrak Adam” SERDENGEÇTİ’nin de vefâtından otuz bir sene geçti. Her iki şahsiyetin, aslında kelimenin tam anlamı ile yazarsak, böyle bir “AKP Zihniyeti” ile ne alakası olabilir ki?!
“Muhafazakar Camia”ya tıpkı rahmetli Necip Fazıl’lar üzerinden olduğu üzre; rahmetli SERDENGEÇTİ üzerinden de “selâm”lar, “gülücük”ler mi gönderiliyordu?!
Yahu, Necip Fazıl kim, “AKP” ne?!
Yahu, Osman Yüksel SERDENGEÇTİ kim, “AKP” ne?!
Hattâ ve hattâ bence rahmetli Ahmed KABAKLI Hoca kim, “AKP” ne?!
Üstelik  taa 2002’lerde, “Gerçek Hayat Dergisi” aracılığı ile Samsun’da başlayan; “Milliyetçi-Ülkücü-Alperen Çilekeş Şahsiyetlere”, adetâ zorla, baskı ile “Biz de İslamcıyız!” dedirtme baskısı, “Bayrak Adam” SERDENGEÇTİ’yi yâd programında ilk defa gösterilen “belgesel”de konuşan “Millî Görüş Hareketi/Erbakan Hareketi” önde gideni Avukat Süleyman Arif EMRE aracılığı ile merhum SERDENGEÇTİ’ye de uygulanmakta; “Türkçü, İslamcı” olduğu vurgulanmakta!
Yahu, “fikriyatlar literatürü”, “ideolojiler terminolojisi” mi değişti? “Türkçülük” ve “İslamcılık” bambaşka “fikir akımları” değil mi Allah aşkına?! Merhum SERDENGEÇTİ’nin, meşhur “Tanrı Dağı kadar Türk’üz, Hira Dağı kadar da Müslüman” sözünü “Türkçü” ve “İslamcı” diye mi algılıyorsunuz?!
Üstelik yaşadığı hayat döneminde “Tipik MSP Zihniyeti”ne kaç gün tahammül edebildi ki?!


NETİCE-İ KELAM

Doğrusu, “dâvâ adamları”nın hayatlarına “bütüncül” bakabilmede…
Doğrusu, “dâvâ adamları”nı kendi siyasî ikbal ve geleceklerine payanda yapmamada..
Doğrusu, “dâvâ adamları”nı  bence çoook çirkince istismar etmemede…
Çıkardığı “Büyük Doğu Mecmuası” ile Süleyman DEMİREL’in “Mason” olduğunu “ilk yazan” ve “fikirler, düşünceler camiası” ile “ilk paylaşan”, “Süleymanname” diye meşhur şiiri yazan rahmetli Necip Fazıl’lar ve hâlâ otuz birinci vefât yıldönümünde bile “Millî Şef CHP Zihniyeti”ni en okkalı şekilde eleştiren “Birinci Radyo Konuşması” yayınlanmamış olan ve bütün hayatı “Türklük-Müslümanlık Ruh ve Şuuru” ile dopdolu geçmiş olan SERDENGEÇTİ’leri; böyle bir sözümona “Tek Başına Sağ İktidar “ca istismar edilmesine gönlüm razı olmuyor…
Hiç düşündünüz mü? Rahmetli Necip Fazıl’lar, Osman Yüksel SERDENGEÇTİ’ler hayatta olsalardı “AKP Zihniyeti”ne neler derlerdi?!!

FATİH,13.Kasım.2014
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

2 Kasım 2014 Pazar

"BİRLEŞEN GÖNÜLLER"İN HATIRLATTIKLARI

“BİRLEŞEN GÖNÜLLER”
FİLMİNİN HATIRLATTIKLARI


Nihayet “Medine-i İstanbul”umuzda bizatihî bir “ilk” daha gerçekleştirdim: Sinema salonunda sinema filmi izleme faaliyetim. Hatırlıyorum da, yıllar önce, henüz daha “internet teknolojisi”nin olmadığı yıllarda, “Medine-i İstanbul”umuzun Aksaray’ında, bir sinema salonunda, Cihan ÜNAL’ın “İhtiras Fırtınası” isimli filmini izlemiştim.
Geçen yıldan beri içimde adetâ ukde hâline gelen “sinema salonu”nda “sinema filmi izleme” iştiyâkımı, bugün, bir “Muharrem Ayı”nda gerçekleştirdim.
Teknolojik gelişmişlik ile hele de “internet teknolojisi”ndeki adetâ başdöndürücü gelişmeler ile “sinema filmleri izleme”k, neredeyse “bir tık kadar” kolay elbette. Velâkin “sinema filmini sinema salonunda izlemek”, eskimeyen yıllarda olduğu üzre, günümüzde de revaçta. Yüzbinleri çokca aşan sayıdaki “sinemaseverler”in alâkası, rağmenlere rağmen hâlâ devam ediyor.
“İzlemeyi seçicilik ile tercih ettiğin sinema filmleri hakkında yazılan film kritiklerini adetâ kâle almayacaksın ve bizatihî tercih ettiğin sinema filmini, sinema salonunda izleyeceksin”, temel düstûrum..”Birleşen Gönüller” filmi, 17 Aralık 2013 sonrası, bence “Dost Modern Darbe” olmaktan çoooook uzak; adetâ “Cumhuriyet Tarihi”mizin “M. Kemal Dönemi”nden beri var olan, belki de “en büyük hırsızlık-yolsuzluk vakıâsı” sonrası, “ortaklığı” mevcut “siyasî irade”ce bozulan; literatüre “Gönüllüler Hareketi”, “Hizmet Hareketi”, “Gülen Hareketi” olarak geçen; bazılarınca ise “F(ethullah) Tipi Yapı”, mevcut “siyasî irade”ce ise “Paralel Yapı” diye târif edilen “zihniyet”lerce çekimi gerçekleştirilen bir film. Doğrusu ben, “Allah’ın Sadık Kulu-Barla” isimli muhteşem “animasyon” filmi sonrası, üç yılı da geçmesine rağmen; “Allah’ın Sadık Kulu-Urfa”  “animasyon” filmini çooook arzulamıştım.” “Selam” isimli sinema filmi gibi “Birleşen Gönüller” filmi de “eğitim sektörü”ndeki fedakârlıkların “görsel” olarak da sinemaseverlere anlatıldığı bir film. Tıpkı, “Eşrefpaşalılar” filmi gibi. Velâkin “Birleşen Gönüller” sinema filmi “tarihî hakikatler”inde ağırlıklı olarak, neredeyse bir saati aşan bir süre işlenildiği bir film. 1941’li yıllarda, “İkinci Cihan Harbi Yılları”nda, Almanya-Rusya kapışmasında yaşanılan, “Nazi Kampları Sürgün”ün, “sinema tekniği”, “film tekniği” açısından da, muhteva açısından gayet mükemmele yakın kertede işlenildiği bir film. Aklınıza, “Kırım Tatar Türkleri”nin “Kızıl Moskof”ca “Sibirya’ya Sürgünleri” gelebilir. Hâlâ “Ukrayna Milletvekili” olan “Kırım Tatar Türkleri Lideri” Mustafa Abdülcemil KIRIMOĞLU gelebilir. Hattâ “Asrın İmamı” Bediüzzaman Said NURSÎ(k.s.)’nin “Kızıl Moskof” a karşı talebeleri ile verdiği “Bitlis Müdafaası” sonrası “Kızıl Moskof” a esir düşüşü ve yaşadığı “Kosturma Yılları” aklınıza gelebilir…
HAYATI TURNALAR GİBİ YAŞAYANLAR
Elbette bir “sinema filmi”ni bile “olduğu gibi” algılayabilecek sağlıklı zihinlerden çooook uzak bir “devr-i akp”yi yaşıyoruz. Koskoca on bir yıl, dile kolay tamamı ile on bir yıl, “yol arkadaşlığı” yapmış “siyasî irade”, yukarıda hatırlatılan  mezkûr sebepten dolayı, “Kırmızı Kitap”ta  da artık başa geçen “ilk tehlike”yi, “Paralel Yapı Tehlikesi”ni habire “gündem”e getiren “kalemşörleri”; ne yazık ki “kendilerini görüp te eleştirememektedirler”. Demek istediğim; evet “Gülen Hareketi”, “darbeleri”, “12 Eylül 1980 Askerî Darbesi”ni, “28 Şubat Post Modern Darbesi”ni des-tek-le-miş-tir. “Siyasî” olarak da, “ANAP”tan “DSP”ye; “AKP”den “CHP”ye uzanan temayüller göstermiş; bugünlerde kendilerini ne hikmetse çooook destekleyen ne “MHP”ye, ne de “BBP”ye, “bir oy desteği bile “ ver-me-miş-ler-dir. “Dinî”, bilhassa da “itikadî “açılardan; bir “Dinlerarası Diyalog” saf-sa-ta-sı ile aşırı “ehl-i kitap muhabbeti” ile bence de“İslamî sapmalar” da “zihniyet” noktasında yaşamışlardır. “Müslümanları Ağlatan Gülenciler” demeyeceğim amma velâkin hakikaten de “biz Müslümanları” ağlatmışlardır.
Ne var ki; “devr-i akp” de veyahut mevcut “siyasî irade” ve “örgüt” te o kadar pirü pâk değil ki!!! “28 Şubat Sürecinin ürünü…”, bir ve ikincisi “Büyük Ortadoğu Projesi Uygulayıcısı bir siyasî örgüt” olduğunu yazan çooook sayıda aklı başında, ilmî kitaplar da mevcut. “Kemalizm’in Yeşil Tonajı” ile de tamamiyle “Devlet Partisi” olduğunu  neredeyse yıllar önceden yazan “siyaset sosyologları” var..
“Fillerin tepişmesi” gibi, -hem de “ne filler amma”-  “kavgaya tutuşmuş” “iki yapı”, bence “Türk Milleti”nin yüksek manevî değerlerini de, adetâ “Küreselleşme-Amerikalılaşma Çağı” namına “yok etmek”tedirler!
“Devr-i akp”, neredeyse “Hukuksuzluk Devri”, “Nepotizm Devri” diye anılacak yahu!!!
İşte, bu “kirli-necis münazaralar”ı dışarıda tutarsak- aslında dünya için nizâ edilmez- “Birleşen Gönüller” filmi hayatı turnalar gibi yaşayanların da hikâyesi. “Beklemek” nedir “hâl lisânı” ile kavramışların hayatı. “Cennet”lere sevdâlı “Niyaz”ların, “sevdâ mefkûreleri” ile “tertemiz yüreklerle” beklemeleri. “Turnalar bir mekana konduklarında eşlerini ararlar; bulamayanlar ise beklerler…” “Alman-Nazi” ile “Kızıl Moskof” arasındaki kapışmalar sonrası “Niyaz”ların ve hattâ “Cennet”lerin “Nazi Temerküz Kampları”na uzanan sergüzeştileri, maceraları…
Bir yandan da Kazakistan’da ki okul inşaatı ve “Yunus Öğretmenler”in ve bir avuç “Mefkûre Yolculuğu”na çıkmış “eğitim gönüllüleri”nin yüksek derecedeki fedakârlıkları.Adetâ “Fransız Öğretmen Filmleri”ni kıskandırır kertedeki gayretler…

VESSELÂM

“Birleşen Gönüller” sinema filmi nasıl nihayete erdi, bilemiyorum. Yaşı hayli ilerlemiş “Niyaz”lar, “beklemeyi hâl ile” de yaşamış “Cennet”lere kavuştular mı, bilemiyorum. Kazakistan’a “o okul inşaatı” yapılıp da, faaliyete geçti mi, bilemiyorum..
“Birleşen Gönüller”, “Gönülleri Birleşenler”in, “Mefkûreleri” uğruna neler yapabileceklerini, hem de  “teknik ve muhteva” olarak eleştirilecek bir mevzû adetâ bırakmayacak şekilde çekilmiş bir sinema filmi.. “Başka Hayatları ve zihniyetleri anlamak” açısından da seyredilmesi elzem bir film: “Birleşen Gönüller”
“Türkçü Mütefekkir ve Şair”imiz Hüseyin Nihal ATSIZ’ın da meşhur mısraları da aklınıza gelebilir:
“Gönülleri birleşenler!
Selam sizlere!
Uzaklarda dertleşenler!
Selam sizlere!”
Fatih, 01. Kasım.2014
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

27 Ekim 2014 Pazartesi

"TASAVVUF TARİHİ"MİZİN EN ENTERASAN SİMALARINDAN BİRİ: NİYAZİ MİSRÎ(k.s.)

“TASAVVUF TARİHİ”MİZİN EN ENTERASAN SİMÂLARINDAN BİRİ:

NİYAZİ MİSRÎ(k.s.)


“Niyazi MİSRÎ(k.s.)” ismini “ilk” defa ,Ankara-Sincan’daki bir “Nur Talebesi” arkadaşımın kütüphanesindeki bir kitapta okumuştum.Bir şiir kitabı olsa gerekti ve kapağında Niyazi MİSRÎ(k.s.) yazıyordu.
Geçen yıllarda ise “Ülkücü Edebiyat”ımızın “kadın edebiyatçılarımız”dan Emine IŞINSU ÖKSÜZ Hanımefendinin , “İslâm Tasavvufu”nu, “tasavvuf tarihimi”zi  “roman tarzı”nda ele aldığı bir dizi eserinin, rahmetli Niyazi MİSRÎ’yi anlatan “Bukağı” isimli romanını okumuş ve bir şeyler kaleme almıştım.
Nihayet “Şeyh Şaban-ı Velî(k.s.)” Hazretlerini, “Halvetî Kardeşler”imle birlikte ziyarete gittiğimde ise -herhalde ikinci ziyaretim de olacak- Dr. Mustafa TATÇI’nın “Niyazi MİSRÎ(k.s.)” isimli eserini de almıştım.
O tarihten bu tarihe, Rabb’ül-âlemin bana da “Niyazi MİSRÎ(k.s.)” Hazretlerine bir muhabbet halketti, diyebilirim…
Daha geçenlerde  muhteşem “samizdat türü eserler”den,”ilhamen yazılmış eserler”den “Risale-i Nur Külliyatı”ndan veya başka bir isimlendirme ile “Sözler”den “Hanımlar Rehberi”ni okurken, ezberlemek için birkaç defa sesli okuduğum şiiri:
“ Bir ticaret yapmadım nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.
Ağlayıp nalân edip düştüm yola tenha garib,
Dîde giryan, sîne biryan, akıl hayran bîhaber.”
“Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi”nde ise Sadık YALSIZUÇANLAR’ın anlatımında rahmetli “Niyazi MİSRÎ(k.s.)”yi bir defa daha hatırladım.Üç defa yaşadığı “nefy/sürgün yılları”nı, onbeş kiloluk bukağı ile zencirlerle, Limni adasındaki hayatından kesitleri ve akabinde yine onbeş kiloluk zencirlerle, bukağı ile defnedilişini, iki yüzden fazla “halvet”e girişini, çilesini, “nefsini terbiye yolu”ndaki “erbain”lerini, devrin “devlet idarecileri”nin karşısındaki pervasızlığını, sözünü esirgemeyişini, aslında Malatyalı oluşunu, “kapı eşiliği”ni, dervişliğini ve şiirlerini…

ANEKDOTLAR
Sadık Beğ’in anlattığı şu anekdot hafızama nakşedildi: Rodos’ta, ilk “nefy/sürgün yılları”nda, bir “Kilise” önünden geçerken; ‘Papaz”ın daveti ve bu daveti şartlı kabul edişi: “Eğer kapı eşiğine uzanırsam” şartı. “Derviş= Kapı Eşiği…” Ve bu şartının kabul edilişi…Kilise’ye girenlerin , üzerinden geçerken; “lâilaheillallah”; Kilise’den çıkarlarken de,üzerinden geçerlerken; “Muhammedun Rasulullah” deyişleri…
Papazın nihayetinde ,”Siz bizi bin yıllık dinimizden edeceksiniz,gidin…” yalvarışları…
Antalya-Elmalı’nın ise rahmetli Niyazi MİSRÎ(k.s.)’nin  de “yetiştiği diyar” oluşu..
Sadık Beğ’in anlattığı bir başka anekdot da hafızama nakşedildi…Limni nefyinde, sürgününde, üçüncü ve son sürgününde ise Bursa’daki, yıllardır görmediği ailesine ve oğluna olan hasretini dile getiren bir mektup kaleme alışı ve gönderişi..
Nihayet 17.asrın ulaşım şartları düşünülürse, ailesinin oğlu ile birlikte Bursa’dan Limni adasına gelişleri…Velâkin “ailemin olduğunu bilirlerse, öğrenirlerse zarar verebilirler” niyet ve düşüncesi ile Limni’ye kadar gelmiş olan ailesi ve oğlu ile görüşmeyişi…

VESSELAM
Günümüzde günübirlik Limni’ye gidişin eskiye oranla daha kolay  olduğunu ifâde eden Sadık Beğ; vefâtında, yeninde bulunan bir kağıda yazılmış “son şiiri”ni de okudu…
“Ehl-i Beyt Muhabbeti” ile de dopdolu olan rahmetli Niyazi MİSRÎ(k.s.)’nin “Hasaneyn Risalesi” isimli bir “kitapçığı” nın da olduğunu hatırlattı…
Evet, benim de, “Risale-i Nur Külliyatı”nın, “Sözler”in “Hanımlar Rehberi”nde bizatihi okuduğum şiiri:
“Bir ticaret yapmadım nakd-i ömür oldu hebâ,
Yola geldim lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber
Ağlayıp nalân edip düştüm yola tenha garib,
Dîde giryan, sîne bir yan , akıl hayran bîhaber…”

“Gözyaşı Medeniyeti”nin çocuklarının payına düşen:
“Dîde giryan/ Gözyaşı” olsa gerek….
Fatih, 01.Muharrem.1436/25.Ekim.2014
İsmet GÜLTEKİN

metgultekin@hotmail.com

25 Ekim 2014 Cumartesi

"MAĞRİB'TEN MAŞRIK'A TÜRK GÖZÜ ile"


“MAĞRİB’TEN MAŞRIK’A TÜRK GÖZÜ ile”


“Hoca Ahmed Yesevî Vakfı”nın, Pazar günleri,  her onbeş günde bir tertiplediği “Kahvaltılı Yesevî Sohbetleri”nin 102. de yapıldı.
“Kahvaltı” akabinde yapılan “102. Yesevî Sohbeti”nde, Prof. Metin AKAR, bilhassa “Mağrib’ten Maşrık’a Türk Gözü ile” isimli eserinin tanıtımını yaptı.
tamamiyle irticalen yapılan “Mağrib’ten Maşrık’a Türk Gözü ile” isimli eserinin tanıtımı esnasında, “Pîr-i Türkistan” “Vakfı”nda, “Yesevî Dostları” çok sayıda tebessümler ve gülmeler de yaşadı.
“Fas”tan “Bosna”ya ; “Mağrib’ten Maşrık’a” “Türk Gözü” ile “Türk”ce nokta-i nazarı ile dolu yaşanılan hâtıralarda çok sayıda “acı ve katı hakikatler” de dillendirildi.”Fas”ın  nasıl ve ne şekilde “Fransa’nın  sömürgesi, müstemlekesi” altında olduğu, bizatihî yaşadığı vakıâlar ile anlatıldı. . “Fas üst düzey idarecileri”nin daima “Fransız gözetimi”nde oldukları ve böyle  bir “sözde istiklâl, “sözde bağımsızlık” yaşayan bir “ülke” olduğunu; lâkin bazı “Faslılar”ın yine de, rağmenlere rağmen ‘ümitvar’ olduklarını, “birgün mutlaka”, “hakikî istiklâl ve hürriyet”e kavuşacaklarına inandıklarını hatırlattı.
“Fas Coğrafyası”nda yaşanan “Üç Krallar Savaşı”nın anlatımın da ise hâfızalara nakşedildi. “Devlet-i Âliyeyi Osmaniye”nin, “Büyük Osmanlı Devleti”nin “Fas’ta hükümran olabilmek” için; “Osmanlı nüfûzu”altındaki “Kral”ı “Fas’ın Başına” getirebilmek için yapılan “Üç Krallar Savaşı”nın akabinde, hem mevcut “Fas Kralı”nın; hem “Fas’ın Başına” getirilmek istenilen “Kral”ın; hem de “Portekiz Kralı”nın bu savaşta öldüğünden; bu savaşa “Üç Krallar Savaşı” denildiğini hatırlattı.
“Maşrık”a, “Şark”a, “Bosna”ya uzanan ve mezkûr eserinde de mevcut olan “Bosnalı Mustafa Olayı”nın anlatımında ise hayli “acı ve katı hakikatler” dillendirildi. Prof. AKAR,         “Bosnalı Mustafa”nın “Devletimiz Ricali”nce eğitilmesi için “Üniversitesi”ne verildiğini, oradan da kendisinin sorumluluğuna girdiğini; Cuma namazı için abdest alıp mescide gittiklerinde, dönemin Bakanlarından Hasan Celâl GÜZEL’in de Cuma namazı için mescidde olduğunu ve “Bosnalı Mustafa”nın böyle bir “tarz-ı hayat”ı kendi ülkesinde göremeyeceğini, şimdi Türkiye’mizde gördüğünü ve Allah’a hamdettiğini hatırlattı.
Yine “Türk isen kaçamazsın, Türk kaçmaz…” sözünü de hatırlattı.
“Milis Yarbay Topal Osman Ağa”nın, nam-ı diğer “Topal Osman”ın memleketi Giresun’da iken ise “Keşkek’in Ermeni Yemeği” olduğu haberini bir gazetede okuduğunu; akabinde “Keşkek’in tamamiyle Türk Yemeği” olduğuna dair belgeli bir  yazı kaleme alıp, iddia sahibine gönderdiğini; iddia sahibinin ise bir zaman sonra, bir televizyon kanalındaki naklen yayınında, gerçekten de “Keşkek’in Türk Yemeği” olduğunu itiraf ettiğini nakletti.
Akıcı, neşeli, düşündürücü bir şekilde lâkin “acı ve katı hakikatleri” anlatan Prof. Metin AKAR , yazdığı eseri, “Mağrib’ten Maşrık’a Türk Gözü ie” isimli eseri “Yesevî Dostları”nı da meraklandırdı. Türk kültürü, Türk töresi ve Türk kimliği muhtevalı, Türk nokta-i nazarı ile şekillenmiş “güldürücü-düşündürücü” “102. Yesevî Dostları Sohbeti”ni dinleyenler ise adetâ mest oldular.
Fatih, 19.10.2014
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail.com

18 Ekim 2014 Cumartesi

GASPIRALI İSMAİL'LER-TURAN YAZGAN'LAR



GASPIRALI İSMAİL’LER-TURAN YAZGAN’LAR


“Medine-i İstanbul” da hemen hergün çok kesif bir şekilde “kültür-sanat faaliyetleri” olmakta. Öyle, meselâ hadi diyelim “Medine-i Urfa “daki gibi “kültür-sanat faaliyetleri”, sadece bir-iki aya, Mart-Nisan aylarına sığdırılmamakta. Ben de mümkün olduğunca “İBB Kültür”ün her ay ki “kültür-sanat faaliyetleri bülteni”nden, nerde ne var, öğrenmeye ve ilgi duyduklarıma iştirak etmeye gayret etmekteyim.
“Konevî Dergisi”nden çoğumzun hatırlayabileceği günümüzde “Hoca Ahmed YESEVÎ Vakfı” çatısı altında “Türk kültürü”ne her ay çıkarttığı “YESEVÎ Dergisi” ve onlarca yazılı-basılı eserleri ile katkı yapan muhterem Erdoğan ASLIYÜCE Beğ’i ziyarete gittiğimde, panoda “Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı-Turan Kültür Merkezi”nce ve “Avrasya Enstitüsü”nü”nce “Gaspıralı İsmail Beğ’in Vefatının 100. Yılı” anısına tertiplenen bir konferans duyurusu vardı. Rahmetli “Turan YAZGAN” Beği de yâd etmeyi kapsayan bir konferans duyurusu.
Şahsen, benim açımdan konferansı ilginç kılan en mühim husus ise konferansı verecek olan Prof. Dr. İsmail YAKIT Hocam olması idi. “Hocam” diyorum, çünkü 1990’lı yıllarda, yine “Medine-i İstanbul”da iken, sayesinde çok sayıda ilim meclislerinde bulunma bahtiyarlığına da erişmiş idim. Yine sayesinde “Kubbealtı Akademi”de, “Fetih Cemiyeti”nde, ilmî sohbetlerinde bulunmuş, hattâ rahmetli Hilmi OFLAZ gibi “aykırı-standart dışı şahsiyetler”in “kahvaltı sofraları”nda da bulunmuştum. Ve yıllardan beri de bizatihi görmemiştim.
“Eskimeyen günler”in hafızamda uyandırdığı hatıralarla da “Gaspıralı İsmail Beğ ve Turan Yazgan” mevzûlu konferans yerine vardığımda ise daha yeni yeni gelenler vardı. Adetâ “Bit Pazarı”nı andıran görüntüler ardından,  tarihî İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi binası yanındaki “Avrasya Enstitüsü”ne vardım. İki rahmetli “Türkçü”yü anlatan kitaplar, eserler de sergileniyordu. YAKIT Hocamın “Atatürk ve Din” isimli eseri, “kitapçığı” cay-ı dikkatti ve hemencecik aldım. Tahta iskemleye oturup, şöyle bir göz atmaya başladım. Geçenlerde “HaberTürk TV”nin “Tarihin Arka Odası Programı”nda dillendirilen “Emekli İmam”ın “Atatürk’ün Soy Kütüğü” çalışması ile değerlendiririm, bir kritik-tahlil yazısı yazarım, inşallah diye niyetlendim. Bugün aldığım “Derin Tarih Dergisi”nin promosyonu olarak verilen Mustafa ARMAĞAN’ın “Küller Altında Yakın Tarih” isimli çalışmasında da, şöyle hızlı bir gözatmam ile anladım ki, çok sayıda “ezber bozucu” mes’eleler de dillendirilmiş!!!

GASPIRALI İSMAİL’LER-TURAN YAZGAN’LAR


Yine “Medine-i İstanbul”umu da, “Türk Ocakları İstanbul Şubesi” de dahil sekiz kuruluşun öncülüğünde, “Gaspıralı İsmail Bey’in Ölümünün 100. Yılında Dilde Fikirde İşte Birlikte Neredeyiz?” mevzuulu, hafta içinde, iki gün süren “Uluslararası Sempozyum” da tertiplendiğini de öğrendim..
Konferans öncesi Prof. Dr. Abdulkadir DONUK Beğ’i de gördüm. Keşke “eskimeyen yıllarda”ki gibi daha aktif, tabiri caizse daha “popüler” olabilse diye de düşündüm. Prof. Dr. İsmail YAKIT Beğ ise çoğumuzun belki de bilemediği üzre Türkiye’mide “Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme “ üzerine çooook salahiyetli bir şahsiyette. Konferansı boyunca, iki büyük “Türkçü şahsiyet” de olan rahmetli Gaspıralı İsmail Beğ ve Gaspıralı İsmail Beğ’in mefkûrelerini 1980’li yıllarda kurduğu “Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı” ile Türkiye’mizde uygulamaya gayret etmiş olan ve hâlen de kurduğu müessesesi ile hizmetine devam eden rahmetli Prof. Dr. Turan YAZGAN Beğ’in hayat serencamı hakkında bilgiler vermesi, bizleri de o coğrafyalara götürdü. Mefkûre sahibi olmanın, ülkü sahibi olmanın zirve şahsiyetlerinden Gaspıralı İsmail Beğ’in Fransa’ya gidişi, Türkiye’ye gelişi, Hindistan’a gidişi, “Usul-u Cedit/Yeni Metod” ile Kırım’da, hattâ Hindistan’da “Eğitim Kurumları” açısı; kırk günde okuma-yazma öğretebilme metodu; “kadimciler” ile “ceditçiler” arasında nizalaşmalar vesaire. “Bir kalem, bin kılınca bedeldir” diyen rahmetli Gaspıralı İsmail Beğ’in, “Ha! Ha! Ha! “ isimli mizah dergilerine, “Alem-i Nisvan” isimli “kadın dergilerine” ve 23 ciltlik adetâ bütün Türk Dünyası’nca okunan kısaca “Tercüman” gazetesini neşredişi…Ve rahmetli Turan YAZGAN Beğ’in de sayıları ikiyüzleri bile geçmiş “Tarih Dergileri” neşri, bugün “800. Konferans”a ermiş konferansları ve yüzlerce neşredilmiş kitaplar ile yaptığı hizmetler…
Onca yokluklar, imkansızlıklar içinde ve “Kızıl Moskof”un  her türlü  engelleyici gayretlerine rağmen, “Türk Dünyası’nın Müşterek Sesi” kısaca “Tercüman” gazetesini neşretmesi…Günümüde onca teknolojik imkânlar mevcut iken bile aynı anda hem Türkiye’mizde, hem Azerbayban’da, hem Kazakistan’ta, hem Özbekistan’ta, hem Kırgızistan’da, hem Türkmenistan’da, hem hatta Tacikistan’da ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde okunan bir neşriyatımız hâlâ yok!!!
“Türk Dünyası”, “ortak bir alfabe”de, “müşterek bir alfabe”de buluşup da “Dil’de Birliği”, akabinde “Fikir’de Birliği”, “akabinde de “İş’te Birliği” tamamiyle sağlayamadı!!!
Konferans bitiminde bir suâle de mevzû olan bu mes’ele hâlen ehemmiyetini bence muhafaza etmekte…
Prof.İsmail YAKIT Hocamın, rahmetli Turan YAZGAN’ın “düşünce dünyası”nı izah ederken hatırlattığı üzre “bugünün Ulusalcıları, dünün ise Komünistleri”ile “Siyasal İslamcıların Türk Milliyetçilerine olan adavetleri, düşmanlıkları” da bitecek gibi değil!!!!
İsmail Gaspıralı’ların, Turan Yazganlar’ın da bitmemesi dileğimiz olsa gerek!
Fatih, 19.Ekim.2014
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail.com

"MÜZELER ŞEHRİ" "MEDİNE-İ İSTANBUL"



“MÜZELER ŞEHRİ” “MEDİNE-İ İSTANBUL”



“İstanbul Günlerim”e dahil olabilecek ehemmiyetli bir gün daha yaşadım. Yaşatan Rabb’ül âlemine sonsuz hamdolsun.
Bugün, 17. Ekim.2014, Cuma tarihi itibari ile öğrencilerim ile birlikte ‘İstanbul Büyük Postahane’deki “PTT Müzesi”ni ziyaret ettim.
Geçenlerde ikâme ettiğim bir namaz ibadeti sonrası, “Şeyhler Şeyhi”, “Güneşler Güneşi”; “mübarek, nurlu kademinin, öpülesi nurlu ayağının bütün evliyâların boyunları  üzerinde olan”Abdülkadir-i Geylanî(k.s.) Hazretlerinin evlâdlarına ait bir “yatır”daki mescidin duvarına monte edilmiş, “Sultan Fatih”in bir “fermanı”ndaki şu muhteşem terkipli mefhumu da “ilk “defa okumuş ve çoook hoşuma gitmişti: “Medine-i İstanbul”
Tamamiyle ‘İstanbul’un Fatih”i , “Sultan Muhammed Fatih Han(k.s.)’a ait orijinal bir terkipli mefhum. Gün boyunca, kendimce bu mefhuma ilâveler de yaptığımı hatırlıyorum: “Medine-i Bursa”, “Medine-i Konya”, “Medine-i Diyarıbekr”, “Medine-i Urfa” gibi.
Maateessüf  böyle bir ‘orijinal mefhum’un ise en fazla “İstanbul”umuza yakıştığını da ifâde etmeliyim: “Medine-i İstanbul.” Yani “İstanbul’daki Medine”, “İstanbul’un Medinesi”, “İstanbul Şehri.” Yani “bütün Peygamberlerin Başbuğu”, Peygamber Efendimizin nurlar dolu “Ravza-i Mutahhara”sının simetriği, uzantısı bir “İstanbul..”
Aslında bütün vilâyetlerimize de ne kadar çok yakışıyor böyle terkipli bir ifade: “Medine-i …………………”
Aslında bütün vatan sathımızda “Medinelileşmeli” değil mi ki? : “Medine-i Türkiye…”
Yarım asra yaklaşan bir ömrümde, bence ne rahmetli Yahya Kemal BEYATLI’nın “Aziz İstanbul”  mefhumu; ne de “Şairler Sultanı” rahmetli Necip Fazıl KISAKÜREK’in “Canım İstanbul” mefhumu, “İstanbul”umuzu tamamiyle ifâde edemiyor!
“İstanbul”umuzu en güzel şekilde ifâde eden mefhum; yine biiznillah “şehri fetheden”, “ne güzel kumandan” olan “Sultan Muhammed Fatih(k.s.)’ye ait: “Medine-i İstanbul”/ “İstanbul Medinesi”/ “İstanbul Şehri..” Hattâ ve hattâ “Şehr-i İstanbul” gibi terkipli ifâdeler bile  “Medine-i İstanbul” terkipli ifâde yanında esâmesi  bile okunmaz.

“Müzeler Şehri “Medine-i İstanbul”da “PTT Müzesi” Ziyareti


Evet, “Medine-i İstanbul”, külliyen “Müzeler Şehri..” Hele de “Medine-i İstanbul”un  “Tarihî Yarımadası”ndaki “müzeler..”Onlarca, belki de yüzlerce “müze.” “Müzelerin Nüvesi”, neredeyse “Medine-i İstanbul”umuzun  “Tarihî Yarımadası”nda, “Fatih”de…
“Medine-i İstanbul”umuzda, bir öğretmen olarak, bugün bir “ilki” yaşadım dedim.
Dün, ders saati bitimine yakın; “idarecilik”te, “okul müdürlüğü”nde gerçekten “kariyer” ve “kalite” sahibi de olan Kazım Beğ’in ; sınıfa girip, öğrencilerime ve bana, biraz kısık bir ses ile bir şeyler dedi. Ancak, ne ben, ne de öğrencilerim tam olarak ne dediğini anlamadık! Ben de şaşkınlıkla tekraren soramadım.
Lâkin, Cuma günü, bugün için, ikinci teneffüs sonrası bir yere gidilebilir ihtimali hep aklımda kaldı. Zaten, 21. Ekim .2014’de, “PTT Müzesi” gezimiz vardı. Ve Cuma sabahı, birinci teneffüste, birinci, ikinci ve üçüncü sınıflar “Panoroma Fetih”e, bizler ise 4. sınıf öğrencilerimle  “PTT Müzesi”ni ziyaret edebilmek için ; “Fatih Belediyesi”nin otobüslerine binerek, görevlinin de nezaretinde araçlara bindik. “Büyük Postahane”ki “PTT Müzesi”ne yakın bir yerde otobüslerden indik.
Öğrenci velilerimde şaşkınlık, hayret-önceden haberdar edemedim-öğrencilerimde “uzun teneffüste yemek yiyeceğim telaşası” ile ben de  ise “Medine-i İstanbul” da böyle bir “ilki” yaşama heyecanım ile “PTT Müzesi”nden içeri girdik.
Hanımefendi görevlinin kısa bir “kırmızı halı” muhabbeti şaşkınlığı sonrası, daha girişteki artık “antika” olmuş ‘Posta Kutuları’nı, ‘Terazileri’ görmeye başlamıştık bile.
Yine Hanımefendi görevlinin rehberliğinde, üst kattaki “Pul Kolleksiyonu” kısmı ile “Manastırlı Osman Hamdi Bey” anısına açılan  “İstiklâl Harbi” döneminin fedakâr iletişim kahramanlarının resimlerini  ve dönemin iletişim araçlarını gördük. Telefonlar, telgraf çekme makineleri vesaire bakıp görmeye gayret ettik.
Dönemin “Düvel-i Muazzama”nın “Büyük Devletleri”n ve “Yedi Düvel”in, “Yedi Devlet”in  müthiş derecedeki iletişim araçları yanında, biz Türklerin , fedakârca gayretleri ile sergiledikleri , adetâ “iletişim kahramanları” dedirten mücadeleleri…
Bir şairimizin de dediği üzre; adetâ hissedilen “sapan taşları ile füze farkı” idi!
NETİCE-İ KELAM
Tamamiyle “Müzeler Şehri” olan hattâ mübalağa olmasın amma “her bir santimetresi bir asra bedel” olan “Medine-i İstanbul”umuzu tanıyarak, bilerek sevebilmeli ve sevdirebilmeliyiz.
“Taşra”dan, “Medine-i İstanbul”umuzun dışından, muhtelif idealler, ülküler ve mefkûrelerle gelmiş olan “Anadolu İnsanımız”ın, yaşadıkları, havasını teneffüs ettikleri, suyunu içtikleri, ekmeğini yedikleri şehri, “Medine-i İstanbul”u, bilerek, tanıyarak, şuurlu bir şekilde sevebilmelerini ve sevdirebilmelerini ne kadar da çok arzulardım!
Belki de, bunun için de, “Medine-i İstanbul”umuza, yine başka “taşra”lardan  gelen “Ecnebî/Yabancı Turistler” kadar da “merak”lı ve “tahkikci,araştırıcı”olmak da elzem!
Elbette ki, hâşâ, “Medine-i İstanbul”un dışında olan “Şehirlerin Anası” “Mekke-i Mükerreme”, “Ravza-ı Mutahhara”nın bulunduğu “Medine-i Münevvere”, “Mescid-i Aksa”nın bulunduğu “Kudus-ü Şerif”,“Şam-ı Şerif”, “Bağdad” ise “taşra” değildir!!!
“Medine-i İstanbul”umuz, malumdur ki “bütün güzelliği”ni mezkûr şehirlerden de almıştır. Hattâ “Tarihî Yarımada”daki “mescidler/camiiler” bile “Mekke-i Mükerreme”ye olan “coğrafî mesafeleri” ile de “meşhur”dur. “Akbıyık Mescidi” gibi…
Fatih, 17.10.2014
İsmet GÜLTEKİN
metgultekin@hotmail.com